Milliyetçilik, Türkiye için yeni bir şey değildir.
En azından, 'ideolojik aygıtlar' dediğimiz, 'formel' eğitimden medyaya kadar
geniş alanı kapsayan toplumsal düzeyde, bu aygıtlar yoluyla topluma yukarıdan
aşağıya verilen şey, 'milliyetçilik'ten başka bir şey olmamıştır.
Onun için, 1990'lara, geçen yüzyılın son 10 yılına girdiğimizde, o gün adı hâlâ
'Yugoslavya' olan ülkeye ve orada Sırbistan Cumhuriyeti'nde olanlara baktığımda,
'Bu adamlar bizi geçiyor mu yoksa?' diye şaşıyordum. Neyse, şaşmaya da,
hayıflanmaya da gerek kalmadı; yetiştik, solladık, geçtik. Biz geçtik. Kimseye
kaptırmadık.
Yugoslavya'da (yalnız Sırbistan değil, Hırvatlar da hiç aşağı kalmıyordu)
olanlar komünizmle milliyetçilik arasındaki, bana göre son derece kalın
çizginin, bazıları için ne kadar ince olduğunu gösterdi. Sırbistan'da Miloşeviç,
Hırvatistan'da Tucman, komünist rejimin önde gelen adamlarıydı. Hiç zorluk
çekmeden öteki ideolojiye geçtiler. Büsbütün bilmediğimiz, hazırlıklı
olmadığımız bir durum değildi aslında. Tersine, bazılarımız bunun üstüne epey
yazmış, geçmişin bazı olaylarını özellikle bu açıdan eleştirmiştik. Gene de,
insanın gözünün önünde cereyan eden bir olay özellikle şaşırtıcı oluyor.
Parçalanan Yugoslavya'da en önemli iki güç Sırbistan ile Hırvatistan'dı.
Slovenya ve daha aşağı bir düzeyde Makedonya, parçalanan bu federasyondan
çıkmayı ve kapitalist ülkeler bloku içinde yer almayı akıllarına koymuşlardı.
Bosna'nın durumu epey farklıydı.
Miloşeviç ve Tucman, Slovenya'nın yapmaya kararlı olduğu şeyi yapmamaya
kararlıydı. O bildik 'sosyalist' sistemden, daha doğrusu onun yönetim
anlayışından kopmamak için, 'milliyetçi' olmayı seçtiler. Bu, onları ve
ülkelerini, 'liberal-demokratik' olmaktan 'kurtardı'. O tip bir sosyalizmden
faşizme geçmek güç bir iş değildi; zaten bir tür faşizmden o tür bir sosyalizme
geçmişlerdi.
Türkiye de bir rejim değişikliği eşiğinde, arifesinde vb. 'Sosyalizm'den
'faşizm'e geçmek, kitabî insana, 'kâğıt üzerinde', çok zor görünebilir. Oysa
gerçekte zor olmuyor; olmadığını, yukarıda anlattığım örnekte uzun uzun
seyrettik. Gelgelelim, sahipleri adını ne koyarsa koysun, 'sosyalizm' desinler,
'milli' bilmem ne desinler, 'otoriter-totaliter' düzenden liberal-demokratik
düzene geçmek, 'otoriter-totaliter'in bir çeşidinden öbürüne geçmekten çok daha
zor -kıyaslanamayacak kadar zor. Onun için, Türkiye'nin sorunları,
Yugoslavya'nınkinden daha hafif değil. Direniş de, orada olduğundan, daha ılımlı
değil.
Aslında, Türkiye'de iktidarı bırakmak istemeyenler, 'sahipler, burası
'kapitalist 'hür' dünya'nın parçası olduğu için, bu şimdiki kavgada, Yugoslav
yöneticilerinin yaptığının tersini yapıp sanki sağdan sola geçermiş gibi gösteri
düzenliyorlar. Bunca yıl 'emperyalizme savaş' diyenleri asmış ve tepelemiş olan
bu zevat, şimdi, ağzından 'emperyalizm' lafını düşürmüyor, 'devletçilik'
siyasetinin meziyetlerini övmekle bitiremiyor.
Önemli olan, dünya dengelerini, alıştığımız dünyanın dengelerini korumak.
Birileri 'sosyalizm'den 'nasyonalizm'e doğru hamle etmişse, öbürleri de
'nasyonalizm'den 'sosyalizm'e doğru dümen kırmalı. Böylece, 'nasyonal
sosyalizm'de kararımızı buluruz.
Ama tabii, bu serüven Sırbistan'a iyi gelmedi. Miloşeviç'e bile iyi gelmedi.
Hırvatlar, 'ezilen' rolünü belirli bir başarı düzeyinde götürerek, bu işten en
kârlı çıkan taraf oldular.
Yugoslavya'da kavganın dorukta olduğu yıllarda, arada bir ona ilişkin bir şeyler
yazardım. Sonra bir gün, doğru hatırlıyorsam bir Kitap Fuarı'nda, o zamanın
Sırbistan (Yugoslav adını kullansa da Sırbistan) elçisiyle tanıştım. Yazılarımı
okuduğunu ve beğendiğini söyledi. "Tabii eleştiriyorsunuz, eleştirmelisiniz de"
demişti. "Ama yazdığınızı okuyunca görüyorum ki Sırpları anlıyorsunuz."
Nasıl anlamam? Ben Türk'üm.
Radikal
31/03/2007