Irkçılığın, bu kavramla bir biçimde bağlantılı bir dizi olguyu ihata eden,
genel (generic) bir ifade olarak kullanılıyor olması, sadece Türkiye'ye özgü
değil. Bu eğilimin, neredeyse cinsel ayrımcılığı bile bir tür ırkçılık olarak
algılayan, Anglo-Amerikan popüler kültürüne hakim "siyaseten doğruculuk" ile
ilişkilendirilmesi mümkün.
Bu nedenle, milliyetçiliğin, ırkçılığın bir türevi gibi algılanmasına şaşırmamak
gerekir. Doğal olarak, bu tutum karşısında, milliyetçilik ile ırkçılığın ayrı
tutulması gerektiğini ısrarla dile getirenler de var. Doğrusu, bırakalım
ırkçılık ile milliyetçilik arasındaki kavramsal farkı, bizatihi milliyetçilik
olgusu etrafında, biri ötekine benzemeyen çok sayıda ara rengin sözünü
edebiliriz.
Örneğin, milliyetçiliğin, tarihsel olarak sömürgecilikle mücadelenin
araçlarından biri olduğu, bu yüzden de özgürleştirici bir fonksiyonunun
bulunduğu düşünülür. Buna karşılık, aynı zamanda, akli ya da ahlaki bir temeli
bulunmayan, millet partizanlığı ya da taraftarlığı şeklinde temayüz eden
şovenizme de milliyetçilik yaftasını uygun görmekteyiz. Yine, ulusal çıkar
duygusuna dayalı agresif dış politika (jingoism) da milliyetçilik olarak
karşımıza çıkmaktadır, yabancıya yönelik kuşku (xenophobia) ve etnik azınlıklara
karşı geliştirilen ayrımcı siyasalar da. Dahası, kişi ile ülkesi arasında
organik bir devamlılık duygusunu varsayan ruh hali (patriotism) ile özgüveni
yüksek, genellikle Batı coğrafyasında yer alan ulusların, göze görünür görünmez,
bütünüyle içselleştirilmiş, sıradanlaştırılmış, rutin olarak siyasal aidiyet
empoze eden ideolojileri de (Michael Billig, "banal milliyetçilik" diyor),
sözünü ettiğimiz ara renkler arasında yer alıyor.
Milliyetçilik ve ırkçılık
Bu ara renkler arasında önemli farkların bulunduğunu düşünebileceğimiz gibi;
paradoksal olarak, siyaseten doğrucu yaklaşımların "kabul edilebilir" bulduğu
kimi türevlerin, diyelim banal milliyetçiliğin, yol açtığı sonuçlar itibariyle
en saldırgan milliyetçilik kadar (hatta, "sinsi" bir niteliğe sahip olduğu için,
belki daha çok) tahripkâr bir fonksiyona sahip olduğunu da iddia edebiliriz. Bir
başka deyişle, açıkça saldırgan olan ve bu nedenle kolayca çevrelenebilen,
diyelim Sırp milliyetçiliğinin aksine, banal Amerikan milliyetçiliğinin daha
tehlikeli olduğunu düşünebiliriz. Bu durum, söylem düzeyinde kabul edilebilir
bulunan milliyetçilik ile kabul edilebilir bulunmayan milliyetçilik arasındaki
farkı âdetâ önemsizleştirmektedir.
Benzer bir durum, kavramsal olarak ırkçılık ile milliyetçilik arasındaki ilişki
bakımından da geçerli olabilir. Kısaca, Türkiye'de milliyetçiliği ırkçılık
olarak tanımlayan liberal söylem (diyelim Murat Belge'nin söylemi), sadece
"ırkçı" suçlamasının yaslandığı cazip siyasal ve ahlaki yaptırımlardan
yararlanmayı ummuyor; bu anlamda, sadece "stratejik" değil. Ayrıca, sonuçları
itibariyle ırkçılıktan daha az tehlikeli olmayan, karanlık milliyetçi
ideolojinin bu ülkede sahip olduğu saygınlığa da bir biçimde muhalefet etmiş
oluyor. Bu arada, milliyetçilik, saygınlığını sadece merkezden beslenen
aydınlardan almıyor. Seçmenin en çok itibar ettiği politikacı olduğu anlaşılan
Başbakan Erdoğan, doğrudan milliyetçilikle ilgisi olmayan bir politikacı olsa
da, kamuoyu yoklamalarında en milliyetçi lider olarak belirleniyor. "Gerçek"
milliyetçileri oldukça şaşırtan bu durum, bir yandan milliyetçiliğin popüler
kültür bakımından nasıl anlaşıldığını gözler önüne sererken; bir yandan da,
haklı olarak alarm haline geçen Murat Belge gibi aydınları, saldırgan
milliyetçiliği "ırkçılık" olarak tanımlama noktasına itiyor.
Tekrar etmek gerekirse, bu yaklaşımı anlamak zor değil. Konjonktürel olarak
milliyetçilik, ırkçılıktan daha tehlikeli olabilir; zira, her şeyden önce, ırkçı
olmak "kolay" değil, ırkçılığa iliştirilmiş ağır bir siyasal ve tarihsel bagaj
var; oysa milliyetçilik (en azından bu ülkede) açıkça teşvik ediliyor. Geniş bir
siyasal yelpaze içinde farklı siyasal görüşlerin temsil edildiği televizyon
tartışmalarını düşünelim. Bu tartışmalarda, konuklardan birinin milliyetçi
olmaması, şahsını ya da temsil ettiği siyasal görüşü milliyetçilik karşıtı bir
noktada konumlandırması neredeyse mümkün değil. Söylemeye gerek var mı, Batı
Avrupa'da, bu durumun tam tersi bir keyfiyetle karşı karşıya olurduk; hatta,
normal şartlarda milliyetçi görüşün bu tartışmalarda yer bulamayacağını ileri
sürmek mümkün.
Durumu bu şekilde belirledikten sonra, ırkçılık ile milliyetçilik arasındaki
farkı "görmek", bu farkı önemsemek, olağanüstü ölçüde zorlaşıyor. Bu zorluğun
bilincinde olarak, "ırkçılık" ile "milliyetçilik" arasındaki ayrımın
kaybolmasının niye, her şeye rağmen, sorunlu olabileceğini düşünmeye çalışalım.
Öncelikle, stratejik bir sakıncanın sözünü edebiliriz. Saldırgan milliyetçiliği
ırkçılık olarak algılayan yaklaşım, bir yandan milliyetçiliğin bu "yeni"
tanımını kabul ettirme yönünde büyük bir dirençle karşılaşırken; ayrıca, dikkat
etmek gerekir ki, "milliyetçiliği" de sonuç itibariyle hırpalamadan
bırakmaktadır, çünkü muhatap milliyetçilik değil ırkçılıktır. Bir başka
ifadeyle, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olma riski söz konusudur.
Dimyat'a pirince giden yol büyük ölçüde tıkalı görünüyor, çünkü milliyetçiliğin
ırkçılık olarak tanımını kabul ettirme yönünde sadece ideolojik ve popüler bir
direnç yok; milliyetçi ideologlar, ırkçılık ile milliyetçilik arasındaki
analitik farkı kullanmak suretiyle entelektüel bir direnç de oluşturmaktadırlar.
Nitekim, günümüzde Türkiye'de tartışmanın kilitlendiği yer tam da burası
olmuştur.
Analitik fark önemli; çünkü, kabul edelim ki, milliyetçiliği ırkçılık olarak
tanımlayan yaklaşım, hem anlam üretebilme kudretimizi önemli ölçüde
sınırlamaktadır; hem de bizi, savunulması zor bir tarih-dışılığa mahkûm
etmektedir. Milliyetçilik gibi, ırkçılık da, kadim ya da aşkın değil, tarih
içinde vuku bulan, spesifik bir olgudur ve kendine özgü dinamikleri vardır.
Irkçılığı "teşhis" etmemizi mümkün kılan, ırkçılık kavramını fonksiyonel yapan,
bu durumdur. Örneğin, tarihsel olarak ırkçılığı besleyen iki damarın varlığından
söz edilir; bunlardan biri romantik etnik milliyetçilik, öteki ise ırkı
doğallaştıran, nesnelleştiren, hatta açık ya da örtülü olarak ırksal üstünlük
teorilerini özümseyen "bilimsel" söylemdir. Her iki olgu da modernlikle, yani
17. yüzyıl sonrasıyla ilgili olup, arızîdir. Yine modernlikle ilgili ve arızî
olan, kendine özgü damarlardan beslenen milliyetçilik ise zorunlu olarak bir
ırksal üstünlük tasavvuru içermeyebileceği gibi, aksine, bizatihi ırk kavramının
kültürel, siyasal, kısaca imal edilmiş bir değer olduğunu varsayabilir.
Türkiye'de ırkçılığın dinamikleri oluşmadı...
Irkçılığın esasen ırkla bir bağlantısının bulunmadığını; ırk fikrinin, daha
derindeki dinamiklerin yön verdiği birtakım toplumsal uyuşmazlıklarda tarihsel
olarak kullanılan bir "bahane"den öte bir şey olmadığını, kısaca ırkçılığın ne
olduğuna değil ne yaptığına bakmamız gerektiğini ileri sürmenin bir anlamı yok.
Bu keyfiyet, şayet doğruysa, çok "genel" olduğu ve muhtemelen bütün toplumsal
uyuşmazlıklara teşmil edilebildiği için, bir açıklama bile değildir; ve hâlâ,
sözü edilen "bahane"leri birbirinden ayıracak, onların tarihsel görünümlerini
belirleyecek ölçütlere ihtiyaç bulunmaktadır. Örneğin, sömürgecilikle
emperyalizmi, genel olarak aynı tarihsel dinamiklerin neden olduğu tarihsel
birer "bahane" olarak algılasak bile, "ayırma" ihtiyacı duyabiliriz. Bu ihtiyaç,
anlam üretme gücümüzü derinleştirme kaygısı ile ilgilidir.
Sıradan şartlarda,
emperyalizm kavramını sömürgeciliği tanımlamak üzere kullanmak büyük bir
entelektüel yitime yol açmayabilir. Nitekim, sadece kıraathane sohbetlerinde
değil, saygın entelektüel tahlillerde de bunun yapıldığına tanık oluyoruz. Oysa,
sömürgeciliğin, geriye, 16. (hatta 15.) yüzyıla kadar uzanan bir fenomen olduğu,
emperyalizmin ise çok daha sonra, 19. yüzyılın sonlarına doğru, bu zaman dilimi
içinde oluşan (özellikle tekelci kapitalizmin yarattığı) dinamiklerin bir ürünü
olarak karşımıza çıktığı bilgisi, açık bir analitik derinlik sağlamaktadır.
Bu tür bir derinliğe ihtiyaç duymadığımızda, sözgelimi eski Yunan'da statükoyu
temsil eden düşünürlerin "ırkçılığından", aynı dönemde statükonun karşısında
bulunan Sofistlerin ise "liberal" eğilimlerinden elbette dem vurabiliriz.
(Örneğin, Karl Popper tam da bunu yapmıştır.) Ancak, bu çok genel bilgi ile
yetinmeli miyiz? "Evet" diyorsak, ayrıntıya ve hafızaya hakaret eden bir
tarih-dışılık arasında tercih yapacaksak, Türkiye'de saldırgan milliyetçiliği
ırkçılık olarak tanımlayabiliriz. Tabii bu, modern Türkiye'de, ırkçılığın
değilse bile, ismine layık bir ırkçı düşüncenin olmadığı anlamına gelmiyor.
Toplumsal bir ağırlık taşımasa da (çünkü bu ülkede ırkçılığın dinamikleri
oluşmadı), özellikle Cumhuriyet Türkiye'sinde ırkçı düşüncenin sürekli temsil
edildiğini, hatta bir dönem siyasa-yapıcılar için çekicilik taşıdığını hepimiz
biliyoruz.
* * *
PROF. DR. NECATİ POLAT - ORTADOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
Zaman
06/04/2007