'Nefret' ve 'münaferet' karşılığında kullandığımız “itiş kakış”ın, özü gereği
bir çokluk içerdiği açık. Çünkü her işteşlik (müşareket) hâli 'ortaklık' ve
dolayısıyla 'çokluk' gerektirir; yani en az 'iki' tarafa ihtiyaç duyar.
“İtiş kakış”ı topluma ilişkin görmek, her defasında toplumsal bir durum olarak
tanımlamak neredeyse âdet olmuştur. Bu yüzdendir ki bir otobüse binmek için
çırpınan kalabalığın birbirini itip kakmasında olduğu gibi tasavvur ederiz hep
itiş kakışı.
Uyumsuzluk... uygunsuzluk... sevgiden, hoşgörüden yoksunluk... kabalık...
tamıtamına bir hoyratlık... Hepsi de nefret ve münaferetin (hatta teneffür ve
tenafürün) kaçınılmaz neticeleri. Düşmanlık, çünkü sevgisizlik.
'Nefret' denilince, iğrenme ve tiksinmenin akla gelişi, sözcükte saklı 'kaçınma'
ve 'ürkme' mânâlarıyla alâkalı. Bir şeyden istikrah etme, o şeyi kerih bulma
(iğrenip tiksinme), kişinin sadece o şeyden uzaklaştığını değil, uzaklaşmasının
sebebini de gösterir: hoşlanmadığını...
İğrenip tiksinen, iğrenip tiksindiğinden ürküp kaçar. Uzaklaşan ve dolayısıyla
edilgen durumda olan tiksinenin kendisidir. Oysa 'itmek' (nefret), uzaklaşmaktan
çok uzaklaştırmak; kaçmaktan çok kaçırmak gibi anlaşılır.
İten uzaklaşan değil, uzaklaştırandır. “İtiş kakış” ise, ne ilginçtir ki,
edilgen anlamıyla 'uzaklaşma'yı, uzaklaşma isteğini dışarıda bırakırken, hem
uzaklaştırma'yı, hem de uzaklaştırılma'yı içerir. İtiş kakışta hem itilen, hem
itendir kişi. Çekilen değil. Bu nedenle nefret, cahil takımına bir güç gibi
gelir; itenin, kakanın, uzaklaştıranın güçlü olduğu sanılır. Oysa gerçek hiç de
böyle değildir. İten itilir, kakan kakılır, uzaklaştırmak isteyen
uzaklaştırılır. Unutanın yazgısıdır unutulmak. Terkedeninse terkedilmek.
Nefret, öfke gücünün (kuvve-i gazabiye'nin) eseri. Bir ifrat hâli. İtidalden
ayrılış. Fazilet değil bu yüzden, rezilet. İyi değil kötü. Bir tür zayıflık. Bir
tür ölçüsüzlük. Çünkü sevgisizlik. Sevgiden yoksunluk.
Biz bu nefreti, bu itiş kakışı, bu yoksunluğu “toplumsal ilişkiler” bağlamında
ele almayı hatalı değil, gereksiz görüyoruz.
Gereksiz, çünkü bu ele alış teşebbüsleri, her defasında insanı, insan nefsini,
insanın kendisinde olup biteni ıskalıyor; insanın kendisini tanımasının önüne
sed çekiyor; kaybedileni kaybedende aramayı ihmal ediyor; insanın başkalarından
önce kendisiyle itişip kakıştığını görmemize mâni oluyor.
İnsanı tanımalı, insanımızı hayvanımıza ezdirmemeliyiz. İten de, itilen de
insandır en nihayet; başkalarını itmeden, başkalarınca itilmeden evvel tüm
hoyratlığıyla kendisini iten, kendisince itilen...
İtiş kakışı niçin kuyruk sıralarında arayalım ki? Niçin başkası'nı insanın
dışında bulmayı deneyelim ki?
Kendisini bulmaktan değil, aramaktan bile nefret eden yine insan'ın kendisi.
Evet, kendisine başkalaşan, yabancılaşan, kendisiyle itişip kakışan, itişe
kakışa kendisiyle arasındaki mesafeyi açarak yaşamı yaşanmaz hâle getiren de
yine o!
Muhabbet (sevgi), gerçekte, birleşmek demek; insanın kendi kendisiyle
birleşmesi, ikiliği ortadan kaldırıp zatındaki birliği bulması demek. Öfke
nefrete, nefretse kin ve intikama dönüşünce, kişinin zatına hoşça bakması, kendi
başını yine kendinin okşaması nasıl mümkün olabilir? İki ben'le nasıl yaşar
insan? İçi başka, dışı başkayken, kişi, bu iki benin itişip kakışmasına nasıl
mâni olabilir? Kendi hayvanının yine kendi insanı üzerinde tepinip durmasını
nasıl engelleyebilir? Mâni olamıyor ve/veya engelleyemiyorsa, bu “başkaların”
sayıca artmasından nasıl kaçınabilir?
Kaçınamaz! Bu nedenledir ki toplumsal şiddet, hergün görüp durduğumuz ürkütücü
itişip kakışmalar, son tahlilde, yine insana dönmemizi gerektiriyor.
İnsan, yeniden insan'a dönmek zorunda. Bakışını dışına değil, içine çevirmek;
insanlığını kendi özünden türetmek, birliği dışarıda değil, kendinde bulmak,
kendini sevmek zorunda. Çünkü insan, ne yapıp edip bir an evvel Hz. İnsan olmak
zorunda.
Alemde herşey zıddıyla kaim.
Zorunluluk da buradan türüyor; zira bu âlemde zıddı olmayan, bir tek insan!
Yenişafak
22/04/2007