Sezgi...
Ne de çok kullanırız şu 'sezgi' sözcüğünü; tıpkı joker gibi. Öyle ki tutulamaz,
ele geçirilemez, kavranılamaz, tanımlanamaz olana işaret etmek istediğimizde,
'seziyorum' veya 'sezinliyorum' deriz. Deriz ama gerçekte neyi ifade etmek
istediğimizi bilmeyiz. Hissettiğimizi, anladığımızı, kavradığımızı söyleriz ama
yine de hakkını verecek surette sezgi'nin mahiyetini bildiğimizi iddia edemeyiz.
İşbu kahredici bilinememezlik yüzündendir ki 'sezgi'nin bizdeki tasavvuru hep
belli belirsiz, sisli, puslu, bulanık ve müphemdir.
"Şu adamı gözüm tutmadı" deriz ve fakat usulca zihnimize sokuluveren "Niçin?"
sorusuna verecek kesin cevabı nedense bir türlü bulamayız; "öyle seziyorum
işte!" demekle yetiniriz; çokluk ne bir delil öne sürebiliriz, ne de bir karine.
Doğrusu, aslında ciddi bir delil ve karine de aramayız, köşeli verilere ihtiyaç
hissetmeyiz; sadece "Ne bileyim, içimden bir ses öyle söylüyor" demenin hem
kendimizi, hem muhatabımızı ikna etmek için yeterli olduğuna inanırız.
"Ne bileyim..."
Belli belirsiz olanın arz-ı endam ettiği noktadır burası: "Ne bileyim..."
Ne garip değil mi, bildiğimizi iddia edecek durumda değilsek, 'sezinlediğimizi'
söylüyoruz; üstelik söylemekle kalmıyor, "sezgilerimize güvendiğimizi" ifade
etmekten de kendimizi alamıyoruz.
Hâl böyle ise, nasıl oluyor da bilgilerimizden çok sezgilerimize güveniyoruz?
Bilgimizin bizi yanılttığı durumlarda sezgimiz nasıl olup da –hem de biz
kendisini hususen talep etmeksizin— elimize birdenbire gerçeğin bilgisini
bırakıveriyor?
Başıma gelecek tehlikeyi bilemiyorum ama seziyorum. Filan kişinin dostluğa
elverişli olup olmadığını göremiyorum ve fakat seziyorum. Tahmin mi, tercih mi,
umut mu ediyorum? Hayır, seziyorum. Olacak olanı bilmiyorum, lâkin öyle zaman
oluyor ki sadece seziyor veya sezinliyorum.
Türkçe'de 'sezgi' (sezmek'ten, sezinlemek'ten sez-gi) yakın dönemlerde
yaygınlaşmış bir sözcüktür ve 'intuition' karşılığında kullanılır. Yani bizdeki
'hads'in yeni karşılığıdır. Bu sözcük, ne yazık ki terim hâline gelmeyi bir
türlü başaramamıştır; gündelik anlamıyla kullanılır. Intelijansiyamız bu
sözcükte saklı mânâ ve mefhumun felsefî kıymetini takdir etmekten hâlâ çok
uzaktır. Sebebi de meçhulümüz değildir.
Sezgi'deki belirsizlik ve kavramsal kuşatılamazlık, ele geçirilemezlik,
mefhumuna muhtelif mystification'ların eşlik edişi, üstelik sezgi kabiliyetinin,
delilik ile dahilik sınırında tezahür edişi, yani denenmesi, tekrarlanması güç
bir idrak türü olması, onu, düşünül(e)bilir'in dışına itmiştir. Sezgi, tek
kelimeyle 'düşünülmez'lerimizin başında geliyor. Nitekim vahy, ilham, rüya, keşf,
mükâşefe, sunuhat, fütühat gibi bilme yollarının mebdeinde tüm ihtişamıyla
sezgi'nin yer alması, işbu itişin sebepleri arasında sayılmak icab eder.
Nebîler ile şairlerin kardeş ruhlar hâlinde çağladığı çağlar ne de çabuk
unutuldu!
Bu unutkanlığın elbette bir de bedeli, maliyeti olacaktı; oldu da nitekim:
'hakikat arayışından vazgeçmek.'
Hakikat'ten, hikmet'ten, hikmetin bilgisinden vazgeçtiğimiz içindir ki artık
düşünmüyoruz, düşünme ihtiyacı hissetmiyoruz; sadece hesaplıyoruz; sayıyor ve
ölçüyoruz.
'Kaç?' sorusunun peşinde kendini heba eden zihinlerin belirlediği bir dünyada,
kaybettiğimiz, —sanılıyor mu ki— bir tek niçin'in ve nasıl'ın cevabı? Hayır!
Cevabı verilmeyen, verilmek istenmeyen asıl soru şu: 'Ne(dir)?'
'Ne(dir)?' diye çocuk çocuk sormaktan korkan, çocukça davranmaktan kaçınan
yetişkinleriz artık. Nicedir, 'Bu da nedir?' diye sorma hakkımızı kullanmıyoruz.
Sezme yeteneğimizin azalması, sezgi'yi düşünülebilir'in alanından, düşünme'nin
konusu olmaktan çıkarmakla kalmadı; yoksunluğumuz şuurumuza da, şiirimize de
tesir etti. En nihayet insanî değerlerin bile kaça mâlolduğunu hesaplar hâle
geldik; ölçüyor, biçiyor ve kâr-zarar hesabıyla düşünme'yi de, sezme'yi
ıskalamayı marifet biliyoruz bu yüzden.
Demek ki yarın da dünyaya inad, 'sezgi' üzerine düşünmeye devam edeceğiz.
Not: Bugün Tarık Zafer Tunaya'da saat: 14:00'te "Cemil Meriç Okumaları"nın
üçüncüsü gerçekleşiyor. Dostlara duyurulur.
Yenişafak
07/04/2007