Yemen Osmanlı'ya çok pahalıya mal olan imparatorluk sembolü bir beyaz fildir.
Bugünün Yemenlileri Balkanların aksine Türkleri diş gıcırdatarak hatırlamıyor,
sevecenlikle söz ediyorlar
Aden malum Yemen'in okyanus kapısı; Fil Burnu'nda okyanus sefası doyumsuz ama
mevsiminde yapılmalı çünkü mart ayından itibaren sıcak ve rutubet dayanılmaz
olur. Bir de bu güzel kıyıya çirkin bir Sheraton yapılmamış olsa.
Güney Yemen'in bu eski başkenti ve İngiltere'nin okyanus kıyısındaki ilk üssü,
isminin tersiyle müsemma (!) bir yer çünkü Aden'in bahsedilen Aden cennetiyle
alakası yok. Tepede bir Portekiz kalesi var. Aden Osmanlı'nın girmediği, yanaşıp
civarında konakladığı bölge. Sonra yerel mimari yapıya uygun 19'uncu asrın
İngiliz koloni idare binası ve antrepolar şehrin çekirdeğini oluşturuyor.
Sovyetler Birliği ise kardeş sosyalist cumhuriyetin başkentine Moskova'da tersim
edilen ve Orta Asya'dakilerle aynı birtakım çirkin lojmanlar inşa etmiş. Yalnız
buranın rutubeti binaları yemiş, dökülüyorlar. İngilizlerin güzel ama cimrice
yapılan binalarıyla, Sovyetler'in plansız ikramı birbirinin aksi.
İmparatorlukların ne olduğu bıraktıkları mimari malzemeden anlaşılıyor.
Yemen'in güneyindeki halk daha çok Şafii, orta ve kuzeydeki halk ise Şiiliğin
Zeydi kolundan ama Zeydi imamlar hiç kimsenin pek beğenmediği ve hayırla yad
etmediği bir tarihi dönem; İmam Yahya ve oğlu İmam Ahmet iyilikle hatırlanmıyor.
Doğası çok ilginç
Görünüşte çarşaf çok yaygın ama kadınların idare ve eğitimde geri konumda
oldukları söylenemez. Aden yabancı okullarla dolu, Fethullah Gülen Hoca okulları
ise San'a, Taiz ve Aden'de. İleri gelenlerin çocukları öğrenci, içlerinde ikisi
çok ilginç; Küba büyükelçisinin çocukları da bu okullarda okuyor. Halk
Cumhuriyeti zamanında Macaristan'ın Györ (Raab) şehrindeki Benedikten rahiplerin
lisesini hatırladım; Komünist Parti yöneticilerinin en çok çocuk yolladıkları
yerdi.
Aden'den Taiz'e gidiyoruz. İlginç doğası olan bir ülke bu Yemen; muz ve mango
bahçelerinden hemen sonra bildiğimiz çöl başlıyor, cetvelle ayrılmış gibi, sonra
yine bir yeşillik. Taiz yüksekte bir şehir, tepede Osmanlı'nın kalesi...
Taiz'den Huş Dağı'na tırmanmak ise ilginç bir deneyim. "Burası Huş'tur / Yolu
yokuştur"... Türk askerinin kan döktüğü ve en stratejik noktayı savunduğu Huş
Kalesi bütün ihtişamıyla göğe yükseliyor. Rakım 3 bin metre, bundan sonra kuzeye
doğru 2 bin metre yükseklikteki Yemen'de ilerliyoruz.
Yılda sadece iki ay yağmur alan, sıcak ama akşamları serin bir ülke, çöl ve
çıplak tepelerin ortasında zümrüt gibi yeşillik ve başka yerde görülmeyen ağaç
cinsleri; bunların en ilginci sadir denen, bildiğimiz sedir çamıyla ilgisi
olmayan bir ağaç.
Yemen'i unutmamışız
San'a'daki en büyük yapı Osmanlı'nın askeri kışlası, bugün müze olan vilayet
konağı imparatorluğun kalıntıları... İmam Yahya'nın Dar'ül Hacar (Taş Ev) denen
yazlık sarayı, onun bağımlı bir yönetici olduğunun göstergesi; küçük ama güzel.
18.-19. asırlarda Osmanlı eyaletlerinde böyle mahalli derebeyi ve hükümdarların
küçük sarayları vardı. Lübnan'ın Dürzi emirlerinin Muhtara'daki konağı
Beytuddin'deki sarayı Topkapı'nın taklididir. Yanya'daki Tepedelenli Ali
Paşa'nın böyle bir sarayı vardı. Aden'in etrafında Kevkeban ve Tura gibi yazlık
köyler hem mimari olarak hem de doğasıyla nefis.
Osmanlılar Yemen'i 1517'de Memluklardan devraldılar. Bu uzun cenge rağmen Hint
Okyanusu kıyılarında Portekizlilerle baş edemediler. Yemen Kızıldeniz'i kontrol
etti ve kullanılan liman da Hudeyde idi. Hudeyde'den San'a'ya sevk edilen
askerin çilesini bilmek lazım. 17'nci asırda aşiretlerin isyanı yüzünden
Yemen'in kontrolü kaybedildi fakat Kızıldeniz kıyıları elde tutuldu.
19'uncu yüzyılda ise Yemen'in kontrolü Mehmet Ali Paşa'nın ve Mısır'ın
elindeydi. Ne var ki bu asırda İngiltere, Mısır gibi Yemen'i de işgal etmeye
kalkınca, kıyamet koptu. Tam 70 yıl boyu yani 1918'de imparatorluğumuza veda
edene kadar insanımızın kanını, canını, hazinemizdeki altınlarımızı Yemen'e
döktük.
Yemen Osmanlı'ya çok pahalıya mal olan imparatorluk sembolü bir beyaz fildir.
Bugünün Yemenlileri Balkanların aksine Türkleri diş gıcırdatarak hatırlamıyor,
sevecenlikle söz ediyorlar. Ticaret ve kültürel ilişkiler artıyor. Gece
yarısında uçakta seyahat eden işadamları arasında İstanbul'daki tespih
imalathanesi için Yemen'e özgü taş ve ağaç arayan Feyzullah bey adlı bir
arkadaşa dahi rastladım.
Biz Yemen'i unutmamışız, Veysel Karani'yi onlardan daha çok anıyoruz. Yemen
kahvesi dilimizde kalmış, Brezilya kahvesini tercih ediyoruz. İlk anda
yadırgıyorsunuz ama alıp da pişirince ve kakule katmayınca dedelerimiz gibi
Yemen kahvesini tekrar seveceğimize hiç şüphe yok.
Fax: (0312) 427 20 64
Milliyet Pazar
03/02/2007