Makale: Selami Bakırcı: Araplarda Kabile Yapısı
Tarih: 22.04.2007 Saat: 15:26 Gönderen: karakutu
|
|
Daha çok ilkel toplumlarda görülen kabile, yerleşik olmayan,
belirli bir yaşantı düzeyi bulunmayan ve tabiatta geçimini sağlayabileceği
yerlere konaklayan küçük topluluklardan ve pek çok aileden oluşmuş sosyal bir
organizasyondur. Tarihte bu tarz yaşantılarıyla ün salmış toplumlardan biri de
Araplardır.
Ancak kabile hayatının Araplarda pek de basit bir görünüm arz
etmediği ve tamamen düzensiz olmadığı görülmektedir. Orta boyutta bir toplum
yaşantısını yansıtan kabilecilik, bireyleri sıkı bağlarla bir birine ve aynı
zamanda kendisine bağlayan, bireye hak ve sorumluluklar yükleyen, kendisine
bağladığı fertlerin haklarını savunmada diğer topluluklara karşı bir devlet gibi
davranan, dolayısıyla savaşlar ve barışlar hatta anlaşmalar yapan, inançları,
örf ve adetleri uğrunda mücâdele eden ve kendi içindeki toplumsal hayata yön
veren bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunlara bağlı olarak,
kabilenin yapısı, işleyişi, düzeni vs. gibi değişik alanlarla ilgili zengin bir
terminoloji gelişmiştir. Bu terminoloji, tabiatıyla edebiyat alanına olduğu gibi
yansımış ve savaşlarıyla ünlü olan kabilelerin faaliyetleriyle ilgili zengin bir
edebî birikim günümüze kadar ulaşmıştır. Söz konusu edebî birikim içerisinde bu
yapının ve terminolojinin bilinmesinin son derece önemli olacağı kanaatindeyiz.
Ünlü edîb Câhız'ın işaret ettiği gibi[1]
genel kanaate göre İslâm'dan önceki 150 yıla Câhiliye dönemi, bundan ötesine ise
elde fazla bilgi olmadığından ilk Câhiliye dönemi (prehistorik dönem)
denmektedir. Bu dönemlerde, diğer bir ifade ile İslâmiyet’ten önce Arapların
yaşamış oldukları hayat tarzı genel yapısı itibariyle kabile hayatına
dayanmaktaydı. Oluşturulan hayat tarzı, yani kabilecilik, genellikle aynı
nesilden gelen ve ortak çıkarlar etrafında toplanmış olan bir aileler birliğinin
yaşam şeklidir.
Kabilecilik ve yapısının daha kolay anlaşılması bakımından Câhiliye Araplarının
sosyal yaşantılarına kısaca bakmakta fayda vardır. Arap yarımadasının sıkıcı
tabiatı, yağmurların cimriliği, susuz ve sıcak aşılmaz çöller Arapları göçebe
hayatına zorlamıştır. Bundan dolayı Arap yarımadasında yaşayanlarn
çoğu bedevî, taşınabilir mallara sahip ve sürekli yer değiştiren bir hayat
tarzına sahiptiler. Ayrıca bu geniş sosyal hareketlilik vatan tutma
istikrarsızlığını da beraberinde getirmiştir. Bu sıkıcı hayat şartları Bedevî
Arapların günlük hayatlarında olduğu gibi moral yapıları ile karakterlerine de
yansımıştır. Şöyle ki, kahraman, cömert, ahlâklı, hoşgörülü, misafirperver ve
savaşçı bir ruha sahip olmak övündükleri hususiyetlerin başında gelmekteydi.[2]
Tarihçiler Arapların yaşadıkları vatanı, genel olarak beş kısma ayırmışlardır:
Tihâme, Hicâz, Necid, Aruz ve Yemen. Bu bölgeler coğrafî yapı ve özelliklerine
göre isim almışlardır.[3]
Bu coğrafya üzerinde yaşayan Araplar temelde iki ana kola ayrılmakta, diğer bir
ifadeyle iki ataya dayanmaktadır. Arap yarımadasının güneyinde Kahtâınîler,
kuzeyinde ise Adnânîler yerleşmişlerdir.[4]
Her iki bölgede yaşayan Araplar belirli bölgelerde sosyal guruplar oluşturarak
hayatlarını sürdürmeye çalışmışlardır.
Kabile, gerek güneyde gerekse kuzeyde sosyal, siyasî ve hatta geçim kaynağı olan
sanat bakımından toplumsal yapının temelini oluşturmaktaydı. Güneyde görülen
istikrar, coğrafî özellikler ve verimli topraklar yanında buralarda sosyal,
siyasî, iktisadî ve medeniyet yönünden gelişmiş Ma'în, Sebe', ve Hımyer gibi
eski devletlerin bıraktıkları kalıntılara dayanmaktaydı. Güneydeki bu özelikler
yanında kuzeyde de istikrarsızlık hakimdi. Buralarda bedevîlik hayatının derin
izleri bulunmaktaydı. Bunun yanında kuzeyde de Mekke, Medine ve Tâif gibi
istikrara sahip pek, çok yerleşim merkezleri mevcuttu. Ayrıca güneyde bulunan
organize bir devlet teşekkülünün kuzey Araplarında bulunmaması, toplumun bir
kargaşa ve anarşi içerisinde yaşadığı anlamına gelmez.[5]
Görüldüğü gibi devletin yapması gereken görevleri bir kısmını bunların arasından
“Kabile” denen bir birlik üstlenmiştir. Toplumun idaresi kabile esasına
dayandığından, kabilenin emniyeti, savunma veya taarruz hareketleri, sosyal ve
siyasî durumları, ferdin kabileye karşı olan görevleri veya kabilenin bireye
karşı sorumluluğu gibi bütün işler belirli kurallar çerçevesinde yürütülüyordu.
Görüldüğü gibi Câhiliye Araplarının en belirgin hayat tarzlarından belki de en
önemlisi, yaşantılarının kabile esasına dayanmış olmasıdır. Kabile ne demektir?
K B L (قبل)
kökünden türemiş olan bu kelime, ilk (orijinal) manalara kadar inen büyük çaplı
lügatlerde, bir bütünü oluşturan parçalardan her biri, veya aynı türden oluşan
gurup ve sınıf gibi değişik anlamlara gelmektedir. Bu bağlamda, bir babanın
nesli[6],
cemaat veya kafatasını oluşturan kemiklerden her biri anlamını da içermektedir.
Daha çok (قبائل) vezninde çoğul
şekliyle kullanılan bu kelimenin bazı terkipleri şöyledir: (قبائل الشجرة)
= Ağacın dalları, (قبائل
الرحل) = Yolculuk esnasında yüklerinin bağlanmasında iplerin
oluşturduğu bağlam ve ayrılımlar (قبائل
الناس) = Birbirlerine bağlı değişik guruplardan oluşan insan
toplulukları.[7]
Bu bağlamda bir topluluk veya bir gurup halinde belli bir insan kütlesini ifade
eden kabîlenin sosyolojik yapı itibariyle hem alt tabakaları ve hem de bir üst
sınıfının olduğu görülür. Bu üst sınıf şa’b (شعب)'dır.
Karşıt anlamlar içeren kelimelerden olan şa’b, toplayıp bir araya
getirmek; dağıtmak veya ıslah etmek, yapmak; bozmak ve
ifsat etmek anlamlarına gelmektedir: Bu anlamda şa’b, "kabîle"
denen parçaların birbirine bağlı ve ayrılmaz şekilde oluşturdukları bütün
demektir. Diğer bir ifadeyle kabilelerin bir araya gelmesiyle şa’b
oluşur. Bu itibarla büyük kabile olan şa’b; alt kabilelerden oluşan bir
topluluk veya bu kabilelerin sonuçta vardıkları aynı soy anlamını taşımaktadır.
Kabilenin diğer alt tabakalarından en yaygın olanları ‘imâre, batn, fahz
ve fasîle'dir. Bunu tam sırasına koyduğumuzda:
Şa’b / Kabîle / ‘İmâre / Batn / Fahz / Fasîle
şeklinde altı tabakadan oluştuğu görülür.[8]
Başka bir deyişle her alt gurup bir üst gurubun bir bölümüdür. Yani şa’b
kabilelerden; kabile ‘imârelerden; ‘imâre batınlardan ...vs.
oluşur. Örneğin, Kinâne kabîle, Kureyş 'imâre, Kusay batn,
Hâşimoğulları fahz, Abbâsoğulları ise fasîledir.[9]
Kabile, farklı boylardan oluştuğu gibi aynı ırka mensup küçük bir guruptan
da oluşabilirdi. Dolayısıyla değişik ırklardan oluşan topluluğa kabile dendiği
gibi bir babanın oğullarının oluşturduğu guruba da aynı isim verilmiştir.[10]
Câhiliye toplumunun yapısında en fazla dikkat çeken hususlardan birisi de kabile
yapısının, insanın vücut yapısına benzetilmiş olmasıdır. Şa’b kafatasına,
kabile, bu kafatasının ayrılmaz parçalarından her
birine, ‘imâre vücudun göğüs kısmına; batn isminden de
anlaşılacağı üzere karın kısmına, fahz dizlere ve fasîle
de diz kapağından aşağı kısmına benzetilerek, baş esas kabul edilmiş, yukarıdan
aşağıya doğru bir sıralama ile aslından uzaklaşan kabileler durumlarına göre
isim almışlardır. Bu sıralamaya bir takım itirazlar olmakla birlikte şa’bın
söz konusu toplulukların en büyüğü olduğundan bu ismi aldığı ve ilk sırada
tutulduğu ileri sürülmektedir.[11]
Câhiliye döneminde Arap yarımadasına baktığımızda, kendi kabuğuna çekilmiş
bağımsız kabilelerden oluşan bir toplumun bulunduğunu görmekteyiz.[12]
Bu kabileler, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Adnânîler ve Kahtânîler olarak
bilinen iki ana koldan birine dayanmaktadır. Adnânîlerin en meşhur kolları,
Mekke'de Kureyş, Tâif’te Sakîf, Bahreyn’de Abdulkays, Yemen’de Benû Hanîfe,
Dehnâ çölünde Temîm ile Dabbe; Yarımada’nın Kuzeydoğu’sunda Yemâme, Bahreyn’e
doğru uzanan bir çizgide Benû Bekr ile diğer kolları gelmektedir. Ayrıca
Kinâne, Mekke yollarındaki Huzeyl, Necid’deki Kaysu ‘Aylân kabileleri de
Adnânîlerdendir. En önemli kabileleri ise Hevezân, Süleym, Amir ve alt kolları
olan Kilâb, Akîl, Müzeyne ve Benû Sa‘d kabileleridir. el-Mufaddal ed-Dabbî’nin
derlediği kasidelerin birinde Tağlib kabilesi, cömetliği ve savaşçılığı ile
övülürken bu arada diğer bazı kabileler de kendilerine ait özellikleriyle
sıralanmaktadırlar.[13]
Arap yarımadasında yaşayan kabileler, soylarının mutlaka Adnânî veya Kahtânî
kolundan birisine ait olduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu hususta bir takım
tartışmalar da yapılmıştır. Ancak iki koldan birine dayandığı muhakkaktır.[14]
Dağınık ve guruplar halinde yaşayan bu kabilelerin zaman zaman bir araya
geldikleri görülmektedir. Kureyş kabilesi buna en güzel örnektir. Bu kabilenin
ileri gelenlerinden olan Kusayy, bazı küçük kabileleri bir araya
getirdiğinden kendisine bu manada "muceınmi'= toplayıcı, birleştirici”,
bir araya gelen kabilelere de "Kureyş" denmiştir. Dolayısıyla en meşhur
kabilelerden biri olmuştur.[15]
Diğer taraftan Kureyş’in zaman zaman çeşitli bölgelere dağıldığını ve aralarında
bir arazi paylaşımına gittikleri görülür. Bu itibarla Mekke vadilerinde ikamet
eden Kureyşlilere Kureyşu'1-bitâh, Mekke’nin çevresinde iskân edenlere
Kureysu’z-zevâhir adı verilmiştir.[16]
Aynı şekilde Kureyş kabilesinden ayrılıp belli bir bölgede iskân eden oymaklara
Kureyş’u'l-‘âriye veya Kureyş’ıı'1-‘âzibe denmiş; veya evlilik
yoluyla kabileye katılmış olan kadınlardan dolayı isim almışlardır. Örneğin
Huzeyme oğullarından Ukeyde b. Huzeyme, başka bir kabileye mensup ‘Âize bint
el-Hıms adında bir kadınla evlenmiş olduğundan bu kabileye Kureyşu'l-‘âize
de denmiştir.[17]
Kureyş kabilesi büyük ve ünlü bir kabile olduğundan gerek ismi ve gerekse
kolları üzerinde daha değişik değerlendirmeler bulunmaktadır.[18]
Câhiliye Arapları arasında kabileye karşı büyük bir bağlılık vardı. Bu bağlılık
İslâmî dönemde, özellikle Emeviler döneminde de devam etmiştir. Kabileye ve
dolayısıyla soya sıkı bir şekilde olan bağlılık, bununla ilgili olarak soy
ilminin (İlmu'1-ensâb) doğmasına neden olmuştur. Hatta, Câhiliye Arapları
arasında kabileye karşı duyulan hassasiyet ve bağlılık, günümüzde vatana olan
bağlılık derecesinde olduğunu ileri sürenler de vardır.[19]
Bütün bunlar, fertlerinin aynı köke (orijin) ve aynı vatana ortak olma
esasına değil, kabilecilik sistemine ve bu yönde oluşturulan organizasyona
dayanmaktaydı.[20]
Kabile içerisinde fertler aynı derecede değildi. Kabile reisleri, kabilenin her
şeyinde sorumlu oldukları gibi, kabile içerisinde bir takım ayrıcalıklara da
sahiplerdi. Kabile içerisinde hürler bulunduğu gibi esirlerde vardı. Ancak
kabileye karşı sorumlulukta veya kabileye gelecek olan her hangi bir çıkardan
yararlanmada her fert eşit sayılırdı. Bütün bireyler bir birlerine karşı sorumlu
ve kabilenin bütün örf ve adetlerine sıkı sıkıya bağlı olmak zorundaydı. Aksi
takdirde kabileden dışlanırdı.[21]
Kabileler arası ilişkilere bakıldığında, göze çarpan ilk husus, kabileler arası
savaşların oldukça fazla olmasıdır. Bu mücadele ve düşmanlık Adnânîler ile
Kahtanîler zamanından beri süregelmiştir. İki kabile arasında müthiş mücadeleler
olmuştur. Hatta savaşlarda dahi farklı işaretler, örneğin biri kırmızı bayrak
kullanırken diğeri sarı renkli sarık veya bayrak kullanmıştır. Su, hayvanlarının
yemi, yiyecek veya herhangi bir haksızlık yüzünden çıkan tartışmalar
büyümüş, kanlı savaşlara dönüşmüş, her hangi bir katl veya ihanetten dolayı
patlak veren bu savaşların kırk yıl sürdüğü dahi olmuştur. Kan dökmek normal bir
şey olup buna gösterilen tepki, yine kılıçlar çekmek ve yine kan dökmekle
olmuştur.[22]
Bu savaşlar o kadar fazla ve o kadar meşhur hale gelmiştir ki, Araplar arasında
bunlarla ilgili olarak Eyyâmu'1- Arab adıyla bilinen bir ilim dalının
doğmasına neden olmuş ve bu savaşlar ya çıkış sebepleri veya yapılan yerlere
göre isim almışlardır. Dâhis, Ğabrâ, Besûs, Zî-kâr, Şi'b vs. gibi.[23]
Bitmez tükenmez kanlı savaşların tabiî sonucu yanında can, mal, ve namusun
korunması amacıyla hem aralarındaki bu savaşlara son vermek ve aynı zamanda
kabileler arası bir takım sosyal ve siyasî düzenlemeler yapmak maksadıyla bazı
anlaşmalar yapmışlardır. Diğer bir ifadeyle sürekli savaşlar sonucu anlaşma
yapmaları kaçınılmaz olmuştur.[24]
Düşmana karşı koymak için güçlü hale gelmek ve en azından iyi bir savunma
yapabilmek için küçük ve zayıf kabileler bir araya gelerek tek bir kabile
halinde ittifaklar oluşturmuşlardır. Bekrî’nin ifadesiyle güçlü kabilelerin
zayıf kabileleri ezmeleri ve sömürmeleri sonucu zayıf veya küçük kabileler
güçlü ve büyük kabilelere iltihak ederek büyük veya güçlü kabilenin sahip olduğu
hak ve sorumluluklara ortak olmuşlardır.[25]
Bu ifade, kabileler arasında bir rekabetin olduğu kadar, ezen ve ezilen
sınıfların varlığım da göstermektedir. Ayrıca bir kaç kabile kendilerine karşı
yapılacak her hangi bir saldırı veya haksızlık karşısında ortak hareket etmek
amacıyla bir nevi pakt oluşturmuşlardır. Dolayısıyla kabileler arası bir
güvence oluşturulmaya, bir birine yardım etme, korunma ve kollanmaya dayanan bir
organizasyona gidilmiştir. Bu itibarla kabileler arası bir dayanışmanın
oluşturulduğu, bir birlerini destekledikleri veya bazı kabilelerin diğer büyük
kabilelerin idaresi altına girdiği görülür.[26]
Diğer taraftan kabileler arasındaki bu kanlı savaşlar, her ne kadar bir taassup
ruhuyla kabilenin çıkarları yanında şan ve şerefini bozmaya yönelik gibi
görünse de o dönemde bile hoş karşılanmamıştır. Zira bu savaşların korkunç
sonuçları ve zihinlerde bıraktığı derin tesirler edebiyat alanına da yansımış ve
bu duygular şâirler tarafından dile getirilmiştir. Örneğin Muallaka şâirlerinden
Zuheyr b. Ebî Sülmâ bu durumu "Savaşlardan doğan pişmanlıkla avuçlarını
ovalandığını ve bunu zihinlerde bir sarsıntının takip
ettiğini görürsün”[27]
mealindeki beytiyle veciz bir şekilde ifade etmeye çalışmıştır. Şâir bu
sözünde savaşların dehşetine, bıraktığı ağır sonuçlara ve sonunda fayda vermeyen
pişmanlıklara dikkat çekmiştir.
Aralarındaki savaşlara son vermek veya barış içerisinde yaşamak için aralarında
bir takım anlaşmalar yapmışlardır. Kinâne kabilesinin bir kolunu oluşturan
Hâşimoğulları, Huzâ‘a’nın kolu olan Lihyân ve Mustalak kabileleri ile diğer bazı
kabilelerin oluşturdukları bu tür bir pakta el-Ehâbiş denmiştir. Bu
anlaşmalarını Mekke’nin aşağısında Hubeyş denen bir dağın eteğinde toplanarak
yaptıklarından bu ismi almışlardır.[28]
Bunlar Kureyş’in hâl’ifleri (müttefikleri) olarak da bilinirler. Farklı
gurupların oluşturduğu topluluk anlamında olan bu paktın başkanlığına Huleys
adında biri seçilmiştir.[29]
İlk bakıldığında Bekroğullarına karşı oluşturulmuş olan Ehâbiş gurubu
ile Kureyş kabilesi de Kinâneoğullarına karşı bir anlaşma yapmıştır. Bu ikili
ittifaka daha snra Huzeyl kabilesi de katılmıştır.[30]
Bu anlaşmaların belki de en önemlilerinden birisi, Abduddâr ve taraftarlarına
karşı, Abdumenâf, Zühre, Teym ve Esedoğullarının kurmuş oldukları pakttır.
Büyük bir kaba zemzem suyu koyup kendileri bundan yıkandıktan ve Kâbe’nin
rükünlerini de yıkadıktan sonra bu sudan içip Kâbe’ye el sürerek yemin
ettiklerinden Mutayyebîn (temizlenmişler) adını alınışlardır. Diğer bir
rivayete göre yapılan güzel bir kokuya ellerini batırdıklarından (buna göre
güzel koku sürünenler anlamım alır) veya kestikleri bir devenin kanını bir kaba
koyarak ellerini bunda yıkadıklarından bu ismi almışlardır.[31]
Bu anlaşmanın maddesi ise, “Biz, geceler karanlık ve gündüzler aydınlık
olduğu sürece, bizim dışımızdakilere karşı tek yumruk alacağız.”[32]
Görüldüğü gibi bir güç oluşturma amacını taşıyan bu anlaşmanın uzun vadeli ve
güvenilir olmasına dikkat edilmiştir. Yapılan anlaşmanın bozulması kabile için
bir ayıp sayılırdı. Kabile şairleri yaptıkları anlaşmaları bozmamakla ve karşı
tarafa haksızlık etmemekle, yani vefakârlıkla övünmüşlerdir.[33]
Zaten yapılan anlaşmayı bozmak savaş sebebi sayılırdı. Arap Edebiyatı Tarihinde
Besus ismiyle biline meşhur savaşın çıkış sebebi de budur.[34]
Paktlar arası bir anlaşma yapılacağı zaman üçüncü bir paktın gücendirilmemesine
dikkat edilmiştir. Bunun en güzel örneği yine pek meşhur bir anlaşma olan
Hılfu'l-Fudûl anlaşmasında görmekteyiz. Genel olarak bilinen bir kanaate
göre ekonomik bir sebebe dayalı olarak yapılmış olan bu anlaşma yapılacağı zaman
Mutayyebîn gurubu müttefiklerinin, müttefikleri de bunların kendilerine
karşı tavır alırlar korkusuyla ihtiyatlı davranmışlardır.[35]
Bu anlaşmaların bir kısmı, Mekke dahilinde bütün kabileler arasında hür, köle,
kadın, erkek, şerefli veya sıradan birisi kim olursa olsun kimseye haksızlık
yapılmayacağına, herhangi bir haksızlığa uğradığında hakkını, gasp edenden
alıncaya kadar, haksızlığa uğrayanın yanında olacaklarına ve bu haksızlığı
ortadan kaldırıncaya kadar çaba sarf edeceklerine veya en azından bu gayreti
gösterdikleri imajını vereceklerine yemin ederek yapmış oldukları bir tür hak
arama paktıdır. Bir nevi günümüzdeki hak arama kurumlarına benzeyen bu
anlaşmalardan olan Hılfu'l-Fudûl’a Hz. Peygamber hem katılmış, hem de
daha sonraki dönemlerde böyle bir şey olursa olumlu bakacağını ifade etmiştir.[36]
Bu anlaşmalar el-Ahlâf, el-Erâkım ve el-Berâcim gibi daha değişik
isimler altında yapılmıştır.[37]
Ayrıca aralarında anlaşma yapan kabilelere “el-Ahrabân” denirdi. Örneğin
Necid'li olan ‘Abs kabilesi Zübyân kabilesinin ahrabânı, yani bir birlerinin
müttefikleri idiler.[38]
Zaman zaman bütün kabile başkanlarının katıldığı toplantılar yapılırdı. Nedve
denilen bu toplantıyı ilk düzenleyen Kureyş kabilesinin başkanı Kusayy olmuştur.
Genellikle akşamları yapılan bu toplantılarda kabileler arası meseleler
konuşulur, görüşülür, tartışılır ve bütün kararlar burada alınırdı. Alınan
karara her kabile ve her fert uymak zorundaydı.[39]
Kabileler arası mücadele ve yarışma veya farklı olma gayreti inanç alanında da
kendinî göstermiştir. Şöyle ki, her kabilenin bir putu vardı. Örneğin Kureyş ve
Kinâne kabilelerinin taptıkları puta el-‘Uzzâ, Hımyer kabilesinin
taptığı puta Nesr, Kelb kabilesinin putuna Vedd, genelde bütün
puta tapan Arapların saygı gösterdiği Huzeyl kabilesinin taptığı puta Menât,
Sakîf kabilesinin taptığı puta ise Lât denirdi.[40]
Her kabile kendi putunun huzurunda yapacağı ayinler yanında, bunlar için
yapacakları hizmetleri eksiksiz olarak yerine getirirdi.
Ayrıca Kâbe’yi tavafa gelen hacıların ihtiyaçlarını giderme konusunda her
kabilenin belirli bir görevi vardı. Bu görevler, çok önemli ve bir onur vesilesi
sayıldığından daha çok ileri gelen büyük kabileler tarafından yürütülmüştür.
Sikaye (hacıların su ihtiyacını karşılama), Hicâbe (Kâbenin
anahtarlarını koruma ve gerektiğinde Kâbe’yi açıp kapama), Rifâde
(hacıların yiyecek ihtiyacını karşılama), Livâ (savaşlarda kabilenin
sancağını taşıma), Sidâne (Kâbe’nin temizlik vs. işlerini yürütme),
Meşveret (önemli işlerin görüşülüp karar bağlanacağı toplantıları düzenleme),
Sifâre (anlaşmalarda vs. aracılık etme), Eysâr (fal oklarının
çekilmesi ile ilgili işleri düzenleme), ‘Ukab (kabileye ait sancağı
koruma) vs. gibi isimler altında oluşan bu görevler kabileler arasında
paylaşılmış ve her bir kabile kendi görevini eksiksiz yerine getirmeye
çalışmıştır.[41]
Kabileler arası büyük mücadelelerin verildiği bu görevlerin büyük bir kısmı
islâmî dönemde de devam etmiştir. Örneğin kabile sancaktarlığı olan ‘Ukab,
Kureyş kabilesine aitti. Kureyş kabilesi bu kabilelerin en büyüğü ve en
saygın olduğundan, diğer kabileler kendilerine ait olan görevleri yerine
getirecekleri zaman Kureyş kabilesinin görüşünü de alırlardı.[42]
Buraya kadar görüldüğü gibi Câhiliye döneminde Arap yarımadasında yaşamış olan
kabileler, bir sosyal birim olarak kendi kabuğuna çekilmiş, liderlerinin idaresi
altında katı kurallarla bireyini kendine bağlamaya çalışmıştır. Göçebe olarak
yaşayanlarda olduğu gibi yerleşik hayat sürdüren kabilelerde de aynı özellikler
görülmektedir. Kıskanç liderlerin baskısı altında varlığını sürdürmeye çalışan
bu kabileler, sosyal, siyasî, iktisadî ve ticarî münasebetlerle diğer
kabilelerle olan ilişkilerini büyük bir titizlikle sürdürmeye çalışmışlardır.
Kabilelerini korumak maksadıyla yaptıkları savaşlar kadar, sonuçta yaptıkları
anlaşmalar da bir hayli önem arz etmiştir. Kabile küçük bir siyasî birlik olarak
algılandığından, başkan dahil bütün fertler kendilerini buna göre davranmak
zorunda hissetmişlerdir.
Kabileler arası ilişkilerin artması, dilde sosyal, siyasî ve ticarî alanla
ilgili olarak yeni ıstılahların doğmasına neden olmuş, dolayısıyla kültürel ve
edebî zenginliğin artmasını sağlanmıştır. Bütün bunlar edebî alana fazlaca
yansıdığından önem arz etmektedir.
Dipnotlar
[1]
Câhız, Kitâbu’l-hayavân, nşr. Muhammed Abdusselâm Hârûn, Kahire
1964, I. 74.
[2]
Süheyl Zekkâr, Târîhu'l-Arab ve'l-İslâm, Dımaşk 1992, s. 11.
[3]
Zekkâr, Târîhu'l-Arab ve'l-Islâm, s. 12.
[4]
Ahmed Emîn, Fecru’l-İslâm, çeviri: Ahmet Serdaroğlu, Ankara 1976,
s. 33; Zekkâr, Târîhu'1-Arab ve'l-İslâm, s. 12.
[5]
Zekkâr, Târîhu'1-Arab ve'l-İslâm, s. 14.
[6]
İbn Kuteybe, Edebu’l-kâtib, nşr. Muhammed ed-Dâlî, Beyrut 1985,
s. 175.
[7]
Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed el-Ezherî, Tehzîbu'l-luğa, I-XV,
nşr. Abdusselâm Hârûn - M. Ali en-Neccâr, Kahire, tsz. IX, 165; İbn
Manzûr, Lisânu’l-Arab, XI, 541.
[8]
İbn Kuteybe, Edebu’l-kâtib, s, 175; İbn Manzûr, Lisânu'l-Arab,
I, 500; XI, 541.
[9]
İbn Reşîk el-Kayrevânî, el-'Umde, nşr. M. Muhyiddîn Abdulhamîd,
Beyrut, 1972, II, 190-191.
[10]
Edebu’l-kâtib, s. 175; İbn Reşîk, el-'Umde, II, 191; İbn
Manzûr ,Lisânu'l-Arab, I, 500; XI, 541.
[11]
İbn Reşîk, el-'Umde, II, 191.
[12]
İbrâhim Enîs, Fi'l-lehecâti'l-Arabiyye, Kâhire, 1990, s. 37.
[13]
Mufaddal ed-Dabbî, el-Mufaddaliyyât, nşr. Ahmed M. Şâkir vd.,
Kahire ts., s. 204-205, kaside no 41.
[14]
Şevkî Dayf, el-Asru'l-câhilî, Kahire, ts., s. 55.
[15]
Şifâu'l-ğarâm, II, 110; Mes‘ûdî, Mürûcu'z-zeheb, nşr.
Dâru'l-Hicre, I-IV, Kum-İran 1308 hş..
[16]
İbn Abdirabbihi, el-Ikdu'l-ferîd, III, 319; Şifâu'l-ğarâm,
II, 100,102.
[17]
Şifâu'l-ğarâm, II, 101.
[18]
Bu konuda geniş bilgi için bkz. Şifâu'l-ğarâm, II, 104-106.
[19]
Şevkî Dayf, Asru’l-câhilî, s. 57.
[20]
Ahmed Emîn, Fecru’l-İslâm, çeviri:Ahmet Serdaroğlu, Ankara, 1976,
s. 38.
[21]
Geniş bilgi için, bkz. Kenan Demirayak, Cahiliye Dönemi, Erzurum,
1993, s. 20-21.
[22]
Bekrî, Mu‘cemu mesta‘cime, I, 53; Şevki Dayf, el-Asru'l-câhilî,
s. 62; Ahmet Emin, Fecru'l-islâm, s. 33.
[23]
Abdulkadir ‘el-Bağdâdî, Hizânetu'l-edeb, nşr. Abdusselâm Hârûn,
Kahire, 1988, II, 164 vd; M. Câde'l-Mevlâ ve diğerleri, Eyyâmu'l-Arab,
Kahire 1961, s. 6 vd.
[24]
İbn Hişâm, es-Siretu'n-Nebeviyye, nşr. Mustafâ es-Sekkâ v.dğr.,
I-II, Beyrut, 1971, I, 132.
[25]
Mu‘cemu mestu‘cime, I, 53.
[26]
İbn Hişâm, es-Siretu'n-Nebeviyye, I, 132.
[27]
Adbülkadir el-Bağdadî, Hızânetu’l-edeb, VIII, 119-120.
[28]
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Beyrut, tsz., VI, 278; Mu‘cemu
mestu‘cime, I, 422.
[29]
Ebu'l-Ferec el-Isfahânî, el-Ağânî, nşr. Abdussettâr Ahmed Ferrâc,
Beyrut 1960, XXII, 66; İbn Reşîk, el-'Umde, II, 194; Şifâu’l-ğarâm,
II, 156; Ali b. Burhânuddîn el-Halebî, es-Sîretu’l-Halebiyye fî
sîreti’l-emîn el-me’mûn, Beyrut, 1400/1979, II, 530.
[30]
Ebu’l-Ferec, el-Ağânî, XXII, 66; Şifâu’l-ğarâm, II, 156.
[31]
İbn Abdirabbih el-Ikdu’l-Ferîd, III, 319; İbn Hişâm, es-Sîretu'n-Nebeviyye,
I, 139; el-'Umde, II, 194; Şifâu'I-ğarâm, II, 123; İbn
Kesîr, es-Sîretu'n-Nebeviyye, nşr. Mustafa Abdulvahid, Beyrut
1971, I, 258; Lisânu’l-Arab, XI, 527.
[32]
İbn Reşîk, el-'Umde, II, 194.
[33]
el-Mufaddaliyyât'da derlenmiş olan şiirlerde kabileler arası
savaşlar yanında bu hususlardan da bahsettiği görülür.
[34]
Şevkî Dayf, el-‘Asru’l-câhilî, s. 60.
[35]
Ebu’l-Ferec, el-Ağânî, VII, 212; Şifâu'I-ğarâm, II, 159.
[36]
İbn Hişâm, es-Siretu'n-Nebeviyye, I, 141-142; İbn Kesîr, es-Siretu'n-Nebeviyye,
I, 257; Mes’ûdî, Mürûcu’z-zeheb, 1308 hş. II, 271; İbnu’l-Esîr,
el-Kâmil fi’t-târîh, Beyrut 1965, II, 41; İbn Sa’d, es-Sîre,
I, 129.
[37]
Geniş bilgi için bk. İbn Reşîk, el-'Umde, II, 194-198;
Lisânu’l-Arab, IX, 55; M. Câde’l-mevlâ, Eyyâmu’l-arab, s. 95.
[38]
Şifâu'I-ğarâm, II, 102.
[39]
es-Siretu'n-Nebeviyye (İbn Hişâm), I, 125; Şifâu'I-ğarâm,
II, 121; Lisânu’l-Arab, XV, 317; et-Taberî (Muhammed b. Cerîr),
Târîhu’l-umem ve’l-mülûk, Beyrut, 1407/1986, I, 508.
[40]
Kabilelerin putları hakkında geniş bilgi için bk. Abdülkadir el-Bağdâdî,
Hızânetu’l-edeb, I, 189-181, VII, 220-232.
[41]
es-Siretu'n-Nebeviyye (İbn Hişâm), I, 125; el-Ikdu’l-Ferîd,
III, 312; Şifâu'I-ğarâm, II, 124, 126.
[42]
İbn Abdirabbih, el-Ikdu’l-Ferîd, III, 312.
Akademik Araştırmalar Dergisi
Sayı: 11
|