Kafamızdaki sınırlar, içimizin en derinine sakladığımız kırmızı çizgiler
kritik olaylarda ortaya çıkıyor. Ortalık sütlimanken uzlaşmak kolay. Ama
Hrant'ın ölümünden sonra "Hepimiz Ermeniyiz" sloganı atıldığında birileri çıkıp
bağırıyor:
"Ben Türküm! Türküm! Türküm!"
Anlıyoruz ki, alçakça işlenmiş bir cinayete karşı olduğunu anlatmak için,
kendini bir dakikalığına bile Ermenilerin yerine koymaya katlanamayanlar var.
Yarılma başlıyor böylece. Ardından Malatya katliamı geliyor. Bu kadar hunharca
bir cinayeti hakkıyla kınamakta zorlananlar var.
Mümtaz Soysal, misyonerlik faaliyetlerini yasaklamamanın sonucunun bu olduğunu
yazacak kadar uzaklaşabiliyor temel insan haklarından. Ardından, Ankara Ticaret
Odası Başkanı Sinan Aygün çıkıp bağıra çağıra, hem de böylesi bir cinayetten
sonra, kiliselerin açık adreslerini canlı yayında veriyor. Hatta iki kez tekrar
ederek.
Boğazlananın metaneti
Başbakan, Protestanların temsilcisi İhsan Özbek'in tepkisini "kinci, tahrik
edici" buluyor. Neden boğazı kesilenden metanet bekleniyor, bilemiyoruz. Bu
konuda televizyonlarda konuşan hemen herkes, sanki yasakmış gibi "meşum
misyonerlik faaliyetlerinden" söz ediyor.
Bu memleketin baştakiler döv deyince öldürdüğünü, imamın hapşırması halinde
cemaatin ağır nezleye yakalanma geleneği olduğunu hepimiz biliyoruz.
Maraş, Çorum, Sivas katliamlarını yaşamış, Papa'ya silah çekenleri "kahraman"
ilan etmiş, rahip Santoro cinayetinden sonra tek suçluyu "Hıristiyanlık
faaliyeti" olarak görme eğilimi göstermiş bir memlekette yaşıyoruz. Bu
memlekette katillerden ziyade mağdurları hedef göstermek bu memleketin genç,
öfkeli, aşırı milliyetçi ve aşırı İslamcı gençlerine ne diyor?
Bir avuç öteki öldürülerek, kaçırılarak bitecek nihayet. Aldığım haberlere göre
Ermeniler, Hıristiyanlar yavaş yavaş bavullarını toplamaya başladılar. Bu
ülkeden hiç gitmek istemeseler de, içleri kan ağlasa da artık boğazlarının
kesilebileceği ihtimaliyle yaşamak istemiyorlar.
Yakında gözle görünmeyen bir göç yaşanacak bu ülkede. Başladı bile. Henüz bu
bilgi yeterince açığa çıkmadı, ama oluyor. "Öteki" ilan edilenler gidiyorlar.
Sonunda ne olacak peki?
Hrant'ın ve Malatya'daki insanların öldürülmesine neden olan mekanizma faşizmin
en basit mantığına dayanıyor:
Düşman ihtiyacı!
Faşizmle sakatlanmış bir toplum, düşman olmadan ayakta kalamaz. Yeni düşmanlar
bulması, eğer yoksa üretmesi, imal etmesi gerekecek. Bu genç çocuklar,
Hıristiyanlar, Museviler, Ermeniler tükenince bu kez kendilerinden "daha az
Müslüman", kendilerinden "daha az Türk" bulduklarına saldırmaya başlayacaklar.
Baştaki "imamlar" hapşırmaya devam ettikçe onların nezlesi azacak.
Ermeni Polat lazım
Televizyondan konuşmakla, köşelerden lanetlemekle, açıklamakla olmuyor. Bizim
sözlerimiz bu çocuklara ulaşmıyor. Bizim sözlerimiz cinayetlerin tezgâhlandığı
"ocaklara", internet kafelere giremiyor.
Oralara girecek sözler lazım bize, oralara girecek medya ve siyasi örgütler.
Eğer sadece onu ciddiye alıyorlarsa daha insani, daha aklı başında bir Polat
Alemdar. Ermeni, Musevi, Hıristiyan dostları olan bir Polat Alemdar.
Bu bir çaresizliğin ifadesi olabilir, hatta size komik gelebilir. Ama zaten bize
komik, akıl almaz gelecek argümanlarla kafaları doldurulmuş çocuklar işliyor bu
cinayetleri. Biz de o çocuklara akıl almaz ve komik geliyoruz. Aramızdaki
çizgiler belirginleştikçe, kendi kafamızdaki kırmızı çizgileri sorgulamadıkça o
çizgiler kan kırmızı oluyor. Kırmızı kan olukları oluyor...
Mühim not: Yaklaşık iki haftalığına, mutat hikâye toplama işi için yurtdışına
çıkıyorum. Bu iki hafta içinde "Kıyıdan" köşesi boş kalacak. İki hafta sonra
görüşmek dileğiyle...
Milliyet
22/04/2007