Kalk uyan, savaş çıkmış hayvanlarla aramızda, gündüzün kuşları giderse,
gecenin yıldızları da silinir gözlerimizden, bin yıllık fare geriliminden
boşanırsak ne olur halimiz, canımla dişimle bunu düşünüyormuşum rüyamda,
domuzları, tavşanları püskürtmüşüz ilk etapta, bir sızı kaplamış yüreğimi,
medeniyet ormanımızdan dağlara çekilmişler, otur yatağın içine, saf değişti-recekmişim,
kurbağalar susarsa ne büyük bir ses boşluğu doğar...
Kedilerimiz köpeklerimiz gidip dönmez olmasın, çek yastığı sırtına, haberlere
bakarken içim geçmiş azıcık, uyumuşum koltukta, nohut büyüklüğünde kümeleme
taşla kanat kanada vermiş ebabil kuşları havalanmış dağlardan, Putin'in
Amerika'ya çıkışını dinlerken kopmuşum sevinçten, televizyon kumandası elimde
kalmış, ifadesi soğuyup donmuş yüzümde, Sibirya beyazı bir gerilim, soluk
hızıyla karışıyormuş kafam, akrepler, yılanlar...
Kabuklu böcekler, insan ırkına karşı zehirlerini kusup biriktiriyormuş yer altı
haznelerinde, karıncalanıyormuş ellerim, sorular oluşmuş zihnimde, haber
kanalından belgesel masal kanalına çekilmiş parmaklarım...
Hayvanların komutanı Mahmud adlı büyük bir fil...
Penceremin camına bir kuş çarpıp düşüyormuş, yaralanan kuşları kedilerden
korumaya yarayan bir sepetim varmış terasta, kuşu o sepetin altına almak için
firlıyormuşum dışarı, bir ses gürlüyormuş kulağımda, Genel İnsan Kurmayının
haykırışıymış bu, ikinci bir emre kadar yasaklanmış hayvanlara yardıma koşmak,
"Dokunma o kuşa asker!" Sarı turuncu baştankara yavrusu, iki ayrı kutuptan
nükleer bomba fırlatacakmışız dağlara...
Rusya'dan Amerika'dan bastırıp kazanacakmı-şız savaşı, sansar gribi göstermesin
hayat bize, yılan, loırbağa gribi, Nato komutanları bir haritanın üstüne
eğilmişler, kalk doğrul, serçelerin, kırlangıçların çekildiği göğe nasıl
bakacağımız düşünürken hayvanlarla anılarım canlanıp karıştı rüyama... Dört
bahar önce, Yatağan'ın küllerinin döküldüğü tepeden antik Stretonikea kentine
bakarken, aşağılarda kuyruklanıp uçan bir tilki görmüştüm, son tilki sevincim
o...
Boynunun ılıklığı boynuma işliyor baştankaranın, gagasından kan sızdırıp ölüyor
tüylerini savurarak, "Albayım komutanım, biz insanlar kuşların uçuşuyla
biliyoruz göğün mavisini, kuşlar olmazsa boşluğun derinliğini hissedemeyiz...
Tilkiler, kurtlar, kirpiler gibi kuşlar da bizi terk edeceğe benziyor, unutmuşuz
o masalı, göğün kendisi mavi bir kusmuş zaten, kalk otur konuşalım şu rüyayı,
ebabiller nohut iriliğinde taş yağdırıyor üstümüze, mermi hızıyla delip geçiyor
kolumuzu bacağımızı taşlar...
Adı Zekmar olan anne kurt uluyormuş göğün penceresinden, hayvanlar yenilecek
olursa, ay da kendini kapatıp kaybolurmuş boşlukta, çenemden göğsüme öyle bir
keder sızıp süzülüyor, dolunay gecesiymiş o gece, rüyadan rüyaya geçtiğimi
düşünerek ağır ağır yürüdüğüm bahçede, bir yumuşaklık geliyor adımlarıma, ayın
beyaz ışığıymış beni öyle ağırlıksız bırakan, farkına varıyorum birden,
hafifledikçe hafîfliyormuş gövdem...
Güneşin yakıcı, kavurucu olduğunu nasıl dünyaya vuran ışığından
anlayabiliyorsak, ay da ışığıyla bize onu söylermiş ki, "Üstümde yumuşak
adımlarla uçuşarak yürünür benim..."
Her şeyin bilgisi yansıttığı ışıkta saklıymış böyle, bu fark edişle, hem dünya
bahçesi, hem ay bahçesi oluyormuş bahçem, o ağaçtan o ağaca uçar adım
dolaşırken, kuyu başında ululaşmış çınarın dallarında bir kuş yuvası çarpıyor
gözüme, uzanıp söküyorum yuvayı yerinden, dağılıp çözülecek oluyor elimde,
geveşecik örgüsü yuvanın, cıvıltı serserisi bir kuş işine benziyor, karatavuk
yuvası!..
Rüzgâr çıkıyor bir anda, havalanıyor otlar, saf değiştiremeyecekmişim artık, çok
önce vermeliy-mişim kararımı, hayıflanıyorum buna inceden, çu-kurlaşıp göçüyor
ayağımın altında toprak, sıçrıyorum yer hışırtısıyla, sansarların tüneliymiş bu,
coşuyorum yürek dolusu, ruhum çocukluğuma akıp gidecek oluyor, koca bir delik
açılmış toprakta, sevincim çırpınıp geri tepiyor komutanın emriyle.
Çerle çöple tuzak örüyorlarmış bize, patlıyormuş yuvaları kuşların, karatavuk
mayınıymış elimdeki...
Ürküntüyle geri basıyorum delikten, ellerim bir kemik sızısıyla çekilip
omuzlarıma yürüyor, zorlu bir sınava dönüşüyor rüyam, bir alakarga vurulup
düşmüş gökten, en sevdiğim kusmuş bu benim, tüyleri saçılmış otların üstüne,
karnında açılmış delikten ağır ağır can veriyormuş yerde, siyah, mavi,
kahverengi, üç tüyünü alıp saçıma takarsam kanatlanıp uçacakmış ay çığlığıyla,
bir sihir oluşacak-mış kuş gribine karşı, kitlenecekmiş füzelerimiz...
Sonsuz hışırtısı, uğultusuyla evrenin, vahşi, pa-ralayıcı bir çığlıkmış bu,
dünyanın dönüş hızıyla kapanıyor gözlerim, mekiksi bir çekilişle gerilip
boşalıyor hava, bükülüp katlanıyor üstüme uzay, gökten yere heyecan sıçratarak
uçarmış alakargalar, bölünüp parçalanıyor kalbim, boşluğun karanlığını
yoklayarak uzatıyorum elimi, bir tüfek patlıyor sırtımın derinliklerinde,
sökülüp dağılıyor kemiklerim omuzlarımdan.
Kalk uyan, alakarga sızlıyor göğsüm bağrım, aç kanatlarını, kimin neyin
komutanıymış bu, emir veremez olsun fillere, tilkilere karşı... İnsan yaşadıkça
usanır kendi derdini çekmekten, yıpranıp eskir üzüntüsü, sevinci çocuk kalır
cıvıl cıvıl, tüy fışkırsın suratından, hayat bir canlı fırtınası, o zamansız
sevinci komutanlara borçlu değiliz biz, kuşlar kelebekler tazeliyor sevincimizi.
Birgün
17/02/2007