Ahmet Kaya yalan haber kurbanı mı oldu ? Gerçekten Türk halkına şerefsiz mi
dedi, yoksa bir kısım medyanın rutin yalan haberlerinden miydi ?
Eşi Gülten Kaya ile yapılan röportaj...
* * *
-O dönem için ‘iddia edildi’ yüklemiyle sonlanan gazete cümlelerinden bazıları:
“Dağdaki adamın paraya ihtiyacı var; Beni de İmralı’ya, o saygıdeğer şahsın
yanına koyun vs...” Bunları sahiden söyledi mi?
Sürgün sırasında Münih’te bir konser yaptık. Gazeteciler, kaldığımız otele
gelmişlerdi. Lobide oturduk, uzun uzun sohbet ettik. Benim sohbet ettiğim
gazetecilerden biri, kendi gazetesine bunu manşet hâline getirecek insandı.
Bilinen bir gazeteci... Kalktık, konsere gittik. Onlar da geldi. Eşim, konser
arasında dedi ki “Birkaç tane şerefsiz yüzünden şu başıma gelenlere bakın.
Ülkemden uzakta olmayı hazmedemiyorum.” Ertesi gün, gazetenin 8 sütuna manşeti:
“Vay Şerefsiz.” Halbuki böyle bir cümle yok. Başlık altı şu: “Ahmet Kaya, Türk
halkına şerefsiz dedi.” Bir şey 8 sütuna manşet olmak için dünyanın gündemine
oturmalı.
Bu gazete (Hürriyet), Türkiye’de en çok okunan gazetelerden biri.
Gazetenin çıktığı gün, haberi yapan gazeteci telefon açtı bize.
İki gözü iki çeşme. Nasıl ağlıyor... “Ya ben ne yapacağımı şaşırmış
durumdayım. Bu, benim yaptığım haber değil. Ne olur inanın.” Masa başında
değiştirilmiş haber. Bunun üzerine Ahmet Kaya, “Ben Türk halkına şerefsiz
demedim. Ben hiçbir halka şerefsiz demem. Benim yanımda kimse de Türk halkına
şerefsiz diyemez.” açıklaması yaptı. Yazmadılar. Ama bunun görüntüleri var.
* * *
Gülten Kaya, Ahmet Kaya’nın Kürt halkı konusundaki hassasiyetinin altında Kürt
kimliğinin yatmadığını iddia ediyor. Gülten Kaya’nın eleştirilerinden en büyük
nasibi ise medya alıyor.
Sanatçı kimliğiyle tartışılmaz, davranışlarıyla ise ‘tartışmalı’ bir isimdi
Ahmet Kaya… 11 Şubat 1999’da ödülünü almak üzere katıldığı Magazin Gazetecileri
Derneği’nin gecesinde, sahneye çıkıp “Kürtçe şarkı okuyacağını ve ezilen bir
halkın sözcülüğünü yapacağını” söyledikten sonra, zamanın çarkı onun için
tersine döndü. O an, Ahmet Kaya ve eşinin üzerine fırlatılan çatal, bıçakların
şakırtısına karışan yuh sesleri, Serdar Ortaç’ın kendi şarkısından oracıkta
uyarladığı “Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, padişah değil /
Atatürk yolunda tüm Türkiye; bu vatan bizim, ellerin değil” sözleri tam da
Aristo’nun ‘katarsis’ yani ‘boşalma’ kavramına denk düşüyordu.
O geceden sonra, hayatı boyunca ‘sakıncalı sözler’ söyleyen, kendine has
öfkesiyle çaldığı bağlama ile ‘protest müzik’ denilen bir akımın temsilcisi olan
Ahmet Kaya için yeni bir sayfa açılıyor; ‘istenmeyen adam’ 99 Haziran’ında bir
daha geri dönemeyeceği Fransa yolculuğuna çıkıyordu.
Arkasında PKK fotoğrafıyla yurtdışında konserler verdiği ve Türkiye’yi
kötüleyerek bölücülük yaptığı haberleri ‘Vay Şerefsiz’ başlığıyla manşetlere
taşındı. Ona göre bir Kürt realitesinin görmezden gelinmesine bir tepki, karşı
tarafa göre ise bölücülüktü yaptığı. 16 Kasım 2000’de dünya üzerindeki mecburî
sürgüne konan ilahi noktayla bütün bu tartışmaların sesi de kısıldı. Ahmet
Kaya’nın son yılları söz konusu olduğunda en çok sorulan soru hâlâ şu: Neden?
Biz de ölümü üzerinden 7 yıl geçmesine rağmen hâlâ zihinleri kurcalayan bazı
soruları eşine yönelttik. Kendisini ‘sosyalist’ olarak nitelendiren Gülten Kaya,
bugün bile (Tatar Ramazan filminin müzikleri-TRT) sansürlenen eşine dair
‘neden’lerin cevaplarını Aksiyon’la paylaştı…
-Ahmet Kaya’sız geçen yedi yılı nasıl özetlersiniz?
Elbette hayatımın içi boşalmış oldu. Ama geriye kalan her şeyi derleyip
toparladık, onu sevenlerle paylaştık. Ahmet Kaya kesintiye uğramadı o anlamda.
Bu kadar geniş yığınlara ulaşmanın yanı sıra bu kadar büyük haksızlığa uğramış
bir insan olması nedeniyle o süreci devam ettirmek gerekiyordu. Hayatımdaki
boşluğu böyle doldurabildim.
-Onunla yaşamanın yolunu açtınız…
Başından beri şunu biliyordum: Tarih, bu haksızlığa doğru bir sayfa açacak. Ben
sadece buna aracılık ediyorum. Ahmet Kaya üzerinden sürdürülen tüm o
manipülasyonlara karşı… Bu ülkede bazı şeyler çok geç gerçekleşiyor. Bunun biraz
erken başlatılması (Kürtçe tartışması) bir avantaj olarak görülebilir. Ahmet
Kaya adına değil, Türkiye adına...
-Eşiniz yaşıyor olsaydı, medyadaki saflar yine bu kadar karşıt olur muydu?
Moda deyimle ‘bir kısım medya’nın rolü değişmezdi açıkçası. Değişmeyecek de…
Onların varlığı, hayatı yönlendirmek üzerine kurulu. Onlar daimi olarak saldırı
mevzisinde kalırlardı. Şu anda da durum değişmiş değil. Orada söz sahibi
olanlar, bunu başkalarına da yapmıyorlar mı? Onları ürküten zaten Ahmet Kaya’nın
ulaştığı güç. O güç çok önemli.
-Nasıl bir güç bu?
O bir duygu buluşması. Düşünce buluşmaları dağılabilir; ama duygu buluşmaları
çok kalıcıdır. Onların gazetelerinin okuyucusundan fazla Ahmet Kaya’nın
dinleyicisi var. Onların gazeteleri 500 bin satar, Ahmet Kaya’nın albümü 2
milyon satar. O nedenle Ahmet Kaya’nın gücü, onların gücünden çok daha büyük ve
çok daha kalıcı.
AHMET KAYA ÖRGÜTSÜZDÜ
-Ahmet Kaya’yı neden kendi varlıklarını tehdit eden bir unsur olarak
algıladılar?
Çünkü varlıkları, haksız bir temele oturuyor. Sanat çok önemli bir güçtür ve
doğru icra edilirse siyaseti, medyayı sarsabilir. Ama Türkiye’de medya
marifetiyle sanatı o kadar pespaye hâle getirdik ki! U2’nun solisti Bono,
Bush’la bir araya gelip ondan 3. Dünya Ülkeleri’nin borçlarını silmesini talep
ediyor. Afrika’daki aç insanlar için verdiği konserde 1 milyon insana hitap
edip, iktidarın koltuğunu sallayabiliyor. Türkiye’de şöyle saçma bir algı var:
Sanat ve sanatçı, siyasetle ilgili olmamalıdır. Dünyada böyle bir şey yok.
Sanatın söyleyecek sözü vardır.
-Belki de halk, o ideolojik vurguyu sanatçının yapmasını istemiyor?
İdeoloji başka bir şey ama. Bu kelime durumu çok açıklamıyor. Toplumcu, gerçekçi
sanatçılar, hayata hiç de ideolojik bakmak, örgütlü olmak zorunda değiller. Ama
bir toplumsal duruşları olmak zorunda. Kötü giden her şeye muhalefet etmek
zorundalar. Ahmet Kaya da ideolojik bakmazdı. Nitekim hiç örgütlü olmadı.
-Neden sürekli örgüt bağlantısı ile konumlandırıldı?
Çünkü toplumcu bir söylemi var. Bir muhalif, o. Onların algısı o kadar küçük ki,
dünyayı da okuyamadıklarından, bir insan muhalifse, mutlaka bir örgüt onu
yönlendiriyor diyorlar. Çünkü oradan daha kolay saldırabileceklerini
düşünüyorlar.
BU ÜLKEDE ‘5N+1K’NIN ANLAMI YOK
-Fransa’da yalnız geçen günlerinde olayları dışarıdan gözleme imkânı buldu. Kör
noktaları da fark edebilmek adına düşüncelerinde bir farklılık gözlemlediniz mi?
Onun bakışında bir değişiklik olmadı; çünkü medyanın merkezî bir yönlendirme
içinde olduğunu biliyordu. Buna rağmen, birilerinin çıkıp cesaret göstermemesi
şaşırtmıştı onu. “Hiç mi cesur insan yok?” demişti. Bir linç gerçekleşiyor
herkesin önünde. Kimse bunu sorgulamıyor. Gazetecilikteki 5N+1K ilkesi geçerli
değil Ahmet Kaya örneğinde. İflas ediyor orada.
-Sahiden bu kadar yalnız mıydı Ahmet Kaya?
Çok yalnızdı. O demokrat duruş bu ülkeye fazla geliyor. O duruşa sahip çok fazla
insan göremezsiniz. Ama bu duruşa bu ülkenin çok ihtiyacı var.
-Yaşananları önceden görebilseydi, Magazin Gazetecileri Derneği’nin gecesinde
linç edileceğini bilerek, aynı söylemde bulunur muydu?
Bulunurdu.
-Sizce erken bir zamanlama mıydı?
O zaman size gerek kalmaz ki! Anlamsız olursunuz. Gözünüzün önünde bir haksızlık
var; müdahale etmiyorsunuz. Kürt halkına, Kürt kültürüne yapılan bir haksızlık
vardı, hâlâ da var. Ahmet Kaya da bunu gördü ve “Bu halkın kültürünü ve
varlığını kabul etmek zorundasınız.” dedi. O halka moral olması bakımından da,
kendi dillerinden şarkı söylemek istedi. Diyelim ki, Kürtçe, Türkçeden sonra
gelen dil oldu bu ülkede. Bu saatten sonra bunu dillendirmenin ne anlamı olur?
-Ahmet Kaya’da, 90’ların ortalarından sonra ‘Kürt’ vurgusu güçlenirken, ‘Türk’
hayranları da ya bir savunma refleksi içine girdi ya da sokuldu. Yahut da sessiz
bir kırılma yaşayarak, ona sevgisinden vazgeçip karşı bir pozisyon aldı…
Bir savunma pozisyonu almış olabilirler. Keşke sokaktaki insan her şeyin
farkında olabilse... 12 Eylül’ün yarattığı en önemli sonuçlardan biri de o
sindirilmişliktir. Bu ülkenin gençleri kendi ülkelerinin ve dünyanın gidişatının
farkında olmaları engellendiği için barlarda, saçma sapan yerlerde ömürlerini
tüketiyor. Sokaktaki insanın algısıyla oynadı medya. 99’daki o meşhur geceden
sonra Ahmet Kaya’nın dinleyicilerinin önemli bir kısmı geçici de olsa bir
ürküntü yaşadılar gerçekten.
-Özellikle Türk dinleyicileri…
Evet, öyle diyebilirsiniz. Ama inanın ki bugün Ahmet Kaya’yı DTP’liler de
dinliyor, MHP’liler de, başörtülüler de, laikler de... Ahmet Kaya olmasının
esprisi de burada. Medyanın tefrika hâline getirdiği bütün manipülasyonlara
rağmen taşlar yerine oturmaya başladı. Ahmet Kaya doğru algılanıyor bana göre.
Bir kısım insanlar hâlâ yanlış anlıyorsa medyanın marifetidir.
GAZETECİ, AĞLAYARAK ÖZÜR DİLEDİ
-Ahmet Kaya, Kürt bir baba ile Türk bir annenin çocuğuydu. İki yönlü kimliği
içinde Kürtlüğünü öne çıkarmaya başlaması nasıl gerçekleşti?
Bu doğrudan, Türkiye’nin toplumsal dönüşümüyle alakalı. Her birimizin
aidiyetinin altından o içi boşaltılan çok kültürlülük çıkar. Dolayısıyla
hiçbirimiz “Ben şuymuşum.” diye keşfe çıkmayız. Toplumsal gidişat çok
belirleyicidir bu anlamda. Gözünüzün önünde bir halka haksızlık yapılıyor. O,
böyle bir keşfetme sürecidir aslında. Orada, Ahmet Kaya’nın çıkışı “Ben bir Kürt
olduğum için bu kültüre sahip çıkıyorum.” demek değil. Kendisi Kürt olmasaydı da
bu olurdu.
-Ahmet Kaya’nın söylemi yalnızca bir yöne bakıyor diye eleştiriliyordu ama...
Çünkü haksızlık yapılan, ezilen halk, Kürt halkı. Ahmet Kaya’da şu yok: Ben öyle
bir şarkı yapayım ki yalnızca Kürt gençleri dinlesin. Böyle bir şey olur mu?
Farklı bir örnek vereyim. Ona, doğum gününde bir kuş hediye etmiştim. Papağan
öldüğü gece, Ahmet bir şarkı besteledi. Çok üzüldü. O şarkıyı dinleyen herkes,
onun bir sevgiliye yazıldığını sanıyor. Algı ne kadar farklı, görüyor musunuz?
-O dönem için ‘iddia edildi’ yüklemiyle sonlanan gazete cümlelerinden
bazıları: “Dağdaki adamın paraya ihtiyacı var; Beni de İmralı’ya, o saygıdeğer
şahsın yanına koyun vs...” Bunları sahiden söyledi mi?
Sürgün sırasında Münih’te bir konser yaptık. Gazeteciler, kaldığımız otele
gelmişlerdi. Lobide oturduk, uzun uzun sohbet ettik. Benim sohbet ettiğim
gazetecilerden biri, kendi gazetesine bunu manşet hâline getirecek insandı.
Bilinen bir gazeteci... Kalktık, konsere gittik. Onlar da geldi. Eşim, konser
arasında dedi ki “Birkaç tane şerefsiz yüzünden şu başıma gelenlere bakın.
Ülkemden uzakta olmayı hazmedemiyorum.” Ertesi gün, gazetenin 8 sütuna manşeti:
“Vay Şerefsiz.” Halbuki böyle bir cümle yok. Başlık altı şu: “Ahmet Kaya, Türk
halkına şerefsiz dedi.” Bir şey 8 sütuna manşet olmak için dünyanın gündemine
oturmalı. Bu gazete (Hürriyet), Türkiye’de en çok okunan gazetelerden biri.
Gazetenin çıktığı gün, haberi yapan gazeteci telefon açtı bize.
İki gözü iki çeşme. Nasıl ağlıyor... “Ya ben ne yapacağımı şaşırmış
durumdayım. Bu, benim yaptığım haber değil. Ne olur inanın.” Masa başında
değiştirilmiş haber. Bunun üzerine Ahmet Kaya, “Ben Türk halkına şerefsiz
demedim. Ben hiçbir halka şerefsiz demem. Benim yanımda kimse de Türk halkına
şerefsiz diyemez.” açıklaması yaptı. Yazmadılar. Ama bunun görüntüleri var.
FOTOĞRAF FOTOMONTAJDI; AMA DAVA AÇMADIK
-Bu görüntüleri paylaştınız mı?
Kiminle paylaşacağım? Bu sözleri yalan yanlış veren gazete bir daha kendini
yalanlar mı? O manşetini attı, bitti iş. Tirajını yaptı. Size pislik atmak gibi
bir derdi varsa, ağzınızla kuş tutsanız tekzip edemezsiniz o haberi. O zaman da
ne kadar tirajınız varsa, o kadar insan sizi öyle biliyor. Böyle oluyor
Türkiye’de.
-Bahsettiğiniz o manşet, kırılma noktasıydı. Manşet kadar, sözde Kürdistan
fotoğrafı altında şarkı söyleyen Ahmet Kaya görüntüsü de…
O fotoğraf, fotomontajdı. Duruşmaya giriyoruz, ara karar çıkıyor. Hâkim,
“Hürriyet gazetesine yazı yazılmasına, konuyla ilgili ellerindeki delillerin
mahkemeye sunulmasına…” diyor, cevap gelmiyor. Karar aşamasına gelindi. O
fotoğraf yok ortada. Mahkeme, “Polis marifetiyle getirilmesine…” diye karar
alıyor. Hürriyet’in avukatlarından yazılı bir açıklama geliyor mahkemeye:
“Elimizde başka hiçbir belge bulunmamaktadır.” Bu arada, bu konserin 1993’te
Berlin’de yapıldığı söyleniyor. O yıl hiç yurtdışına çıkmadık. Bir an biz de
kuşkuya düştük, oldu mu böyle bir şey diye. Hayır, yok. 1994’te Berlin’de Alevi
Esnaflar Birliği’nin yaptığı bir konser var. Ahmet Kaya dışında Türkiye’den pek
çok sanatçı da gelmişti o konsere. Oraya bir yazı yazdık: “Yaptığınız konserde
böyle bir şey oldu mu?” Resmî yazıyla “Bir federasyon olmakla beraber, hiçbir
siyasi örgütle bir ilişkimiz yoktur. Konserde asla böyle bir şey olmamıştır.
Yalnızca, doğal önderimiz Seyit Rıza’nın portrelerini astık salona.”
açıklamasını yaptılar. Bu yazı hem mahkeme dosyasına kondu, hem basına
dağıtıldı. Buna da yer vermediler. Ahmet Kaya beraat etti. Ama o çamurun izi
kaldı.
MERCEDES ÇAMURU DA ÜSTÜMÜZE KALDI
-Tazminat davası açmadınız mı?
Hayır.
-Neden aramadınız hakkınızı?
Haber kaynağını açıklamak zorunda değildir basın. Bir dava açsak ne olacak ki?
Mahkemeye “Haberin kaynağını siz bulun.” diyeceklerdi. O günlerde bütün bu
ahlaksızlıklarla uğraşacak hâlimiz yoktu. Hangi birine dava açacaktık? Adamlar
devamlı bunu yapıyor.
-Darbeden sonra militarist yapıya müzikal anlamda en çarpıcı eleştirileri
Ahmet Kaya getirdi. Bunun adına da ‘protest müzik’ dendi. 90’lara geldiğimizde
ise bu söylemden uzaklaşan, imajı öne çıkaran, Sinan Çetin’le klip çeken, önemli
firmalara kaset yapan bir Ahmet Kaya çıktı karşımıza. Bu değişimi nasıl
yorumluyorsunuz?
Ahmet Kaya’nın şarkı skalasında Türkiye’nin yakın tarihini görürsünüz. 80’li
yıllardaki albümlerde, zamanın toplumsal panoramasını görürsünüz. Binlerce insan
hapishanededir. 89’da infaz yasası değişikliği ile insanlar salıveriliyor. 90’lı
yıllarda da Türkiye değişti. Böyle olunca sizin bilinciniz de değişiyor.
-Bu değişim ciddi bir tepki aldı. Hatta bunun ironik sembolü de bir
Mercedes’ti…
Üç aylık bir turne için Avrupa’ya gitmiştik. Ahmet, uçaktan korkardı. Denizaşırı
hiçbir konsere gitmemişizdir. Her yere karayoluyla gittiğimiz için sağlam bir
arabaya ihtiyacımız vardı. Ama alacak gücümüz yoktu. Gittiğimiz Avrupa
turnesinde dolandırıldık. Adam kayıp, para ödemiyor. Bunun karşılığında adamın
ikinci el Mercedes’ini aldık. Alabileceğimiz tek şeyi… O sırada, kaçak Mercedes
operasyonu başlamıştı. Mali Şube, yabancı plakalı Mercedes’leri incelemek için
aldı. Aylar geçti, ses yok. Mali Şube’den “Aracınız incelendi, gelip alın.”
demişler. Ama haber bize gelmemiş. O arada basın inanılmaz şeyler yazıyor:
“Solcu, Mercedes’e biniyor; Ahmet Kaya Mercedes kaçakçısı çıktı…” Ben de Mali
Şube Müdürü Salih Güngör’e telefon açtım: “Bizim araba, aylardır incelenmedi
mi?” “Aracınız incelendi, aylardır gümrükte bekliyor, neden almıyorsunuz?” dedi.
Gidip aldık; ama o haberler canımızı çok sıktı. Arabayı sattık. Şöyle bir algı
var: Solcular yoksulluğu savunur. Ya böyle şey olur mu? Keşke paramız olsaydı,
özel uçak alsaydık. Türkiye’de bunu en fazla hak eden sanatçıdır Ahmet Kaya. Biz
kendimizi sosyalist bir çizgide ifade etmiş insanlarız. Ben hâlâ bir sosyalist
olduğumu söylüyorum.
-Ahmet Kaya’nın Fransa’ya gitmesi, planlanmış bir şey miydi yoksa aniden mi
karar verdiniz?
Bir turne sözleşmesi yapmıştık. Ödül gecesi olduğunda o sözleşme imzalanmıştı
zaten. DGM’de dava açılınca mahkeme yurt dışına çıkış yasağı koydu. Turne için
yaptığımız sözleşmenin cezai tarafları da vardı. Avukatlarımız da bunu mahkemeye
sundular ve çıkış yasağı kalktı. Ahmet, turne için gitti, yurtdışına. Gider
gitmez, “Kaçtı” haberleri çıktı bu sefer. Yasal vizesiyle, pasaportuyla
yurtdışına çıktı. Niye kaçsın? Bu turne esnasında masa başı uydurma haberler
yapılıyordu. O haberler çıktıkça, yeni davalar açıldı. Ve tutuklama, yakalama
kararı çıktı. Bu, artık fiili bir sürgüne dönüştü.
-Hapse girmek istemiyordu…
Hayır, tersine. Sürgün yaşamaktansa, burada hapse girmeyi tercih ediyordu. Ama
burada can güvenliği yoktu. Yoksa bir gün bile kalmazdı. Gelmesini biz
engelliyorduk. Ben, Türkiye’deydim; o, orada. Ayda üç kere gidiyordum; ayın
yarısında buradaydım, yarısında orada… Buraya geldiğimde elim kalbimin üzerinde
sürekli. Bir gece ansızın gelebilir Ahmet. O sırada bize inanılmaz tehditler
geliyor. Mektuplar, telefonlar…
-Tutuklama sonrası açılan davalardan ceza aldı mı?
O davalardan beraat etti. Bir tanesinden ceza aldı. O da kesinleşmiş bir ceza
değil. Yargıtay aşamasındaydı, muhtemelen de bozulacaktı. O sırada Ahmet’i
kaybettik zaten.
HEP ‘TÜRKİYE’YE GİDELİM’ DERDİ
-Sürgünde nasıl bir Ahmet Kaya vardı?
Yapılan haberler, oluşturulan önyargı, ülkenin duyarsızlığı, bu ülkenin sözüm
ona aydınlarının, sanatçılarının duyarsızlığı çok ağır geldi ona. Kendisini çok
yalnız hissediyordu. Sürgünden önce yurtdışında hafta sonları konserlerimiz
olurdu, “Hafta içinde hemen Türkiye’ye gidelim.” derdi. Orada gönüllü kalamayan
bir insan, zorunlu olarak kaldı. 1999’daki Ağustos depreminde ablasını, yeğenini
kaybetti. Gelip, bir taşı kaldıramamak çok ağır geldi ona. Benim büyük
ağabeyimle çok yakın dosttular, ben ağabeyimi kaybettim, gelemedi. Melis’in
(kızı) ateşi çıkıyor; Ahmet, başucunda olamadığı için deliriyor. Annesini
düşünsenize… Bir evladını depremde kaybetmiş, diğer evladı sürgünde, yanında
olamıyor. Bilse can güvenliği olacak, gider cezaevinde yazardı şarkısını. Biz
medyanın oluşturduğu tehlikeli dalgayı sorun ediyorduk. Sürgün olmak, dünyanın
en zor duygusu. Size ait olmayan bir kültür, dil… Tamamen bir bebek
durumundasınız.
AHMET KAYA YAŞIYOR MU?
-Ahmet Kaya’nın ölmediğine dair ortalıkta çok fazla söylenti dolaşıyor. Neden
sizce?
Burada onu seven milyonlarca insan, o uğurlamaya tanıklık edemediler. Onların
aklında şöyle kaldı: “Ahmet Kaya buradan canlı gitti.” 43 yaşında bir insanın
ölümü, inandırıcı gelmiyor. Bunun altında kabullenme, yaşatma içgüdüsü de var.
Ahmet Kaya hâlâ bir reyting konusu. Geçen sene bir televizyon kanalında
medyumlara bile sordular, yaşıyor mu diye. Ben bile ekran karşısında donup
kaldım. Öyle ki İtalya’nın Po kasabasında yaşadığını söyleyecek kadar
saçmaladılar.
Röportaj Fatih Vural
Aksiyon
Sayı: 643
02/04/2007