Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları'nda, “bizim milletin ıstıraba katlanmasını
iyi bildiğini ve fakat ona karşı gelmeyi bilmediğini, bu hâlin ise Türklerin
'kin' tutmalarına mâni olduğunu” söyler.
Kin tutmak...
Sormalı değil mi, “bizim millet” niçin kin tutmaz ve/veya Türkler neden kin
tutmayı beceremez?
Bu sorunun cevabını verebilmek için, gerçekte kin'in ne olduğunu (mahiyetini)
bilmek gerekiyor.
Acaba sezginin ve gözlemin konusu olan kin'in üzerine 'düşünme'nin ışığını
düşürebilir miyiz?
Emin değiliz; lâkin deneyebiliriz.
Ustalarımız, kin'i, “eza veren bir şeyin sureti ile o şeyden intikam almak
arzusunun hayalinin 'vehim' gücüne yerleşmesi” olarak tanımlamışlardır.
Bir kimsenin kin duyabilmesi için, en az iki koşulun yerine gelmesi gerekir:
Birincisi öfkesi biraz sürmeli; ikincisi, öç alma arzusu ne pek zayıf, ne de pek
şiddetli olmalı; yani kişinin intikamını hemen alacak durumda olmaması gerektiği
gibi, intikam hayâlini de imkânsız görmemeli. Öç almanın kolaylığı ve güçlüğü,
hiç kuşkusuz ki öfkenin sürmesine mâni olacaktır.
Kişinin öfkesi kolaylıkla geçiyorsa kin tutamaz; zira öfkenin ortadan kalkması,
kin duygusunun oluşmasını engeller.
Kişi, çok güçlü veya çok zayıf olanlara karşı öfkesini sürekli kılamaz. Çünkü
çok güçlü olanlardan öç almak güç, çok zayıf olanlardan öç almak ise çok
kolaydır. Her iki hâlde de öfke süreklilik arzetmeyecektir.
Öfke süreklilik arzetmeyince, kişinin hayalinde, kendisine eza veren şeyin
suretinin yerleşmesi mümkün olmaz; hâl böyle olunca da hem intikam arzusu
ortadan kalkar, hem de kin tutmak gereksiz hâle gelir.
İntikam almak arzusunun şiddetlenmesi durumunda, nefiste iki hâl meydana gelir:
Birincisi, bütünüyle intikama meyleden nefis, kendisine eza veren sureti
belleğinde muhafaza edemez; bu suret ve fikir bir türlü sabit hâle gelemez; daha
Türkçesi “fikr-i sabit” oluşmaz. Çünkü intikam arzusunun şiddeti sebebiyle,
intikam duygusuna yol açan eza verici şeyin sureti artık algılanamaz olur.
İkincisi, intikam arzusu şiddetlenip ortada bu şiddeti azaltacak/zayıflatacak
bir korku da yoksa, intikam almanın kolaylığından ötürü, nefs tatmin olup
kendisini intikamını almış gibi hayâl eder, şevki azalır ve tasavvurundaki
şiddetten ötürü intikamı sanki tahakkuk etmiş de istediğine ulaşmış gibi
varsayar. Bu zan, kişinin hayalindeki şevki ortadan kaldırır. Şevk ortadan
kalkınca, kinin oluşması imkânsızlaşır.
Her mizaçta kin oluşmaz; kindar insanlar olduğu gibi, kin duygusundan uzak
insanlar da vardır. Sözgelimi ezik, zayıf, hasarlı, takıntılı, suskun ve soğuk
kimseler umumiyetle kinci olurlarken; güçlü, coşkulu, heyecanlı, kolay
öfkelenebilen, kolay unutabilen, şefkatli ve merhametli, sıcak kanlı kimseler
pek kin tutmayı beceremezler. Toplumlar da aynen böyledir.
Kin, kendisine kin duyulandan çok, kin duyana zarar verir. Bir marazdır çünkü.
İnsana güç verirmiş gibi görünür, insanı güçlü kıldığı sanılır.
İnsanı, ve fakat insanın hangi yönünü?
Kin duygusunun gücü, kuvve-i vahimenin (dolayısıyla: zekânın) gücüne delâlet
eder; aklın ve kalbin gücüne değil.
Kin, tutulması değil, tutulmaması gerekendir; zira iyi değildir, kötüdür. Salâh
değildir, fesaddır. Fazilet değildir, rezilettir. Adalet değildir, zulümdür.
Dostluğun değil, düşmanlığın alâmetidir.
Kim için?
İnsanın kendisi için.
Bazıları hem kolay unuturlar, hem kolay affederler. Bu hamakattır.
Bazıları ne unuturlar, ne de affederler. Bu ise kindarlara mahsus
marazlardandır.
Ey talib, sen nefsinde iki gücü bir araya getir; kötülüğü affet ama unutma!
Çünkü affetmek güçlülük, unutmaksa zayıflıktır. Kin tutan, ne unutur, ne de
affeder. Affedemediği için de öç almak ister.
Sen, en iyisi başkalarını bırak da O'nun ahlâkıyla ahlâklan! Zira O, kötülüğü
affeder ama unutmaz.
Yenişafak
15/04/2007