ÖZET
“Hukuk Devleti” kişiler kadar, bizzat Devletin kendisinin de önceden konulmuş
kurallar çerçevesinde hareket etmesidir. Hukuk Devleti “hukuku olan devlet”
anlamına yada kanunu olan devlet manasında değildir. Bu anlamda olsaydı
dünyadaki bütün devletler hukuk devleti olurdu. Öte yandan hukuk devleti sadece
kanun metinlerinin bulması ile gerçekleşmiş sayılmaz.
Ayrıca bu kararları adalet gibi değişmez bazı değerlerde uygun olarak
çıkarılmaları gerekmektedir. Hukuk devletinin en önemli göstergelerinden biri
de, devletin yetkili organlarınca yapılan işlemlerin yargı denetimine bağlı
olmasıdır. Bu kıstaslara bakacak olursak ülkemizde bazı işlemlerin yargı dışı
tutulması hukuk devleti konusunda ciddi eksikliklerin göstergesidir.
* * *
I– İDARİ İŞLEMLERİN DENETİMİ VE HUKUK DEVLETİ
1) Genel Olarak
Bu hususta 1961 Anayasasının 114. maddesi karşılığı olarak 1982 Anayasasının
125. maddesi yer almaktadır. Bu hüküm doğrudan doğruya “hukuk devleti” kavramı
ile ilgilidir. Nitekim bu maddenin gerekçesinde şöyle denilmektedir: “İdarenin
denetim yolları arasında hukuka uygunluğu sağlamada en etkin olanı yargısal
denetimdir. Dolayısıyla, idarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık
olduğu ilkesi getirilmek suretiyle Hukuk Devleti anlayışının zorunlu unsuru
vurgulanmaktadır.1” Keza, yasama ve yargının da hukuka bağlı olması Hukuk
Devletinin gereğidir. Yasaların Anayasaya uygunluğu ve genel olması bu ilkenin
kapsamındadır. Tabii ki, temel hakların güvenceye bağlanması da hukuk devletinde
güvence altında bulunmalıdır.
Anayasanın 2. maddesinde “Cumhuriyetin nitelikleri” arasında sayılan hukuk
devleti ilkesi, bütün uygar demokratik rejimlerin temel özelliklerinden biridir.
Bu kavram en kısa tanımıyla, vatandaşların hukukî güvenlik içinde bulundukları,
Devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi
anlatır. Anayasa Mahkemesi de hukuk devletini “İnsan haklarına saygılı ve bu
hakları koruyucu adil bir hukuk düzeni kuran, bunu devam ettirmekle kendisini
yükümlü sayan, bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uygun,
bütün eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı olan devlet” şeklinde
tanımlamıştır2. Anayasa Mahkemesi daha sonraki bazı kararlarında da şu
yaklaşımda bulunuyor: “Hukuk Devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan
haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda
adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı
durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan,
Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendinî bağlı sayıp yargı denetimine açık
olan, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve
Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen
devlettir”3. Bir başka kararında da “Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına
alınmadığı hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli bir
düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez” sonucuna
varmıştır4.
Hukuk dilinde “hukuk devleti” deyimi, devletin hukuk kurallarıyla bağlı
sayılmadığı “Polis Devleti” kavramının karşıtı olarak kullanılmaktadır. Hukuk
Devletinin çağdaş demokratik uygarlığın en önemli aşamalarından biri olduğundan
şüphe yoktur. Gerçekten, vatandaşların devlete karşı güven beslemeleri ve kendi
kişiliklerini korkusuzca geliştirebilmeleri, ancak hukuk güvenliğinin sağlandığı
bir hukuk devleti sistemi içinde mümkündür5.
“Hukuk devleti”, “polis devleti” deyiminin karşıtı anlamında kullanılmaktadır6.
O nedenle burada kısaca polis devleti anlayışını görmek gerekir. “Polis
devleti”, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Kara Avrupası ülkelerindeki
mutlakiyetçi rejimleri açıklamak için kullanılan ve ilk kez Almanya’da ortaya
çıkmış bir kavramdır. Polis devleti, “kamunun refahı ve selameti için, her türlü
önlemi alabilen, bu amaçla kişilerin hak ve özgürlüklerine alabildiğine müdahale
edebilen, onlara külfetler yükleyen ve fakat tüm bunları yaparken idaresi hukuka
bağlı olmayan” devlet demektir. Polis devleti anlayışında devlet hukuka bağlı
olmadığına göre, devletin eylem ve işlemlerinin yargı tarafından denetlenmesi de
söz konusu değildi. “Polis devleti” ifadesindeki “polis” kelimesi sadece
“kolluk” anlamında değil, daha geniş bir anlamda, kamunun refah ve selametini
sağlamaya yönelik tüm devlet faaliyetleri anlamında kullanılıyordu. Devletin bu
faaliyetleri yürütebilmek için sahip bulunduğu sınırsız ve denetimsiz güç ise
“polis kudreti” olarak adlandırılıyordu. Kısaca “polis” deyimi hiçbir sınır ve
denetim tanımayan kamu kudreti anlamına geliyordu. Bugün de idaresi hukuka bağlı
olmayan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlamayan devlet tipi için “polis
devleti” tabiri kullanılmaktadır7.
Yönetilenlere herhangi bir güvence tanımayan polis devleti anlayışından,
zamanla, yönetilenlere bazı hukukî güvenceler sağlayan “hazine teorisi”
anlayışına geçilmiştir. Gene Almanya’da ortaya çıkan ve geliştirilen “hazine
teorisi” anlayışına göre, idarenin faaliyetleri dolayısıyla hakları ihlâl edilen
kişilere yargısal yoldan malî karşılık elde etme imkânı tanımaktadır. Bu teoriye
göre, devlet hazinesi hükümdarın dışında ve tamamen özel hukuka tâbi bir tüzel
kişilik olarak tanınıyordu. Böylece, hukuk kurallarına bağlı olmayan ve yargı
denetimine de tâbi bulunmayan devlet ile özel hukuk hükümlerine tâbi olan ve
aleyhinde dava açılabilen hazine birbirinden ayırt ediliyordu. Örneğin devlet
özel bir kişiye ait olan bir taşınmaza el atabiliyor, onu işgal edebiliyor,
kişiyi zorla çalıştırabiliyordu. Devletin bu tür eylem ve işlemlerinin hukuk
kurallarına aykırılığını ileri sürmek mümkün değildi. Ancak devletin bu tür
işlemleri ile hakları ihlâl edilenler, özel hukuk hükümleri uyarınca hazine
aleyhine dava açma hakkına sahip kılınıyordu. Böylece hazine teorisi
yönetilenlere yargı yolu ile dolaylı da olsa belli bir güvence sağlayabilmiştir.
Devletin hazinesi ile birlikte tek bir tüzel kişi olduğu düşüncesi
benimsendikçe, hazine teorisi yavaş yavaş terk edildi ve onun yerini hukuk
devleti teorisi aldı8.
Devletin bütün işlemlerinin hukuk kurallarına uygun olması, hukuk devletinin
başlıca varlık şartlarından birini oluşturmaktadır. Hukuk kurallarına uymayı
sağlayacak mekanizmada, devletin eylem ve işlemlerinin yargı denetimi altında
bulunması akla gelmektedir. Yürütmenin yargısal denetimi bütün demokratik
ülkelerde yerleşmiş bir kuraldır.
İdarenin eylem ve işlemlerinin yargısal denetimi konusunda iki sistem vardır.
Bunlardan birincisi, bu denetimi genel yargı organlarına bırakan ve özellikle
Anglo-Sakson ülkelerinde uygulanan “adlî idare” ve “yargı birliği” sistemidir.
Bu sistemde tek bir yargı organı vardır ve devletle fert arasındaki hukukî
uyuşmazlıklar tıpkı fertler arasındaki hukukî uyuşmazlıklar gibi bu yargı
organlarınca yani genel mahkemelerce çözülür. İkinci sistemde ise, yürütmenin
eylem ve işlemlerinden doğan hukukî uyuşmazlıkların çözümünü, genel mahkemede
değil, özel bir takım yargı kuruluşlarına, yani idare mahkemelerine bırakır.
“İdarî yargı” adı verilen bu sistem, Fransa’da doğmuş ve oradan diğer Kara
Avrupası ülkelerine yayılmıştır. Ülkemizde yüz yılı aşkın bir süredir bu sistem
uygulanmaktadır. Hukuk devleti ilkesi, gerek adlî yargı, gerekse idarî yargı
sistemleriyle bağdaşabilir. Hukuk devleti bakımından önemli olan nokta,
yürütmenin eylem ve işlemlerinin bağımsız yargı organlarında
denetlenebilmesidir. Bu denetim sağlandıktan sonra, denetimi yapan mahkemenin
genel mahkeme veya idare mahkemesi oluşu hukuk devleti açısından önem taşımaz9.
Hukuk devleti denilince ilk olarak yürütmenin hukuka bağlılığı ve yürütme
işlemlerinin yargı denetimi altında bulunması akla gelmektedir. Bunu daha çok
tarihî sebeplerle açıklamak mümkündür. Hukuk devleti ilkesinin mücadelesinin
yapıldığı geçen yüzyıllarda yürütme organı genellikle kral ve onun bakanlarından
oluştuğu için, bu dönemlerde kişi haklarına karşı saldırıların ancak yürütme
organından gelebileceği, dolayısıyla vatandaşların hukukî güvenliğinin
sağlanabilmesi için yürütme organını hukukla bağlamanın gerekli ve yeterli
olduğu düşünülmüştür. Kişi haklarının millî iradeden doğan yasama organına karşı
da korunmasının gerekebileceği, tarihî bakımdan daha sonraları ortaya çıkan ve
benimsenen bir düşüncedir. Nitekim yasama organının yargısal denetimi bazı
demokratik ülkelerde (Ör. İngiltere gibi) henüz kabul edilmemiştir. Halbuki
idarenin işlemlerinin yargısal denetimi hemen hemen bütün demokratik ülkelerde
kabul edilmiştir10.
Gerek 1961 gerekse 1982 Anayasasında Türkiye Cumhuriyetinin nitelikleri
belirtilirken, adalet anlayışı içinde insan haklarına dayanan, demokratik, laik
ve sosyal bir hukuk devleti olduğu vurgulanmaktadır. Bu nitelikler arasında
geçen “hukuk devleti” ifadesini Anayasa Mahkemesi yukarıda da zikrettiğimiz gibi
şöyle açıklamaktadır: “Hukuk devleti demek, insan haklarına saygı gösteren ve bu
hakları koruyucu, adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendinî
yükümlü sayan, bütün davranışlarında hukuk ve Anayasa uyan, bütün işlem ve
eylemleri yargı denetimine bağlı bulunan bir devlet demektir”11.
Danıştay da vermiş olduğu bir kararında “İdarenin bütün eylem ve işlemlerinin
yargı denetimine bağlı olması hukuk devletinin en karakteristik vasfı icabıdır”
diyor12.
Yüzyılımızın önde gelen liberal düşünürlerinden Hayek’in hukuk ve siyaset
teorisinin temel kavramlarından biri “hukuk devletidir”. O’na göre, hukuk
devleti siyasî özgürlüğün başlıca güvencelerinden biridir13. Hukuk Devletinin
gerekleri ve teknikleri denildiğinde, her şeyden önce yasama, yürütme, idare ve
yargının görev alanlarının açıkça tanımlanmış olması ve bu sınırlara bilfiil
uyulması gerekir. Diğer bir gereği, bireysel özel alanların ve temel hakların
güvence altına alınmasıdır. Bu bağlamda, hukuk önünde eşitlik, hak arama
yollarının açıkça öngörülmesi, kazanılmış haklara saygı, evrensel ilkelerin
dikkate alınmasını da zikretmek gerekmektedir14.
Hukuk Devleti, kısaca, “vatandaşlarına hukukî güvence sağlayan devlet” demektir.
Bunun içinde yukarıda zikredilen hususlara uyulması gerekmektedir. Bu
güvencelerin başında da hak ve özgürlükler sistemi gelmektedir. Denilebilir ki,
devlet yapısını ve bu yapının çalışma mekanizmasını belirli kurallara bağlamak
hukuk devletinin en önemli koşuludur. Tabii ki bunun sonuç verebilmesi için de,
yöneticilerin bu kurallara uymaları ve hukuk düzenine bağlı kalmaları
gerekmektedir. Dava hakkının sınırlanmaması ve yargı bağımsızlığı ayrı bir önem
taşımaktadır15.
2) 1982 Öncesi Uygulama
Bu kısa açıklamalardan, Anayasa Mahkemesinin ve Danıştayın muhtelif
kararlarından anlaşıldığı üzere, hukuk devletinin en önemli niteliklerinden
biri, idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tâbi olmasıdır. Bu ilkenin
dışına çıkarak idarenin bazı işlemleri yargı denetiminin dışında tutuluyorsa,
hukuk devleti ilkesinin zedelenmiş olduğu açıktır. Yönetim ile yönetilenler
arasında çıkan anlaşmazlıkların giderilmesinde en etkili yol yönetimin eylem ve
işlemlerinin yargı denetimine tâbi tutulmasıdır16. 1924 Anayasası döneminde
Danıştay, bir kısım yürütme işlemlerini siyasî mahiyette görerek, bunlardan
doğan uyuşmazlıklara bakmayı reddediyordu. “Hükümet tasarrufu” adı verilen bu
işlem kategorisi “hikmetinden sual olunmaz” türünden bir düşünceyle,
“yerindelik” denetimine dönüşür endişesiyle denetim dışı bırakılmıştı. Bugün
artık böyle bir anlayış bütün demokratik ülkelerde kaybolmuştur17.
Öte yandan, özellikle 1950-60 döneminde çıkarılan bazı kanunlarla da bir takım
işlemler yargı dışı tutulmuştur. 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanununun 39.
maddesinin (b) fıkrasının son bendi, 6422 sayılı ve 1954 tarihli kanunla
değiştirilmiş ve “bu fıkra hükümlerine göre re’sen emekliye sevk edilenler
hakkında kararlar kat’idir. Bu karar aleyhine hiç bir surette kaza merciilerine
başvurulamaz” şeklini almıştır. Bu değişikliğe dayanarak Yargıtay üyelerinden
16'sı bir günde emekliye sevk edilmiştir18. Keza, aynı kanuna dayanarak bazı
Büyükelçiler de emekli edilmiştir.
Seul Büyükelçisi Doktor Kamil İdil, 26.10.1959 günü Dışişleri Bakanlığınca
re’sen emekliye sevk edilmesi üzerine Danıştay’da dava açmıştır. Adı geçen
Bakanlık tasarrufu, Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunun 8.4.1960 günlü ve
1960/80 saylıı kararı ile şekil noksanlığı ve yetkisizlik yönlerinden iptal
edilmiştir.
Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu, bu incelemeyi yaparken davalının emekliye
ayrılmasının dayanağını oluşturan 5434 sayılı Kanunun değişik 39. maddesinin (b)
bendinîn Anayasanın 8, 31 ve 114. maddelerine aykırı bularak, durumu 23.11.1962
gün ve 52377 sayılı yazısı ile Anayasa Mahkemesine sevk etmiştir.
Görülüyor ki, Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu bu kanunun ilgili hükmünün
Anayasaya aykırılığını, Anayasada temel ilke olarak yer alan, “Anayasanın
üstünlüğü ve bağlayıcılığı”, “hak arama hürriyeti” ve “idarenin her türlü eylem
ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu” belirten kurallara
dayandırmıştır.
Anayasa Mahkemesi, Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporunun genel gerekçe
kısmının “iktidarın yapısı” başlığını taşıyan yargı bölümünde yer alan “hukuk
devletinin temel unsuru, bütün devlet faaliyetinin hukuk kurallarına uygun
olmasıdır. Bu uygunluğu sağlayacak makamlar yargı organlarıdır. Anayasa, bütün
devlet faaliyetlerini kaideler hiyerarşisi içinde kazaî murakabeye tâbi tutmuş
bulunmaktadır” şeklindeki ifadelere yer verdikten sonra şöyle demektedir:
“İdarenin hiç bir eylem ve işlemi, hiç bir halde yargı merciilerinin denetimi
dışında bırakılamaz şeklindeki Anayasanın 114. maddesi, kazaî denetimi bütün
idarî eylem ve işlemlere teşmil etmek suretiyle devlet faaliyetlerinin kazaî
denetim sistemini tamamlamış bulunmaktadır. Anılan 114. madde hükmü, bu konuda
hiç bir tereddüt ve şüpheye yer vermeyecek kadar kesin ve açıktır. Nitekim bu
maddenin gerekçesinde, bir çok kanunlarda, o kanunlara ilişkin idarî kararlara
karşı kazaî müracaat yollarının kapatılmış bulunduğunun bir vakıa olduğu ve bu
hükümlerin hukuk devleti anlayışına aykırılığı açık olmakla beraber, bundan
böyle, geçmiş tatbikatta olduğu gibi, her hangi bir tereddüde yer ve imkân
vermemek maksadıyla yeni Anayasada bu maddeyi terke zaruret görüldüğü
belirtilmiştir. Bahis konusu 39. maddenin (b) fıkrasına dayanılarak verilen (re’sen
emekliye ayırma) kararından ötürü hak ve menfaatleri ihlâl edilenlerin, yetkili
yargı merciilerine başvurma hakları, Anayasanın 31. ve 114. maddeleri ile
sağlanmış bulunduğundan bu yolu kapatan ve Anayasanın sözüne ve özüne aykırı
olan 5434 sayılı kanunun 39. maddesinin 6422 sayılı kanunla değişik (b)
fıkrasının itiraz konususon bendinîn iptali gerekmektedir”. Yüksek Mahkeme bu
gerekçeye dayanarak adı geçen hükmü Anayasaya aykırı bularak oy birliği ile
iptal etmiştir19.
Hukuk devleti kavramı ilk kez Anayasamıza 1961 Anayasası ile girmiştir. Bu
durum, 1924 Anayasası döneminde hukuk devleti olmadığı anlamına gelmez20.
3) 1982 Anayasasında Durum
Hukuk devleti, 1982 Anayasası ile bazı kısıtlamalara uğramakla birlikte,
Anayasanın temel ilkelerinden biri olma niteliğini korumuştur21.
Yukarıda yaptığımız kısa açıklamalardan anlaşıldığı üzere “hukuk devleti”nin en
önemli vasfı özellikle idarî işlem ve eylemlerinin yargı dışı kalmamasıdır. Bu
durum bu gün Batı Demokrasilerinde tamamen yerleşmiş ve vazgeçilmesi mümkün
olmayan bir ilke halini almıştır.
Durum bu kadar açık ve yargı organlarının eğilimi de bu yönde olduğu halde, 1982
Anayasası, temel ilke olarak hukuk devletini (md. 2) devletin niteliklerinden
kabul ettiği ve bunun zorunlu bir sonucu olarak idarenin eylem ve işlemlerine
karşı yargı yolunu açık tuttuğu (md. 125) halde, diğer bazı düzenlemelerde bir
takım işlemlerin yargı dışı tutulduğunu belirtmiştir. Bunlar genel kurula
istisna olarak gösterilmiştir. Yargı dışı tutulan işlemler şunlardır:
Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler (md. 125/2, md. 105/2), Yüksek
Askeri Şûra Kararları (md. 125/2), olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş
hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnameler (md. 148/1), Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu kararları (md. 152/4). Ayrıca, Anayasanın geçici 15.
maddesi ile de bir çok tasarruf yargı denetimi dışında tutulmuştur. Buna göre,
12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM Başkanlık
Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini
kullanan 2356 sayılı kanunla kurulan Millî Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin
yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin 2485 sayılı kanunla görev ifa eden
Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı yargı merciilerine
başvurulamaz. Bu dönem içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnamelerin
Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez. Bu hüküm nedeniyle 648 adet kanun ve KHK
yargı dışı kalmıştır.
Yargı muafiyeti kazandırılan bu işlemler ve tasarruflar arasında sadece
Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler için biraz anlayış gösterilebilir.
Ancak Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler arasında bir ayırım yaparak,
Cumhurbaşkanının yürütme organının başı sıfatı ile yapacağı işlemleri yargı
denetimine tâbi tutarken, Onun “Devletin başı” sıfatıyla yapacağı işlemleri
“idarî işlem” sayılmayacaklarından yargı denetimi dışında tutmak lazımdır22.
Bu durum dışında kalan yargı bağışıklığı kazandırılmış hususları kabullenmek,
bir hukuk devletinde imkânsızdır. Herhalde bunun yolu, normal yasama prosedürü
takip edilerek gerekli değişikliklerin yapılmasıdır. Olağanüstü hal döneminde
çıkarılan KHK’lerin yargı dışı tutulmasını kabullenmek mümkün değildir. Zira,
olağanüstü hal rejimi keyfî değil hukukî bir rejimdir. Böyle olmakla beraber,
Anayasa Mahkemesinin Olağanüstü Hâl KHK’lerini bir takım gerekçelerle
denetlemesi de kabul edilebilir bir durum değildir. Anayasanın açıkça yargı dışı
tuttuğu bir işlem türünü yargı denetimine tabi tutmak, açıkça Anayasaya
aykırılık sonucunu doğurur. Bütün gönlümüzle bu tür KHK’lerin yargı denetimine
tâbi olmalarını arzulamamamıza rağmen, Anayasa Mahkemesinin zorlama ve tatminkâr
olmayan bir takım gerekçelerle bu KHK’leri denetlemesini23 “hiç bir kimse veya
organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisini kullanamaz” şeklindeki
Anayasa hükmü (md. 6) ile bağdaşır bulmuyoruz24.
Anayasanın geçici 15. maddesi için de durum aynıdır. Bu hükmün artık geçersiz
kaldığı şeklindeki görüşleri benimsemek mümkün değildir. Benzer düzenleme 1961
Anayasasında da (Geçici md. 4) mevcuttu. Anayasa Mahkemesi bu hükmü uygulamada
muhtelif şekilde değerlendirmiştir25. 1982 Anayasasının geçici 15. maddesine
ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi şöyle diyor: “Bahis konusu geçici maddenin
kapsamında olan ve böylece anayasal korunma altında bulunan yasa hükümlerinin
sırf bu nedenle Anayasaya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların
Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinden de sözedilemez. Bu durumdaki hükümlerin
ancak anayasanın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun kurallarına
olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir”26.
Görülüyor ki, sorunun halli pek kolay değil ve bu nedenle de Anayasa Mahkemesi
birbiri ile çelişkili kararlar verip duruyor. Bu konuda kesin bir tercih yapmak
bize de zor geliyor. Bir muhalefet şerhinde belirtildiği gibi, yasama organının
Anayasaya uygun olacak bir düzenlemeyi zamanında yapmamış olması, yürürlükteki
yasa hükmünün gözardı edilmesini gerektirmez. Mahkemeler yürürlükteki yasa
kurallarını daima dikkate almak zorundadırlar. Diğer taraftan Anayasa hükümleri
üstünlük ve bağlayıcılık gibi nitelikleri yönünden eş değerde kurallardır.
Birinin diğerine tercihi, bir ilkenin korunması pahasına diğerinin ihmâl
edilmesi olanağı yoktur... Bu durumda iptal ve itiraz davası yollarını kapatmış
olan Anayasanın (1961) geçici 4. maddesini dikkate almamak... Anayasanın 34.
maddesini geçici 4. madde hükmüne tercih etme sonucunu yaratacağı içindir ki,
benimsenemez”27.
Tabii ki, sorunun çözümü, bir Anayasa değişikliği ile geçici 15. maddeyi
yürürlükten kaldırmakla mümkündür. Bu değişiklik yapılmadığı sürece, Anayasa
Mahkemesi çelişkili kararlar vermeye devam edecektir. Durumu düzeltmek tamamen
TBMM’nin yetkisi içindedir. 1982 Anayasası her ne kadar bu konuda TBMM’ne açık
bir yetki vermemiş ise de, bu hususta Meclisin mevcut kanunları ve ilgili geçici
maddeyi değiştirme yetkisinin olmayacağını söylemek imkânsızdır. Nitekim, 1961
Anayasası “devrim tasarruflarını” düzenleyen geçici 4. maddesinde yasama
organının bunları değiştirme yetkisinin her zaman mevcut olduğunu açıkça hükme
bağlamıştır. Buna göre “27 Mayıs 1960 devrim tarihinden 6 Ocak 1961 tarihine
kadar çıkarılan kanunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer kanunlarının
değiştirilmesi ve kaldırılmasında uygulanan kurallara göre değiştirilebilir veya
kaldırılabilir”.
Belirttiğimiz gibi 1982 Anayasasının geçici 15. maddesinin ne zaman yürürlükten
kalkmış sayılacağı konusunda doktrinde görüş birliği mevcut değildir. 1982
Anayasa Komisyonu Başkanı Aldıkaçtı, bir dava vesilesiyle mahkemeye verdiği
bilirkişi raporunda, söz konusu maddenin artık yürürlükte olmadığını ileri
sürmüştür28. Bu görüş doğru sayılacak olursa, geçici 15. madde ile bir geçiş
dönemi öngörülmüş demektir. Fakat doktrinde ağır basan görüş bu maddenin geçici
olmadığı yönündedir29. Anayasa Mahkemesi de bu yorumu benimseyerek geçici 15.
maddenin süreklilik arz ettiğini oybirliği ile kabul etmiştir30.
Kanaatimizce geçici 15. madde, 12 Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimlerin
yapılmasını takiben toplanan TBMM Başkanlık Divanının oluşumuna (7 Aralık 1983)
kadar geçen süre içinde yapılmış olan yasama ve yürütme işlemleri için her türlü
sorumluluğu kaldıran ve yargı denetimini engelleyici mahiyette, tabir yerinde
ise “kalıcı bir geçici hüküm”31 niteliğinde bir düzenlemedir. Tekrar belirtelim
ki, bu kanunların yasama yoluyla değiştirilmeleri veya kaldırılmaları her zaman
mümkündür32. Keza, geçici 15. maddenin Anayasayadan çıkarılması yolu da kapalı
değildir. Nitekim 47 og sayılı ve 3.11.2001 tarihli kanunla değiştirilmiş ve
kanunla yargı yolu açılmıştır32a.
4) Uluslararası Belgeler ve Hukuk Devleti
Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun ferdî başvuru hakkını kabul
ettiğine33 ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Divanının yargı yetkisini tanıdığına
göre34 uluslararası mekanizmayı bu konuda çalıştırmak mümkündür. Öte yandan,
TBMM bünyesinde kurulmuş bulunan İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna35 başvurmak
da ilk etapta düşünülebilir. Hatta bu yol Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna
başvuruda temel şart olarak kabul edilmiş olan “iç denetim yollarının tüketilmiş
olması” koşulunun yerine getirilmiş olmasını sağlamak için de kullanılabilir.
Tabii ki, TBMM İnsan Hakları Komisyonuna müracaat etmek bir denetim yolu
niteliğinde görülebilirse.
Bugün artık uluslararası belgelerin etkileri her türlü çekincelere rağmen
hissedilmektedir. Öyle ki, sözleşmeyi imzalayan devletlerin koydukları
çekinceler dar yorumlanmakta ve fazla dikkate alınmamaktadır. Bu belgelerin,
Anayasaların ve iç hukuk düzenlemelerinin üzerinde oldukları bir çok mahkeme
kararlarında vurgulanmıştır. Uluslararası Andlaşmaların kanun güç ve kuvvetinde
olduklarını ve Anayasa aykırılıklarının ileriye sürülemeyeceğini açıkça hükme
bağlayan Anayasamızın hükmü de Milletlerarası Sözleşmelerin etkilerini arttırıcı
yönde yorumlanmaktadır.
Danıştay, bu konuda vermiş olduğu son bir kararında bu hususa açıkça
değinmiştir.
Şöyle diyor: “İnsan Haklarına ilişkin uluslararası belgelerde yer alan
hükümlerle, bireyin uluslararası hukukun bir süjesi konumuna getirildiği
tartışmasızdır. Bu belgelerde devlet, başka devletlere karşı, kendi
vatandaşlarının bu haklardan yararlandırılacağına dair yükümlülük altına
girmektedir. Uluslararası sözleşmelerin Anayasaya aykırılığı ileri
sürülemiyeceğine ve bu sözleşmelerle bir devlet diğer devletlere karşı
sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerden kendi vatandaşlarını da yararlandırmak
konusunda diğer devletlere karşı uluslararası yükümlülük altına girmiş olduğuna
göre, usulüne uygun şekilde onaylanarak yürürlüğe konulmuş bu nitelikte bir
sözleşmenin Anayasaya aykırı hüküm taşısa bile uygulanmaktan alıkonulamayacağı,
kendisinden önce veya sonra çıkmış olan yasalara aykırılığı ya da sonradan çıkan
yasanın sözleşme kurallarını değiştirdiği ileri sürülerek uygulanmasının
savsaklanamayacağı Türk hukukunda genellikle kabul edilmektedir. Anayasa,
andlaşmaların Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini açıklamak
suretiyle, iç hukuk yönünden andlaşmaların üstünlüğü ilkesini benimsediğini
belirtmiş olmaktadır. Nitekim uygulamada devletin bir andlaşma yaparken, eğer
andlaşma ile Anayasa çatışıyorsa, bunu önlemek için çekince koyduğu, iç hukuk
ile dış hukuk arasındaki çelişkiyi bu şekilde önlediği bilinmektedir... İç
hukukta doğrudan hukuksal sonuçlar yaratan uluslararası sözleşmelerin yukarıda
belirtilen niteliği ve bunlara karşı Anayasa Mahkemesine başvurulamaması ve
böylece bu sözleşmelerin sonradan yapılacak ulusal yasal düzenlemelerle etkisiz
kılınması yolunun kapatılmış olması bu sözleşmelerin iç hukukta yasalar üstü bir
konumda olduğunu ve yürütme ve yargı organları için bağlayıcı nitelik taşıdığını
apaçık ortaya koymaktadır”36.
Anayasa Mahkemesi de bazı kararlarında uluslararası belgelerin nitelik ve
etkilerini, iç hukukla olan ilişkilerini Danıştayın yaklaşımı gibi
yorumlamıştır37. Anayasaya aykırı bulduğu bir kanunu iptal ederken ayrıca
uluslararası belgeleri “Destek Normu” olarak kullanmaktadır38.
Yüksek Mahkemelerimizin de belirttikleri gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini
onaylamakla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bu sözleşmede yazılı hak ve
hürriyetleri kendi vatandaşlarına da tanımak ve iç hukukunda sözleşme hükümleri
doğrultusunda gerekli düzenlemeleri yapmak konusunda sözleşmeye taraf diğer
devletlere karşı uluslararası bir yükümlülük altına girdiğinde kuşku yoktur.
Nitekim sözleşmenin 1. maddesinde “Yüksek Âkid taraflar kendi kaza haklarına
tâbi her ferde işbu sözleşmenin birinci bölümünde tarif edilen hak ve
hürriyetleri tanırlar” şeklinde kesin ve bağlayıcı bir kural yer almaktadır.
Ayrıca, 57. maddede de “Her Yüksek Âkid taraf kendi dâhilî mevzuatının, işbu
sözleşmenin bütün hükümlerinin fiilen tatbikini ne surette temin ettiği
hususunda Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin talebi üzerine izahat verecektir”
denilmek suretiyle taraf devletlerin iç hukuklarında gerekli düzenlemeler yapmak
yükümlülüğü altında bulunduklarına işaret edilmektedir. Nitekim 15 Ocak 1989
tarihli Viyana Belgesiyle de, Viyana toplantısına katılan Devletler, iç
hukuklarını, eylemlerini ve politikalarını taraf oldukları uluslararası
andlaşmalar ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK-AGİT)
belgelerindeki kararlarla uyumlu hale sokma taahhüdünde bulunmuşlardır. Bunun
anlamı, bundan böyle, İnsan Hakları ve temel hürriyetleri ile ilgili hiç bir
şeyin sadece bir iç hukuk sorunu olarak görülemeyeceğidir.
II– ADALETTE TIKANIKLIK
1) Hukuk ve Adalet
Bilindiği gibi adalet, haklıya hakkını vermek, haksıza da haddinî bildirmektir.
Ancak, kimin neyi hakettiğini bilebilmek için de sağlam bir temel olmalıdır. En
büyük politika adaleti hakim kılmak olmalıdır. Devlet imkânlarını elinde
tutanların değil, hakkın ve adaletin gücü sağlanmalıdır. Yargı mekanizması,
güçlülerin delip geçtiği, zayıfların takıldığı bir örümcek ağı olmamalıdır.
Zira, zulme ve haksızlığa uğramış kişilerin başvuracakları ve güvenecekleri tek
yer adalet kapısıdır. Ayrıca, adalet, maddî bir olgu değil, manevî bir duygudur.
Bu nedenle adalet, sadece mahkeme koridorlarında değil, ondan çok daha önce
vicdanlarda ve gönüllerde aranılmalıdır.
Hukuk kuralları fert-toplum arasındaki dengeyi, düzeni ve güveni sağlayan
kurallardır. Adalet içinde bir yaşama hakkı sağlamayan bir hukuk sistemi zulüm
aracı olur. Hukuk, azınlığın, hatta tek bir ferdin çoğunluk karşısında ezilmeme
hakkını sağlayabildiği ölçüde kurumsallaşır. Bu noktada hukuk amaç değil,
adalete ulaşmada bir araçtır. Hukukun nihai amacı adaleti gerçekleştirmektir.
Unutmamak gerekir ki, adalet mülkün (Devletin) temelidir. Bilinmelidir ki, bir
Devlet küfür üzere ayakta kalabilir; ama zulüm üzere kalamaz.
2) Adalette Gecikme
Türk adaleti bakımından en çok yakınılan husus, davaların çok uzun sürmesidir.
Ülkemizde bir kaç milyonluk alacak davalarının dahi bir yıldan önce
neticelendirilememesi acil bir hukuk reformu yapılmasını gerektiriyor.
Türkiye’de yargının tıkandığı, insanların ihtilâflarına çözüm olmadığı,
mahkemelerde biriken dava dosyalarının içinden çıkılamaz bir hale geldiği herkes
tarafından konuşuluyor. Öyle ki, bu meseleleri çözmede en çok sorumluluk
taşıması gereken Adalet Bakanları tarafından da öne sürülüyor. Ne var ki, bakan
olan kişiler, sorunların temeline inerek çözüm üretmek yerine, görev yaptığı
dönemde kendi partisine mensup insanlara iş bulmayı hedefliyor ve bununla da
övünüyor.
Adalet mekanizmasında yapılacak ilk reform, davaları hızlandırıcı düzenlemeler
yapmaktır. Unutmamalıdır ki, “geç gerçekleşmiş adalet gerçekleşmemiş adalettir”.
3) Hakim Açığı
Bir defa, önemli ölçüde hakim açığı var. Örneğin, birleşmeden önce Almanya’da
(65 milyon iken) 24 bin hakim vardı. Bizde ise, aynı nüfus olmakla beraber, 7
bin hâkim var. Bazı günler bir tek hâkimin 100'ün üzerinde dava dosyasına
baktığı olmaktadır. Oysa, Avrupa’da bir hakime yılda ortalama 100-150 dava
dosyası düşmektedir. Böylesine hakim açığı varken, binlerce hukuk mezunu meslek
dışı işlerde çalışmasına rağmen, Adalet Bakanlığı kapılarını bu insanlara
kapatıyor.
Gerçi bu hâkim açığının bir nedeni de hâkim ve savcıların ülke genelinde dengeli
dağılımının yapılmamış olmasıdır. Bu yapılacak olursa hakimlere daha eşit sayıda
dava düşmesi sağlanabilir.
4) Dava Sayısında Artış
Adalet reformu çerçevesinde yapılması gereken bir yenilik de dava sayısındaki
artışı ve mahkemelerin iş yükünü azaltıcı formüller bulmaktır. Gerçekten
yargının dava yükü bir hayli ağırdır. Örneğin, 1987 yılı içinde muhtelif
yollardan Savcılığı intikal eden suç duyurusu, 1.251.134'dür. Bunlardan
565.187'si hakkında çeşitli gerekçelerle kamu davası açılmamıştır. Aynı yıl
Yargıtay Ceza Dairelerine gelen ve geçen yıldan devredilen dosya adedi
128.138'dir. Bunun 99.757'si hakkında karar verilmiştir.
1993'de Hukuk Mahkemelerimizde toplam dava sayısı 1.701.489'dur. Bunun
1.196.113'ü 1992'den kalmadır. Bu davaların 980.943'ü 1993 yılı içinde karara
bağlanırken 520.546'sı 1994 yılına kalmıştır.
5) Yargıya Güvensizlik ve Özel Takip Büroları
Alacak hakkı için Mahkemeye giden vatandaş, davanın uzaması üzerine, başka
yollardan hak aramaya başlıyor. Bu gün bu tür faaliyetleri üstlenmiş 1500 kadar
büro olduğu biliniyor. Halkın “senet mafyası” dediği bu tür oluşumlara vatandaş
“adaletçiler” diyor. Gerçekten de, özellikle davaların uzaması borçluyu borcunu
ödememeye teşvik ediyor. Türkiye’de yaşanan enflasyon canavarı karşısında,
örneğin iki yıl dava konusu parayı kullanan davalı, davayı kaybetse bile, kanunî
faizlerin de eklenmesiyle ödeyeceği miktar, 2 yıl içinde kazandığının çok
altında oluyor. Bu durumu bilen alacaklılar ister istemez kanundışı yollara
başvurmak zorunda kalıyorlar. Bilinmelidir ki mafya sadece alacaklar için değil
tüm hak taleplerinde kesin çözüm olma cazibesini koruyor.
Eskiden Anadolu’da vatandaş haksızlığa uğradığında “şimdi sen görürsün, seni
mahkemeye vereceğim, sürüm sürüm sürüneceksin” derdi; maalesef şimdi karşı taraf
“işte mahkemenin yolu, bildiğini yap” cevabını veriyor. Kısacası dava açan
sürünüyor.
6) Devletçe Yersiz Çıkarılan Af ve İhkak-ı Hak
İktidarlar siyasî yatırım amacıyla ya da başka nedenlerle zaman zaman Af
çıkarıyorlar. Bu durumda Cezalar caydırıcılık özelliklerini kaybediyorlar.
Ayrıca, Ceza İnfaz Kanunu sürekli değiştirilerek suçlunun bir şekilde dışarı
çıkarılması sağlanıyor. Kanunun son durumuna göre mahkum cezanın sadece %43'ünü
çekiyor. İşte bu durumları sık sık gören vatandaş yargıya olan güvenini
kaybediyor. Bu durumu önceden bildiği için de ihkak-ı hak dediğimiz yola
giriyor. Yani, hakkını bizzat kendisi almaya kalkıyor. Bu nedenle özellikle ceza
davalarında öldürme ile sonuçlanıyor.
7) Kanun Önünde Eşitlik, Yargının Bağımsızlığı ve Kimi Mahkumlardan Özür
Dileme
Bu durum 1996 yılı içinde çok yaygın olarak görüldü. Başbakan ve
Cumhurbaşkanının bir mahkumdan (Yaşar Kemal) özür dilemesi infial uyandırdı.
Aynı kanunun başka birine uygulanırken ses çıkarılmaması adalete gölge
düşürmektedir. Bir kanunun hükmünün yerinde olmaması ayrı şey, o kanunun
yürürlükte olduğu müddetçe herkese uygulanması ayrı şeydir. Hakimin görevi
kanunu uygulamaktır. Kanunu uygulayan hakim suçlanamaz. Tüm vatandaşlar kanun
önünde eşittir.
Filan yazarı, falan gazeteciyi mahkum etti diye suçlulardan özür dilenmez; bu
kararı veren hakim de tayin edilemez.
8) Medyanın Sorumsuzluğu ve Adalete Düşen Gölge
Bir kısım medya, sorumsuzca ve siyasî amaçlarla bir olayı adliyeye intikal
etmeden, hatta bazen kanuna aykırı olduğu halde, adliyeye intikal ettikten sonra
bile, abartarak ve büyüterek veriyor. Ayrıca, o kişi ya da kişileri kesin
suçluymuş gibi gösteriyor. Daha sonra Mahkemelerden beraat kararı çıkarsa ya da
dava açılmamışsa vatandaşlar “bu nasıl adalet, adam elini kolunu sallaya sallaya
çıktı; kimbilir kime ne verdiler; kimi gördüler” gibi bir düşünceye
saplanıyorlar. Bu ise adalete olan güveni haksız bir şekilde sarsıyor. Bu durum
bir ülkede adalete vurulacak en büyük darbedir.
9) Yargı Reformunda İlk İş: TAHKİM MÜESESSESİ
Milattan önce VI.ve VII. asırda kullanılmaya başlayan ve özellikle Eski Yunanda
ve İslâmda uygulama alanı bulan Hakem kurumu halk arasında yeterli ölçüde
tanınmamaktadır. Öyle ki, İstanbul Ticaret Odasının kendi üyeleri arasında
1979'dan beri uygulamaya çalıştığı tahkim usulü bile sık başvurulan bir yöntem
olmamıştır. 3 Hakemin görev yaparak en geç 6 ay içinde sorunlara çözüm bulduğu
Kurul’a 1995 yılı içinde sadece 4 müracaat yapılmıştır. Halbuki çok kısa zamanda
çözüm bulunmaktadır. Ayrıca, Baronun da gerekli önemi vermemesi Hakemlik
kurumunu atıl bırakmıştır.
Bilindiği gibi, Kanunlarımızda Tahkim kurumu düzenlenmiştir. Ancak, Devlet,
tekelinde bulunan yargılama yetkisini özel şahıslara bırakmamak için hakemlerin
aldığı kararları çeşitli yollardan denetlemeyi hedefliyor. Yargıtay, hemen tüm
kararlarda son mercii olarak görev yapmaktadır. Böyle olunca da Tahkim Kurumu
cazibesini kaybediyor.
Kanundaki düzenleniş şekliyle Tahkimin uygulanabileceği alanlar bir hayli
geniştir; ama uygulamada çalışmıyor. Oysa, özellikle, sulh hukuk, asliye hukuk,
iş hukuk, vergi hukuku ve ticari davalarda, yani kamu düzenini doğrudan doğruya
sarsmayan uyuşmazlıklarda “Hakem Yolu” savunulabilir.
Ucuz, kolay ve süratli bir çözüm olan Tahkimin belli alanlarda zorunlu tutulması
(Mecburî Tahkim) ve bu davalara mahkemelerin bakmaması, yargı krizini önlemede
etkili bir yol olabilir. Ancak, kanunlarımız böyle bir usule yer
vermediklerinden, devlet, vatandaşa “ben bu tür kanunlara bakmıyorum, bu
konudaki uyuşmazlıklarınızı hakemlere çözdürün” diyemiyor. Böyle olunca da küçük
bir alacak bile Yargıtay’a kadar gidebiliyor. Oysa, Devlet, kamu kuruluşları
arasında çıkan uyuşmazlıklarda zorunlu olarak tahkime gidiyor. Benzer şekilde,
vatandaş-idare arasındaki uyuşmazlıklarda da hakem yolu düşünülebilir.
Bugün uluslararası ilişkilerde Hakem yolu adeta zorunludan Bütün uluslararası
özel ticarî ilişkilerde tahkim şartı var. Amerika’daki iş ilişkileri
uyuşmazlıklarının yaklaşık %60'ı tahkim yoluyla çözümlenmektedir. Avrupa’da da
özellikle ticarî uyuşmazlıklar tahkime gidiyor.
Denilebilir ki, hiçbir devlet vatandaşı mecburî tahkime zorlayamaz. Ancak,
Devlet, vatandaşı tahkime teşvik edebilir. Örneğin Almanya’da bu konuda kitaplar
yazılarak kişilere “Hakeme gitmek Hakime gitmekten daha iyidir” terkini
yapılıyor.
10) İstinaf Mahkemelerinin Kurulması
Osmanlı döneminde mevcut bulunan İstinaf Mahkemeleri yeniden kurulmalıdır.
Şimdiki durumda alt mahkemenin kararına itiraz halinde doğrudan doğruya
Yargıtay’a gidiliyor. İstinaf olursa, bir ara denetim yolu açılacak. Böylece
Yargıtaya dava az gideceğinden yükü azalacak ve davalar hızlanacaktır. Bu
şekilde Yargıtay gerçek anlamda “içtihat” kurumu haline gelecektir.
11) Ombudsmanlık Kurumu
Akla gelen başka bir çözüm teklifi de “Ombustmanlık”39 kurumudur. Bilindiği gibi
bu sistem İskandinav ülkelerinde doğmuştur. İsveç ve diğerlerinde mevcut olan bu
model İngiltere ve Fransa’da başka ad altında bulunmaktadır. Avrupa Birliği
ülkelerinde genelde var olan bu kurum “Mediatör” ismini almakta, Rusya’da da
“proküratura” ismini taşımaktadır.
XVIII. Asır başlarında İsveç Kralı XII. Şarl (Demirbaş) ile Rus Çarı Büyük Petro
arasında rekabet bulunmakta ve bunun merkezini de Lehistan teşkil etmekteydi.
Yapılan savaşta XII. Şarl yenilerek 8 Temmuz 1709 günü Osmanlı İmparatorluğu’na
iltica etti. Bir süre kaldı ve tüm ısrarlara rağmen Rusya’ya teslim edilmedi.
Rusya ile varılan andlaşma neticesi ülkesine dönmesi sağlandı40.
Ülkesine dönen bizim Demirbaş Şarl dediğimiz İsveç Kralı XII. Şarl, Rus ordusu
karşısında sığındığı Osmanlı Devleti’ne Divân-ı Mezâlim ile Divân-ı Hümâyun
müesseselerinin varlığını görmüştür. Bu müesseselere karşı ilgi duyan Kral Şarl,
vatandaşların haklarını koruyan bu kurumların yerine İsveç’e döndüğünde “vekil
adam” anlamına gelen “ombudsman” diye adlandırılan bir kişiyi tayin ederek
ombudsman müessesesinin temelini atmış oldu. Bugün batı devletlerinin çoğunda
bulunan bu müessese yukarıda bahse konu olay neticesi vatandaşı yetki tecavüzüne
karşı koruyan Divan-ı Mezâlim’den esinlenerek kurulmuştur41.
Geleneksel denetim yollarının çaresizliği sonucu XVIII. yüzyıl başlarında
İsveç’te ortaya çıkan ve uygulanmaya başlanan yeni bir denetim biçimi olarak
ombudsmanlık müessesesi ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkışı İsveç’te olmakla beraber
kökeni Osmanlı Tarihine ve İslam devletlerine dayandıran görüşler ve yazarlar
bulunmaktadır. Victor PİCKL’e göre ombudsman 1713'te İsveç’te kurulmasının aslı
kaynağı Osmanlı idarî sistemindeki “Başkadılık” makamıdır. Bu dönemde
“Kadilküdat” diye bilinen Osmanlı başkadısının çalışmasından esinlenerek kendi
adına yargıçların ve kral memurlarının kanunlara uygun çalışmasını denetlemek
için Justitiekansler’i atamasıyla başladığı söylenmektedir. Başkadı olan
kadilküdat padişah dahil, diğer görevlilerin İslâm hukukuna uygun çalışıp
çalışmadığını denetlemekle görevli idi. Ayrıca Divan-ı Mezalim (Yakınmalar
Kurulu) gibi kurumlar da bugün hala bazı İslam ülkelerinde mevcuttur42.
Bir kişi tarafından temsil edilen ve etrafında yeterince uzmanla donatılmış olan
bu müessese ile idarenin yargı ve yasama dışında bir başka yolla denetimi
amaçlanmaktadır. Her yıl bir rapor hazırlamakta ve bunu Parlamento Başkanlığına
sunmaktadır. Atandığı süre içinde görevden alınamayan ve önemli güvencelere
sahip olan bu kişi yolsuzlukla mücadelede önemli bir rol oynayabilir. Zaten,
Avrupa Birliğine girildiğinde oradaki uygulama gereği bu tür kuruma ihtiyaç
duyulacaktır. Ne var ki, Ombudsman ve benzeri kurumlar daha çok yargı sistemi
iyi işleyen ülkelerde, sorunların çoğunun yargıda çözüldüğü devletlerde, geriye
kalan işleri çözmek noktasında işleyebilmektedir. Bizim gibi yasama, yürütme ve
yargı sistemi işlemeyen ülkelerde Ombudsman kurumundan yeterli bir netice
alınabileceği kuşkuludur. Fakat yine de yolsuzlukla mücadelede yurt dışında
etkili gözüken bu yolun da düşünülmesinde yarar görülebilir. Nitekim 1982
Anayasası hazırlanırken, Kamu Denetçileri Kurulu adı ile bu tür bir kurum
önerilmişti. Benzer bir teklif de bir siyasi parti tarafından önerilmiştir43.
Devlet Denetleme Kurulu’nun ya doğrudan “Kamu Denetçisi” olarak ya da TBMM’ne
bağlı “Parlamento Ombudsmanı” olarak yeniden düzenlenmesi de önerilmektedir.
Başka öneriler de mevcuttur44.
1809 tarihli İsviçre Anayasası ile kendinî gösteren Osmanlı menşeyli bu kurum,
1971 yılında 21 ülkede; 1975'de 62 ülkede uygulanmaya başlanmıştır. Bugün daha
da yaygınlaşmış durumdadır. Ayrıca, Avrupa Konseyi İstişare Asamblesinde 1975
tarihli ve 457 Sayılı Tavsiye Kararı ile Ombudsmanlığı üye devletlere tavsiye
etmektedir45.
12) İşlemeyen Sadece Yargı mı?
Elbette değildir. Yargının bu durumu toplumun içinde bulunduğu sosyal barışın ve
güvensizliğin ne derece bozulduğunu göstermektedir. Tüm kurumlarda erozyon
yaşanmaktadır. Kesinlikle yeniden yapılanma şarttır.
III- HUKUK DEVLETİNİN GERÇEK ANLAMI
Bu kavramın doğuşu çok eski bir geçmişe dayanmaz. XIX. yüzyıl başlarında Alman
Hukuk çevresinde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. 1946 tarihli Bavyera Anayasası
dünyada hukuk devleti terimini ilk defa kullanmış olan Anayasadır (md. 3).
Siyaset bilimine ilişkin yazılarda, Hukuk Devleti kavramına ilk kez XVIII.
yüzyılın sonunda rastlarız. Ancak, Hukuk Devleti terimi yeni olsa bile bu yönde
Eski-Çağ Döneminde de bazı talep ve düşünceler ileri sürülmüş ve kısmen de
gerçekleşebilmiştir. Aslında “adalet” insanlar arası ilişkilerde uygulanması
gereken ilk kıstas olarak Allah’ın emri olduğu düşünülürse, hukuk üstünlüğü
ilkesi Adem Peygamberden bu yana hep var demektir. Zira Hukukun nihaî gayesi
adaleti gerçekleştirmektir. Toplum yapısının ve dolayısı ile Devlet Örgütünün
gitgide karmaşıklaşması “adalet” ve dolayısıyla “hukuk üstünlüğü” kavramının ilk
peygamber ve ilahî vahiy ile birlikte başlamış olması gerçeğini değiştirmez46.
Gelişerek bugüne kadar gelmiştir.
Hukuk devleti ne demektir? “Hukuku olan Devlet” denilecek olursa; bu durumda tüm
Devletlerin hukuk devleti olması gerekir. Zira her devletin şöyle veya böyle bir
hukuku vardır. Şu halde, Hukuku olan devlet demek bu anlamda “Devlet” demekten
başka bir anlam taşımaz. Yani Hukuku olan devleti açıklamanın bir anlamı yoktur.
Ne var ki yöneticiler genelde Hukuk Devletini, Hukuku olan Devlet anlamında
algılar ve uygularlar. Oysa bu devlet olsa olsa “kanun devleti” olabilir.
“Hukuk devleti”, Pozitif hukuka sahip devlet demek olsaydı, Hammurabi Kanunları
da bu meyanda hukuk devletinin kılıfı sayılabilecektir. Bu gerçek karşısında,
“Hukuk Devleti aslında bir Adalet Devleti olmaktadır. Ancak “adalet” “herkesin
hakkettiğini vermek” olmasına rağmen, bu kavram sanki sadece “herkese hakettiği
cezayı vermek” şeklinde anlaşılmış ve algılanmıştır. Oysa meselenin “insan
hakları”, “insanlık onur ve değeri” gibi beynelminel boyutu da vardır.
Denilebilir ki, doğru bir şekilde “insan hakkı” esası gözönünde
bulundurulmadıkça “adalet” anlayışına, dolayısıyla “hukuk devleti” esasına
ulaşmak mümkün değildir. Şu halde, Hukuk Devleti kavramı, doğru bir insan
hakları anlayışına dayanmadıkça dış dünyada gerçeklik kazanamaz. Hangi toplumda
insan hakları, gerçekte her birey için sağlanabiliyorsa, Hukuk Devletine giden
yolun yarısından çoğu alınabilmiş demektir. Ayrıca herkese emeğimin karşılığı da
verebiliyorsa o toplum gerçek Hukuk Devletine kavuşmuş demektir. Hukuk
Devletinin göstergesi, Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge gibi düzenleyici
işlemlerin sayıca çokluğu değildir. Örgütlü zulüm, bazen en ince hukuk tekniği
ayrıntılarına kadar düzenlenmiş olabilir. Bu bir kanun devleti sayılabilir;
fakat o da bir Hukuk Devleti değildir.
Üzerine “çağdaşlık” damgası vurarak bir kurala “adalet” esasını getirmiş havası
vermek mümkün değildir. Bu şeklide güçlü çıkar gruplarının topluma hakim
olmasının adalet ve hukuk devleti ile hiçbir ilgisi yoktur.
Belirtelim ki, “demokrasi” tek başına “Hukuk Devleti”ne olan ihtiyacı
karşılamaya yeterli değildir. 1789 Fransız Devriminin, eski Yunan’dan alarak
tekrar hukuk pazarına sürdüğü Demokrasi, Hukuk Devleti’ne ulaşmak için ileri
sürülen yöntemlerden biridir. Başka güvencelerle beslenmeyen bir demokrasi
“çoğunluğun diktatörlüğüne” yol açabilir. Zulmü tek kişi de yapsa, çoğunluk da
yapsa, zulüm zulümdür. Nitekim bir çok ülkede “Temsilî Demokrasi” altında bu
zulüm yapılabilmektedir. Halk demokrasiyi ciddiye almadıkça, bir oyun olarak
seyrine bakdıkça ve her seçimde bir “figüran” olarak oyuna katılmaya razı
oldukça gerçek Hukuk Devletine kavuşmak mümkün olamayacaktır. Bu bir “avcılık”
oyunu olur. Unutmamalıdır ki, demokrasi Hukuk Devletine ulaşmada bir araçtır47.
Kuvvetler ayrılığı da demokrasi gibi Hukuk Devleti için sadece bir araçtır.
Gerçek güç, tek ve çoğu kez çıkar gruplarının elinde ise çok defa görünürde bu
kuvvetler ayrımından sözedilebilir. Perde arkasında hakim olan güç oligarşi ise,
kuvvetler ayrılığı pekâlâ bu güce hizmet eden bir araç olabilir. Çoğulculuk, çok
partili sistem ise bu durumda Hukuk Devletinden çok oligarşi içindeki dengeyi ve
uzlaşmayı sağlamak için kullanılır. Örgütlenme hürriyeti şöyle dursun, düşünce
açıklama hürriyeti bile tanınmaz. Resmi görüşe aykırı gelen düşünceleri zihinden
geçirmek bile yasaklanabilir. Demokrasi ile Hukuk Devleti özdeş değildir.
Hukuk Devleti amaç demokrasi ise araçtır. Bu araç bilinçli ve erdemli kişilerin
eline veriliyorsa, gerçekten de Hukuk Devletine varabilmenin en iyi aracı
olabilir. Buna karşılık, toplumdaki bireylerin çoğunluğunun “Adalet Devleti”
amacı üzerinde hiçbir açık düşünceleri yoksa, “Adalet” terimi altında onlara
benimsetilen kavram, acımasızca cezalandırma ve kimseye göz açtırmama ise,
çağdaş teknolojiden yararlanan son moda propaganda araçları ile oylar
etkilenebiliyor ve güdümlenebiliyor ise, bu tür bir demokrasi asla Hukuk
Devletini gerçekleştiremez48.
“Kanun maddeleri” tek başına, hukuk devletini yansıtmaz. Bu maddeler değişmez
değer olan “adalet” ilkelerine dayanmadıkça bir anlam ifade etmezler. Oysa
günümüz anlayışına göre, kanun, tüzük, yönetmelik ve yönerge külliyatı
değişinceye kadar tartışmasız, mutlak değerlerdir. Ne var ki, kanunkoyucu bu
hükümleri bir kez değiştirdi mi, değişen ister en üst düzeyde yer alan Anayasa
olsun isterse en alt düzeydeki bir yönerge olsun, değişen yapraklar külliyattan
çıkarılır ve çöp sepetine atılır. Yeni kuralları uygulayan hâkim ve idareci bu
kuralın adalete uygun olup olmadığını tartışamaz. Ceza kuralını tatbik eden
hâkime takdir hakkı verilmezse ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerle yetinir.
Böylebir yetkisi yoksa zahmete gerek kalmadan hukuku uygular geçer49.
Hukuk Devleti “bilinçli olarak, Hukukun gerçekleştirilmesi amacına yönelik
olarak kurulmuş ve örgütlenmiş olan Devlet” olarak tanımlayanlar vardır. Bu
sadece şekli bir tanım olabilir. Zira, Devlet gücü Hukuka ve Kanuna bağlanmış
ise devletin tasarrufları bağımsız mahkemelerce gözden geçirilebiliyorsa, kanun
yollarına gitme imkânı varsa, bütün bunlar şeklî bakımdan Hukuk Devletinin
varlığını gösterir. Oysa, Hukuk Devleti gerçekte maddî açıdan kamu gücünün
“adalet” icra ve gerçekleştirme yükümü altında olduğu Devlettir. Bir başka
biçimi ile Hukuk Devleti “Kamu gücünün pozitif Hukuk Kuralları ile bağlı olduğu
devlet” şeklinde tanımlanmaktadır. Oysa, Devlet gücünü fiilen elinde tutan ve
kullanan baskı grubunun iradesi “değişmez ahlâkî değerler” temeline
dayanmıyorsa, o kamu gücünün hukuk kuralları ile gerçekten bağlı olduğu
söylenemez. Pozitif Hukukun kayıtladığı irade yine Pozitif Hukuku koyan ve
açıklayan irade ise, buradaki bağımlılık bir görünüşten ibarettir. Şu halde,
kayıtlayan pozitif Hukukun temel ilkeleri, gerçek ve değişmez ahlâkî değer
ilkeleri olmalıdır ki, gerçekten Hukuka bağlılıktan söz edilebilsin50.
Bir baskı grubu veya uzlaşmaya varmış olan baskı grupları oligarşisi darbe yapma
gücünü ellerinde tutuyorlarsa, toplumun çoğunluğu bu gibi darbelere tepki
göstermeyecek kadar bilinçsiz ise, bu durumda bir süre sonra hukuka bağlılık
devlet, tüm pozitif düzenlemeleri ile bile yürürlükten kaldırılabilir.
“Almanya’da darbe olmaz, çünkü kanunen yasaktır” deniliyordu. Demokratik
yöntemlerle iktidarı eline geçiren Hitler örneği ortadadır. Bugün Alman halkına
direnme hakkı tanındı. “Başka bir çare kalmazsa, Anayasal düzeni ortadan
kaldırmaya çalışan herkese karşı bütün Almanların karşı koyma hakları vardır”.
Demek ki “değişmez ilkeleri değiştirmek isteyene karşı direnme” fikri yeni
değildir. Nitekim, 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi,
Başlangıç Bölümünde “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmak
zorunda kalmaması için insan haklarının bir hukuk düzeni ile korunmasının temel
bir zorunluluk olması...” ifadesine yer vermiştir. Ancak bizde, darbecileri
Milletin çağırdığı Anayasalarının Dibacesinde yazıldığı için zaten Hukuk Devleti
bakımından bir sorun yoktur!
Belirtelim ki, Hukuk Devleti anlayışında Talat Paşa’nın ifadesi ile “Yok Kanun
yap Kanun” zihniyeti yeterli değildir.
Netice itibariyle, nasıl ki, mesleğin giysisini giymekle kişi o mesleğin ehli
olmazsa, şekli anlamda Hukuk Devletinin özelliklerinin bulunması, o Devleti
Hukuk Devleti kılmaya yetmez. Şu halde bir Devlete, Hukuk Devleti niteliği
tanıyabilmemiz için bunu bir değerler dizisine göre ölçmemiz gerekecektir.
Anayasanın ve hukuk üstü normların önemi burada kendisini göstermektedir.
SONUÇ YERİNE
Açıklamalarımızdan anlaşıldığı üzere, “hukuk devleti” olduğunu iddia eden bir
Devlet, Anayasasında özellikle “idarî işlem” niteliğindeki tasarrufları yargı
denetimi dışında tutamaz. Bu bakımdan 1982 Anayasasında yer alan bu tür
düzenlemelerin “hukuk devleti” ilkesi ile bağdaşması mümkün değildir. Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu Kararlarının yargı dışı kalmasını (md. 159),
Olağanüstü dönemlerde çıkarılan Kanun Hükmündeki Kararnameler aleyhine dava
açılamamasını (md. 148); keza, “Askerî Şûra kararlarının yargı dışı tutulması”
yönündeki Anayasa hükmünü (md. 125/2) ve aynı yönde düzenleme ihtiva eden 1602
sayılı Yüksek Askerî Şûra’nın Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanunun ilgili
maddesini (md. 21) normal karşılamak zordur.
Yargı yolu Anayasa ile daha başta kapatılmış bulunan işlemler aleyhine, yukarıda
açıkladığımız nedenlerle uluslararası belgelere dayanarak uluslararası yetkili
makamlara götürülmesinin mümkün olacağı kanaatindeyiz. Doktrinde ağır basan
görüş, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları Divanının tutumu
ile Anayasa Mahkemesi ve Danıştayın belirtmiş olduğumuz yaklaşımı, bizim bu
kanaatimizi doğrular niteliktedir.
Elbette ki, bu konuda en köklü ve gerekli olan çözüm, Anayasamızda ve ilgili
Kanunda bu hususta mevcut olan tüm düzenlemeleri ayıklamaktır. O halde, yine
meseleyi halledecek olan mercii TBMM olacaktır.
Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Anayasa Hukuku Ana Bilim
Dalı, Öğretim Üyesi.
* * *
Dipnotlar
1 KUZU, B., Türk Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, İstanbul 1999, s. 153.
2 Bkz. E. 1976/1, K. 1976/28, Kt. 25.5.1976, AMKD. Sy. 14, s. 189. Benzer bir
karar için bkz., E. 1990/20, K. 1991/17, Kt. 21.6.1991, AMKD, sy. 28, c. I, s.
100.
3 Bkz. E. 1985/31, K. 1986/12, Kt. 27.3.1986, AMKD, sy. 27, s. 120. Benzer
kararları için bkz. E., 1988/36, K. 1989/24, Kt. 2.5.1989, AMKD, sy. 25, s. 262;
E. 1989/11, K. 1989/48, Kt. 12.12.1989, AMKD., sy. 25, s. 433 vd.
4 Bkz. E. 1991/7, K. 1991/43, Kt. 12.11.1991, AMKD., sy. 27, c. 2, s. 652.
5 ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara 2000, s. 113-114.
6 Bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara 1998, s. 89; GÖZLER, K., Türk
Anayasa Hukuk Dersleri, Bursa 2000, s. 150; GÖZÜBÜYÜK, A.Ş., Anayasa Hukuku, 6.
Baskı, Ankara 1997, s. 151
7 GÖZLER, K., a.e., s. 150; GÜNDAY, M., İdare Hukuku, Ankara 1997, s. 24.
8 GÖZLER, K., a.e., s. 156-161; GÜNDAY, M., a.e., s. 24 vd., 25.
9 İbid., s. 114-115.
10 İbid., s. 114.
11 Bkz. E. 1966/11, K. 1966/44, Kt. 29.11.1966, AMKD, Sy. 5, s. 13, E. 1963/124,
K. 1963/243, Kt. 11.10.1963, AMKD. Sy. 1, s. 348.
12 E. 320, K. 50/128, Kt. 30.3.1950, DDK, sy. 50-53, s. 112.
13 ERDO⁄AN, M., Anayasal Demokrasi, Ankara 1999, s. 86.
14 İbid., s. 88-980; ATAR, Y., Türk Anayasa Hukuku, Konya 2000, s. 72-75; MEMİŞ,
E., Anayasa Hukuku Notları, İstanbul 1998, s. 148-161.
15 YAYLA, Y., Anayasa Hukuku Ders Notları, İstanbul 1986, s. 90.
16 GÖZÜBÜYÜK, A.Ş., Yönetim Hukuku, Ankara 1988, s. 235.
17 GİRİTLİ, İ., Hükümet Tasarrufları, İstanbul 1958.
18 ALDIKAÇTI, O., Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul
1982, s. 345.
19 Bkz. E. 1962/262, K. 1963/21, Kt. 30.1.1963, AMKD. Sy. 1, s. 86.
20 GÖZÜBÜYÜK, a.e., s. 151.
21 İbid.
22 ÖZBUDUN, a.e., s. 116, 311-316. Ayrıca Bkz. KUZU, B., “Parlamenter Rejimde
Devlet Başkanının Konumu ve 1961-1982 Anayasalarında Durum”, İHFM, Sy. 1-4,
İstanbul 1991, s. 76-77.
23 Bkz. E. 1920/25, K. 1991/1, Kt. 10.1.1991, RG. 5.3.1992-21162, E. 1991/6, K.
1991/20, Kt. 3.7.1991, RG. 8.3.1992-21165.
24 Bkz. KUZU, B., Olağanüstü Hal Kavramı ve Türk Anayasa Hukukunda Olağanüstü
Hal Rejimi, İstanbul 1993.
25 Bkz. E. 1969/24, K. 1969/50, Kt. 30.9.1969, AMKD. Sy. 7, s. 408, E. 1971/41,
K. 1971/67,. Kt. 17-19.8.1971, AMKD. Sy. 11, s. 67, E. 1981/8, K. 1982/3, Kt.
6.5.1982, RG. 30.11.1983-18237. Ayrıca Bkz. AMKD., Sy. 20, s. 8.
26 Bkz. E. 1984/1, K. 1984/1, Kt. 28.9.1984, RG. 14.2.1985-18666, s. 39.
27 Bkz. E. 1981/8, K. 1982/3, Kt. 6.5.1982, AMKD. Sy. 20, s. 14.
28 Rapor için bkz. Yeni Gündem, 16 Eylül 1985, sy. 30, Ek. 9.
29 ÖZBUDUN, E., a.e, s. 59, 351, SOYSAL, M., 100 Soruda Anayasanın Anlamı, 1982
Anayasasına Bilimsel Yaklaşım, İstanbul 1986, s. 395, TANÖR, B., İki Anayasa,
1961-1982, İstanbul 1986, s. 113. Ayrıca, TBB Başkanı T. Evren, İstanbul Barosu
Başkanı S.S. Tekinay da aynı görüşteler. Bkz. Milliyet, 29.11.1985, Cumhuriyet,
12.12.1985.
30 Bkz. E. 1985/19, K. 1985/21, Kt. 18.11.1985, AMKD. sy. 21, s. 235.
31 SOYSAL, M., a.e., s. 395.
32 ÖZBUDUN, E., a.e., s. 59.
32a Bkz .RG. 17.16.2001-24556 (Mükerrer)
33 Bkz. RG. 21.4.1987-19438.
34 Bkz. RG. 27.9.1989-20384, RG. 26.12.1989-20384.
35 Bkz. RG. 8.12.1990-20719.
36 Bkz. DD. 5, E. 1986/1723, K. 1991/933, Kt. 22.5.1991, İstanbul Barosu
Dergisi, c. 65, sy. 7, 8, 9, s. 772-773.
37 Bkz. E. 1963/336, K. 1967/29, Kt. 26-27.9.1967, AMKD. sy. 6, s. 18.
38 Bu konuda bkz. YÜZBAŞIO⁄LU, N., Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku
İstanbul 1993, s. 337; BATUM, S., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk
Anayasal Sistemine Etkileri, İstanbul 1993, s. 273.
39 Bu konuda bkz. GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.-TAN Turgut, İdare Hukuku, Genel Esaslar, c. I,
Ankara 1998, s. 747-750; OYTAN, M., “Ombudsman Eli ile İdarelerin Denetimi
Konusunda Kıyaslamalı Bir İnceleme”, Danıştay Dergisi, sy. 18-19, 1977, s. 198
vd.; ALTU⁄, Y., “Vatandaşı İdarenin Yetki Tecavüzlerine Karşı Koruyan Ombudsman
Müessesi”, Yargıtay Yüzüncü Yıldönümü Armağanı, Ankara 1968, s. 159 vd., PUGET,
H.M., “Le Contrôle de l’Administration; Les Systèmes classiques, l’Ombudsman et
La prokuratura”, Revue Internationale de Droit Comparé, No: 1, 1965, s. 5 vd.;
PİCKL. V., “Ombudsman ve Yönetimde Reform”, Ankara 1986, s. 19; ASLAN, S.,
İngiltere’de Ombudsman, Amme İdaresi Dergisi, Ankara 1986, c. 19, s. 1; KAYA,
A., Devlet Denetleme Kurulu, (Basılmamış Doktora Tezi 1996).
40 Bkz. AKDEŞ, N. K., İsveç Kralı Şarl XII’nin Türkiye’de Kalışı ve Bu Sırada
Osmanlı İmparatorluğu, Ankara 1943, s. 268; REFİK, A., Memalik-i Osmaniye’de
Demirbaş Şarl, Reşit Tarihi, III, İstanbul 1332, s. 26.
41 ALTUĞ, ., “Avrupa Ülkelerindek i Ombudsmanlık Müessesesi”, Türkiye Gazetesi,
26.12.1990.
42 Bkz. PİCKL, V., “Ombudsman ve Yönetimde Reform”, Amme İdaresi Dergisi, c.19,
Ankara 1986, s. 4, 37, 38.
43 Bkz. DYP’nin Önerisi, “İşleyen Rejim İşleyen Devlet”, Ankara 1990, s. 170.
44 Bkz. Omdusman (Kamu Hakemi) Kurumu İncelemesi, TÜSİAD Yayını, 1997, s. 29.
45 ERO⁄LU, H., İdare Hukuku, Ankara 1984, s. 334.
46 Bkz. HATEMİ, H., Hukuk Devleti Öğretisi, İstanbul 1989.
47 İbid.
48 İbid.
49 İbid.
50 İbid.
Akademik Araştırmalar Dergisi
Sayı: 11