İnsan insandan ne çok korkuyor...
Bodrum'dan İstanbul'a gelirken, uçakta, bulutlara bakarak düşündüm bunu, insanın
erkek olanından korkuyor...
Gün ağarmak üzereydi, terminalin kapısında az bir kuyruk oluşmuş, ince yağmur,
hafif rüzgâr, içeri geçmek üzere kuyrukta beklerken, benden önce sıraya girmiş
bir erkek arkadaşla selâmlaştım, işaretleşerek içeride görüşürüz dedik
birbirimize, sonra belinden bir tabanca çıkarıp plastik sepete bıraktığını
gördüm onun, "Niye silahın var, polis filan mısın?" dedim içeride... "Aaaa,
yapma lütfen, sana da bir silah lazım, dağın başındasın, korkmuyor musun?" dedi,
sesimin rüzgârı yüzüne çarpmış, "Kendine bir tüfek alsana, görelim... Basabilir
misin tetiğe, hadi v.s... Yürek ister... Sana ne benim silâhımdan!.." Bodrum'da
köpekleri ve tüfekleriyle yaşayan İngiliz kadınlar var. Onlardaki cesaretin, biz
Türk kadınlarında olmadığından söz edip hunharca bastırdı.
Öyle bir İngiliz hanımla tanışmıştım ben de, evine yakın inşaatlarda çalışan
işçilerin, geceleri türkü bağıran radyolarını susturmak için tüfeğine asılıp
havaya ateş açıyor... Bizim parmaklarımızda o kudret yok, dünyanın her yerinde
tetiğe basabilir onlar... Cesaret... Tereddütsüz doğru yere saldırmıştı,
uçağımız havalandı, gergin, huzursuz cama yasladım başımı. Bu sözcük, en basit
anlamıyla bile biz kadınları ağır bir biçimde yaralayabilecek zehri taşıyor
içinde.
Erkeklerle eşitlenmek için verdiğimiz mücadele, yasal haklar meselesi kafamda
ayrı bir yerde duruyor, ta derinden biliyorum ki, özgürlük cesaretle kazanılan
bir şeydir, eşit haklara sahip olsak da, bu bizi özgürleştirmeye yetmeyecek.
Bulutların altında akan dağ doruklarına bakarken, zirve göllerinin ışıltısı
yüreğimde sızlamaya başladı, yerden doloızbin metre yükseklikte, en kesici, en
yakıcı, en yaşlı, -kimbilir kaçbin yaşında olan- dişi damarım tuttu yine, o
ıssız, uçurumsu kadın yalnızlığı çöktü üstüme.
Deniz tutmasına benzer, dipten vuran bir baş dönmesiyle dişi damarım
geriliyor...
İç çalkantısı geçirdim uçakta, dağ doruklarına kadın başımıza tırmanıp bulut
gezmesine çıkamıyoruz, bir uçağın penceresinden işte ancak böyle... Bir
arabanın, ya da bir kamyonun, bir vapurun camından ancak... Bir erkek bize eşlik
etmezse ormanın derinliklerindeki gölde açmış nilüferi göremeyiz, ya da krater
menekşelerini... Vahşi doğanın ortasında uçarcasına zıplayan bir tavşanİa
soluklanmanın sevinci ümitsizce geri çekilmiş bizden...
Uzun yol sürücüsü kadınlar var, dağcı, kayakçı,otomobil yarışçısı, paraşütçü,
pilot... Dünyanın bütün ülkelerinde kadınlar, özgürleşme mücadelesi veriyor,
eşitlik için savaşıyor, erkeğin iktidar alanlarına dalıyor, yer açıyor kendine,
açtığı yeri genişletiyor...
Alnım soğuyup sertleşti camda, kadınların gözlerine cam çekilmiş gibi,
evlerimizin duvarlarını, kapılarını zorlayıp sokağa adım atabildik, ama
yüzümüzde görünmez pencere maskeleriyle dolaşıyoruz yine de, ayın ve yıldızların
ışığı görünmez bir pencerenin camında duraksıyor sanki, puslanmış, buğulanmış
olarak ulaşıyor gözlerimize.
Kentlerde erkeklerin üstüne yürüyen kadınların, bayrak açıp dağlara yürümek niye
hiç akıllarına gelmiyor?
Benim özgürlük imgem, kadınların ayaklarını çektikleri dağlara, çağlayanlara,
sahillere doğru hıçkırıyor... Bakışım, kentlerin üstünden kayıp en gidilmez
yerde açan çiçeğe ulaşmak istiyor.
Kadınlar kentlerde mi yenildi erkeklere, eğer öyle olsaydı, İstanbul uçağında,
sırtımda kayaların ürpertisi yankılanmaz, parmak uçlarımda, suyun patladığı
ıssız kaynakların sızısını hissetmezdim...
Uçak havalanmadan önce, "Korkuyorum evet, dedim arkadaşıma, geceleri karanlık
bastırınca yalnız kalmak istemiyorum, kurtlar, köpekler saldıracak diye değil,
aydan kan damlayacak diye de değil, insandan korkuyorum... İnsanın kadın
olanından değil, erkek olanından korkuyorum.
Dağları, ormanları, gecesi gündüzüyle bütün ıssız alanlara adım atarak, dünyayı,
yitirdiğimiz yaşamsal sevinç adına geri istemeliyiz biz kadınlar...
Yüksekçe bir dağın tepesine çıkıp içimizdeki korkunun kaynağına inmek için
yıldızların altında tek başımıza sabahladığımız bir gecemiz olacak. Issız,
insansız bir sahile tek başımıza uyumaya gittiğimiz bir gecemiz daha olacak.
Dayanılmaz kalp çarpıntıları geçirip unutulmaz biçimde korkacağız belki, ama çok
ışıklı bir genişlik duygusu kazanmış olarak döneceğiz evlerimize. Belki uzun
yıllar ormanda gecelemeye cesaret edemeyeceğiz, ormanın gecesi yüzüme
kapanacak... Kimbilir, kaç kuşak daha, bir köşesi kopuk, yaralı bir özgürlük
duygusuyla son bulacak yaşamı kadınların, ormanlar içine çağıracak kadınları,
hep içine çağıracak, ama gözlerini kaçırıp bilmezlenerek bakıp geçecekler, o
engel, o engel, durduracak onları, göğüs kafeslerindeki demir!... Düşüncelerim
ve duygularım o engeli aşabileceğim güçte değil... Parçalanarak ördürülmüş
kadınların dağlara değil de, ormanlara atılıyor olması...
Ormanda yürüyüşe çıkan kadınların tecavüze uğrayarak ağaçların gölgesinde
vahşice boğazlanmaları... Çürümüş yapraklar arasında koyulaşan yüzleri,
yüzlerimiz... Kadınlar ormanda mı yenildi erkeklere? Binlerce yıl önce, ormanda
mı yere düştük? Meyve toplamaya gitmiştik... Eteğimizde mantarlar ve
kestanelerle ağaçların altında uyuya kaldık... Rüyadan silkindiğimizde gece
bastırmış, karanlık koyulaşırken dünya el değiştirmişti.
Birgün
07/04/2007