İşler olması gerektiği gibi olmalı diye düşünerek sokağa çıkıyorum. Olması
gerekenin ne olduğunu sormuyorum.Yazıma son noktayı koyarak sokağa çıkmış
olmanın tadını başka bir mutlulukla değiştirmek istemiyorum.
Yolum oldukça keskin açılı bir yokuş: aşağı inerken kendimi iyi duyumsuyorum.
Ayakkabımın altı yumuşak yapma kauçuktan. Kauçuğun tabanımın altında ezilirken
kendini güvende duyumsamak da iyi.
Birazdan metroya atacağım kendimi. Oradan Sakarya'ya çıkmayı tasarlıyorum. Ben
borsayı balıkçı etiketlerinden izlerim. Bunun bana yanlış olduğunu söylemeye
kalkışan olmadı şimdiye değin. Balık fiyatlarının nasıl takarrür ettiğini herkes
bilir. Balık bolsa ucuzlar, değilse pahalı olur. Her şey gibi… Ne var ki,
balığın bol olduğu dönemler, her zaman, her şeyin iyi gittiği bir zamana denk
düşer. Karada başka şeyler kötüye giderken, denizde balığın bol olması, orada
bol olsa bile bunların ağa takılması az rastlanan olaylardandır. İyiyse her şey
denizde de iyidir, karada da…
Kafamı daha çok, mertliğin cüsse ile ilgili olmadığı noktasına takmıştım. Nice
pazılı adamın bir höt demekle kaçtığını, tırstığını görmüşüzdür.
Balıkçı tezgahlarını izleyerek yoluma devam ediyorum.
Köşedeki dönerciden yayılan mis gibi kokuyla ciğerimi dolduruyorum.
Şansım varsa, şimdi içinde bulunduğum vaktin ezanını da işitebilir ve kendimi
kitapçı tezgahlarının cazibesine kaptırmadan namazımı da eda edebilirim.
Oyalanıyorum.
Fakat ezan işitilmiyor.
Ben, yer altındaki kitapçıma doğru yürüyorum.
Derken, yol üstü lokantaların arasından birbirini tartaklamaya hazır iki iriyarı
delikanlı yolun ortasına doğru fırlıyor.
Daha narin olanı, daha iri kıyım olanına:
- Sözünü geri al, diye sesleniyor. Sesinin tınısı hiç de tehdit edici değil.
Aynı anda gözlüğünü çıkartmış, masaları caddeye taşmış olan lokantanın masasının
üstüne koymuştu.
Her şeyin bir raconu olmalı, değil mi?
Sükûtun da?..
Tehdidin de?..
Sövmenin de?..
Sükûtunun ardında durabilmeli insan.
Sövmesinin de…
İki delikanlı, ben yanlarından geçerken birbirini tartmaya başlamıştı.
İrikıyım olanı öbürüne sövmüş.
Sövülen, ötekinden sözünü geri almasını istiyor.
Beriki horozlanıyor.
Horozlanan, yani söven, ötekine üstünlük taslıyor. Ötekinden daha iri görünüyor.
Pazıları gömleğinin kollarına sığmıyor.
Sövülense narin yapılıydı. İncecikti. Üstelik miyop…
-Sözünü geri al, diye seslendi bir daha. Sesinde tehdit tınısı yoktu, yalın
biçimde bir talepte bulunuyordu.
İri yarı olan sıkılı yumruklarını omuzları hizasına kaldırmıştı. Besbelli meydan
okuyordu sövdüğü delikanlıya. Birden nasıl olduğunu anlayamadım, göz açıp
kapayıncaya kadar, iri kıyım delikanlı narin olanın altında debelenmeye başladı.
Narin delikanlı bir eliyle ötekinin boğazını sıkıyor, bir eliyle de yüzünü
yumrukluyordu. Çam yarması: “imdaaaaaat!” diye bağırmaya başladı. Sanırım herkes
çam yarmasının küstahlığına tanık olduğundan yardım çağrısına aldırış etmedi.
Çam yarması bu kez “poliiiis!” diye çırpınmaya başladı. Ne ilginç, ortalarda
polis de yoktu. Narin delikanlı çam yarmasının kafasını saçından tutup birkaç
kez kaldırım taşına vurdu ve ayağa kalktı. Ötekinin ağzı burnu kan revan içinde
kalmıştı. Sersemleyerek ayağa kalktığında bir kez daha küfretti. Narin
delikanlı, onun suratına sıkı bir yumruk indirdi ve o yumruk onu yere yuvarladı.
Bu pis herifin yediği dayağı seyretmek bile iğrenç göründü bana. Oradan
ayrılırken her şeyin bir raconu olmalı diye yarım bıraktığım düşüncemi, dayak
yemenin de bir raconu olmalı diye tamamlıyordum. Bu herif, dayak yemesini de
bilmiyordu. Evet, dayak yemenin bile bir raconu olmalı. Evet. Evet.
Yenişafak
26/04/2007