Lauren Sherman yaptığı derlemede, yazarlarla anılan barları anlatmaya New
York'taki mekânlarla başlıyor
Bir aralar pek popüler bir tartışma konusu vardı: Şair olmak için içmek gerekir
mi, içmeyen adamdan şair olur mu? 'Alkol şarttır' kampının liderinin Can Yücel
olduğunu tahmin edersiniz; içki masasında çekilmiş rakılı sigaralı yazar
fotoğraflarını gözünüzün önüne getirirseniz, bu yargıya katılan epey şair ve
yazar olduğunu anlayacaksınız.
Yalnız Can Yücel mi? Ben kadeh kaldırmayan bir Cemal Süreya'yı, Turgut Uyar'ı,
Tomris Uyar'ı düşünemiyorum açıkçası. Şair ve yazarların içmek için yeğlediği
mekânlar da zaman içinde bu özellikleriyle tanınır oldu. Bostancı'daki Hatay
Lokantası böyle bir yerdi örneğin.
Dünyada da sıkı içen yazarlar, sık sık gittikleri yerlerle özdeşleşegelmiş.
Lauren Sherman'ın Forbes dergisi için yaptığı derleme, bu konuya merak duyan
okurlar için iyi bir başlangıç noktası. Sherman, yazarlarla anılan barları
anlatmaya New York'taki mekânlarla başlıyor. Dylan Thomas'ın bir oturuşta 18 tek
viski içip öldüğü White Horse Tavern, Anais Nin, Jack Kerouac ve Allen
Ginsberg'ün de uğrak yeri. 1880'de açılan bar, Manhattan'ın en 'entel'
mekânlarından biri olmayı sürdürüyor.
Yine New York'taki Algonquin Oteli'nin barı, 1920'lerin en canlı mekânlarından
biriydi. Dorothy Parker buranın değişmez simasıydı; Vanity Fair dergisi için
yazan Parker'ın sözleri, bugün barın peçetelerini süslüyor.
Jack London, romanlarından birinde (John Barleycorn) Heinold's First and Last
Chance Saloon'dan sık sık söz eder. Barın sahibi Heinold, London'ın
üniversitedeki ilk yılında okul harcını ödemiş adamdır; London da okulu
bitirememiş olsa bile Vahşetin Çağrısıgibi yapıtlarını Heinold'un masalarında
kaleme almıştır.
Bloody Mary içkisinin doğduğu yer olarak bilinen Harry's New York Bar, aslında
Paris'te; müdavim yazarları arasında da Ernest Hemingway ve Sinclair Lewis var.
Hemingway'in martini tarifi burada hâlâ uygulanıyor: İyi bir şişe cin alın
(Hemingway Gordon's'u tercih ediyordu) ve önünden bir şişe vermut geçirin.
Hemingway Paris'te epey içmişti, dolayısıyla Ritz Hotel'deki barın adının
Hemingway olmasına şaşmamak gerek. Buraya F. Scott Fitzgerald ve Marcel Proust
da sık sık gelirdi.
Havana'daki Floridita, Hemingway'in yirmi yıl boyunca neredeyse çıkmadığı bar.
Oturduğu tabure hâlâ boş tutuluyor; barda bir de Hemingway heykeli var. Burası
da daiquiri'nin keşfedildiği yer olarak biliniyor.
Charles Dickens'ın en sevdiği bar olan Ye Olde Cock Tavern Londra'da ve hâlâ
açık. İş çıkışı saatlerinde tıklım tıklım oluyor, ama gelenlerin hepsi herhalde
yazar değil.
Dublin'deki Davy Byrnes, James Joyce hayranlarının her yıl hacca gider gibi
gittiği bir bar, çünkü Joyce'un Ulysses'ta adından sık sık söz ettiği bir yer.
Samuel Beckett da burasını severmiş. Joyce ve Beckett Dublin'de aynı masada
içmiş midir bilmiyorum; Paris'teyken bir pezevenk tarafından bıçaklanan Beckett
için Joyce'un özel bir hastane odası ayarladığını biliyorum ama.
Narnia Günlükleri ve Hobbitlerin ortak noktası nedir? Oxford'daki Eagle and
Child barının Tavşan Odası. Buraya C.S. Lewis ve J.R.R. Tolkien dışında pek çok
yazar gelirdi ve Salı sabahları edebiyat matineleri düzenlenirdi.
Uzakdoğu'daysa Singapur'daki 120 yıllık Raffles Oteli'nin Long Bar'ını unutmamak
gerek: Bölgenin meraklısı yazarlar (Rudyard Kipling, Somerset Maugham, Anthony
Burgess) buranın en çok rahat ortamını severmiş.
Radikal Kitap
13/04/2007