Günümüz Türk Şiiri'nin İkinci Yeni yıllarına özgü bazı dilsel ve imgesel
sorunlarla yüz yüze kaldığını ve anlam-bilimsel düzeyde de, özellikle yaşam
deneyimleri bağlamında bazı travmalar yaşadığını düşündüğümü bir iki yazımda
belirtmiştim. İzlerçevre (publicum) karşısında hemen her şair, zaman zaman bir
yetersizlik duygusuna kapılır ve şöyle ya da böyle, bir yenilenme gereksinimi
duyar. Bazı genç şairlerin son zamanlarda üst üste kişisel poetikalar
açıklamasını, bu gereksinimin doğal bir sonucu saymak gerekir.
Açıklanan bu poetikalar çerçevesinde öne sürülen argümanların tümüne
katılmayabilir ya da tümden ret edebiliriz elbet. Ama bu katılmayış ya da ret
ediş, ortadaki huzursuzluğu ve arayışları görmemize engel olmamalı. Şiirsel
üretim koşullarının teklemeye başladığına ilişkin görüş ve düşünceler şairlerden
gelmeye başladığında, işin boyutları daha ciddiye alınmayı gerektirir. Ama şunu
da dikkatle soruşturmalıyız: Şiirsel söylemi tümden değiştirmeyi ya da terk
etmeyi gerektiren bir devrim, keyfî ve kişisel gerekçelerle tanımlanamaz ve
yeterli olamaz.
Benim dikkatimi çeken ilk olgulardan biri, Türkiye'deki şair artışıdır. Tecimsel
önemi hemen hiç bulunmayan bir sanat dalına ka-dın-erkek gösterilen bu ilgi
nereden kaynaklanıyor? Roman ve öykünün sözüne ve diline pek itibar edilmediğini
mi gösteriyor bu ilgi? Başka türlü sorarsam: Roman ve öykü, sanatsal değer
yitimine mi uğradı ve popüler bir tür olarak mı görülmeye başladı? Buna benzer
sorular çevresinde dolaştığım günlerde, tuhaftır, artık hemen kimsenin
ilgilenmediği klasik şiirimize ilişkin bir kitap okudum: M. Kayahan Özgül'ün
Divan Yolu'ndan Pera'ya Selâmetle adlı kitabını (Hece Yayınları, 2006).
Eski Şiirimize ilişkin bir çalışmada, günümüz şiirine ait bazı sorunlara uygun
düşebilecek yanıtlar bulmak ya da bu sorunları anlamaya yardımcı olabilecek
yorumlara rastlamak, beni şaşırttı doğrusu. Şahsen, Divan Edebiyatı'nın
canlandırılabilir olduğunu sanmayan ve "canlandırma" esaslı bir gelenek sorununa
inanmayan biriyim. Divan Şi-iri'ni üreten somut yaşam dünyasının artık var
olmadığını, o istiare (metafor), mazmun ve efsane evreninin, bugünün yazınsal
ortamına yabancı olduğunu söylüyorum. Ama toplumbilimsel açıdan, bazı
benzerlikler bulunabileceğini de görüyorum. Kayahan Özgül'ün kitabı, bunu net
biçimde gösteriyor.
Nahit Aybet'in Fuzûlî Divanı'nda Maddi Kültür adlı kitabı (Kültür Bak,
Yay,ıg8g), o soyut, dünyayla ilgisi olamadığı sanılan Divan Şiiri'nin nasıl
gündelik ve maddî yaşamla iç içe geçtiğini göstermişse, Özgül'ün kitabı da
klasik şiirimizin de sorunlu dönemleri ve ustalar ile çıraklar arasında çekişme
olduğunu yansıtıyor. XVIII. yüzyıl Osmanlı şiirini barok olarak niteleyen Özgül,
o dönemdeki şair artışını, bir tür çözülme/düşkünleşme (decadent) belirtisi
saymaktadır şairlere yaslanarak. Örneğin Şeyhülislam Arif Hikmet Bey, Baki,
Nef'i, Fuzulî ve Nedim'i bir ayana koymakta ve geri kalanı şöyle
tanımlamaktadır: " Mâadası müteşair-dir eder cem-i huruf/ Edip evzan ü kavafiye
muvafık tersim" (A.g.e., s.116) Çok ilginç bir çalışma olarak gördüğüm ve çok
yararlandığım Özgül'ün Divan Yolu'ndan Pera'ya Selâmetle- Modern Türk Şiirine
Doğru çalışmasına Bir Gün Kitap Eki'nde daha ayrıntılı biçimde değineceğim.
Ama burada, klasik şiirimiz bağlamındaki yenileşme çabalarına ilişkin şu
sözlerini alıntılayarak bağlayayım bu yazıyı: "Yeni şair, geleneğe sırtını
döndükçe, üstatların yolundan gitmeyi reddettikçe, kendisine yeni bir şiir
birikimi yaratmaya çalıştıkça farklı bir şiire ulaşabileceğini hissedendir.
Firarî şair, gücünü yalnızlığından alan şair tipine uymaz. O, amaçları ve
metotları değilse de sonuçları itibariyle yeni şiirin ilkelerine yaklaşmış gibi
görünen avam şairi ile gizli bir güç birliği yapmakta mahzur görmez. Avamı
küçümsemeğe devam eder; lâkin, oradan gelecek desteği de reddetmez" ((A.g. e.,s.
117)
Birgün
09/12/2006