Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 89 Üye Adayı ve 13 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Dağ Başında...
 İsimler
 Cemil Meriç
 SULUKULE
 Gelenek
 Birleşik Devletler'e ait bazı coğrafik bilgiler
 Dilemmalara, tekliğe, vahdete dair
 CEZA ve Rap
 Töremeyesiceler...
 tahammül
 köy
 eskimiş bir dosta
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Ah Muhsin Ünlü: Onur Ünlü İle Polis Filmi Üzerine Karakutu Röportajı
Tarih: 26.03.2007 Saat: 04:53 Gönderen: karakutu
 
“Hiçbir şeyi şiir kadar sevmedim”

“İnsan acizdir, muhtaçtır, çok artistlik yapmamalıdır”

"Bende eksik olan tek şey merhamet, acıma ve affetmek, asla mantık değil”

"Nefis tatmin oldukça sakinleşir insan. Sakinleştikçe de şiddetten uzaklaşır."

 
Ah Muhsin Ünlü

Onur Ünlü (Ah Muhsin Ünlü) ile "Polis" filmi, edebiyat, şiddet, gerçeklik... üzerine ilgiyle okuyacağınız dolu dolu bir Karakutu Röportajı...

* * *

KARAKUTU: Bir aforizmayla açmışsınız sahneyi.

ONUR ÜNLÜ: Evet

KARAKUTU: Kurt Vonnegut’ın bir sözü; “İnsanların gerçeklerle yetinmesine şaşıyorum.” Ben de bir anektodla başlayayım o zaman. Bir gün Sultanahmet’in avlusunda Ara Güler’i gördüm. Fotoğraf çekiyordu. Epey çekim yaptı, bir iki filim bitirdi. Bir yarım saat takip ettim neye bakıyor, ne çekiyor falan.


Ondan sonra camiye girdi ve çıkmasını bekledim, çıktı. Botlarını bağlamak için mermerin üzerine oturdu. Ben de yanına yaklaşıp üstad dedim: “Bir soru sorabilir miyim?” “Tabi buyur” dedi. Dedim ki: “Siz gerçeğe nasıl bakıyorsunuz? Yani bizim de içinde olduğumuz bir gerçeği siz öyle bir yakalıyorsunuz, içinden öyle bir “an” çekip bize gösteriyorsunuz ki, “alın işte budur!” diyorsunuz. Fakat bu bizim o esnada göremediğimiz bir gerçek ya da farkındalığımızın yetmediği birşey. Ara Güler yavaşça oturduğu yerden doğruldu ve “Kıçım üşüdü! Al, en büyük gerçek bu!” Tabi yetti bize o. Şimdi sizin gerçekle alıp veremediğiniz nedir? Nerden bakıyorsunuz gerçeğe?


ONUR ÜNLÜ: Özellikle sinema üzerinden cevap vermek lazım. Sinemada gerçeklik mevzuu derin bir mevzu. Bütün büyük sinemacıların sürekli üzerine kafa yordukları bir şey. Yani esas çözülmeye çalışılan temel problem bu zaten. Diğer sanat dallarında da bu böyle ama sinemada bu özellikle böyle. Çünkü ekstradan sinemada gözümüzü, kulağımızı, başka duyu organlarımızı da kullanıyoruz. Hani bunlar başka yerlere taşıyor, başka zeminlere kaydırıyor meseleyi. Şimdi buna iki açıdan bakmak lazım. Birincisi; bir ülkedeki sinema seyircisinin, ortalama seyircinin gerçekle ve bu gerçekle ilgili olarak bunun üzerinden sinemayla kurduğu ilişki. Ben bunun yetersiz, arkaik, anakronik falan olduğunu düşünüyorum. Ve bu sıkıcı ve yorucu. Bu filmi yaparken ben hiçbir şekilde bu filmi ağırlıklı olarak Türklerin izleyeceğini düşünmedim. Ben bir sinema seyircisi tasarladım kafamda, ki o tasarladığım sinema seyircisi ben’im, bizzat kendimim. Hani ben, ben izlediğimde neden eğlenirim diye düşünerek yaptım o filmi doğal olarak. Kendi seveceğim şeyi yaptım.

KARAKUTU: Dolayısıyla filmin gerçeklik konseptide sizin gerçeklik algınızla örtüşüyor…

ONUR ÜNLÜ: Doğal olarak evet ve bunu açıkçası şiddetli bir şekilde de vurguladım. Hani bunu mümkün mertebe demokrat davranmaya çalışarak zorladım. Bunu da böyle yapmak zorundayım çünkü benim yaptığım şeyi izliyorlar. Buradaki “ben” ile nefsi bir şeyi kastetmiyorum; kafamın içinden bahsediyorum sadece. Orada da çeşitli şeyleri araştırmaya çalıştım. Bize dayatılan, şu anda var olan modern paradigmanın içindeki bu rasyonel düşünme biçimi artık sıktı bizi. Bunun böyle olduğunu zaten biliyorduk ama bunun ilacı irrasyonel olan da değil. Zira irrasyonel olan da rasyonel paradigmanın içindedir; dışarıda, başka bir şey değildir. Başka, tamamen başka, bu varolan paradigmaya yeni, alternatif bir öneri getirmemiz lazım. Ama bunu bir kişi kendi başına bir paradigma haline getiremez. Sadece çeşitli düşünce biçimleri oluşur ve ondan dolayı da zaten bunu eğlenceli bir şekilde, kendinle eğlenerek yapmak istiyorsan; film yaparsın, şiir yazarsın, hani işin bu tarafıyla ilgilenirsin. Yoksa siyaset bilimci, toplum bilimci, filozof filan olursun. Bunlar başka meseleler. Benim o taraklarda bezim yok.

Ben bir film yapmak isterim ve bunu yaparken de, bu gerçek dediğimiz mesele üzerinde elbette durmak zorundaydım. Çünkü demin de söylediğim gibi sinema ve seyirci ilişkisi bu meseleyi araştırmayı çok zorunlu kılıyor bir. İkincisi, hem dünyada da öyle anlıyoruz, belki de Türkiye’de, çok basit bir örnek vereceğim. Bu örnek bence açıklamaya yeterli oluyor. Bir çatışma sahnesi izliyor seyirci ve ‘gerçekçi değil’ diyor. Bunu söyleyen seyirci kaç kere çatışmaya girdi hayatında? Anlatabildim mi? (gülüyor) Hangi gerçek çatışmaya göre gerçekçi değil bu çatışma? Sen ne söylüyorsun? Söylediği şeyin iddiasına bak. Ne kadar ağır bir laf ediyor ama farkında değil. ‘Bu çatışma gerçekci değil.’ Elbette değil, elbette değil. Benle bir alakası yok. Bunu da söylüyorum hani şu meşhur Picasso’nun balık hikayesi vardır: Kadının birisi balık isimli resmine bakar Picasso’nun. “Ayol bunun nesi balık?” der, Picasso da kadını şöyle cevaplar: “Hanımefendi o balık değil, resim.” Anlatabildim mi?

KARAKUTU: Hayır.

ONUR ÜNLÜ: Diğer filmlerdeki şeylere benzemesini bekliyorsun sen seyirci olarak. Buna alışmışsın.

KARAKUTU: Şartlanmış.

ONUR ÜNLÜ: Ha buna şartlanmıştır ve hani falanca filmdeki polis gibi görmek istiyorsun o polisi. Öyle birşey bekliyorsun fakat bu bir yanılgı. Bu konuda baştan anlaşalım. Ben kimsenin beklemediği bir şeyler yapacağım tamam mı? Buna hazır ol. Bunun için...

KARAKUTU: Aforizmayı bu yüzden öne aldınız.

ONUR ÜNLÜ: Evet ondan dolayı başa koydum. Ona göre hazır ol, yani başka şeyler göreceksin burada, daha önce görmediğin şeyler göreceksin. Senin gerçek dediğin şeylere müdahale eden şeyler göreceksin. Zaten bütün çıkık fikirler, bütün yaratıcı fikirler, bütün zorlu fikirler hep, varolana bir muhalefetten filan çıkar öyle değil mi? Hani biz hep şeyi biliriz örneğin; Fransız’ların, İngiliz’lerin, diğer yabancı memleketlerin varolana karşı çıkan yazarlarını, şairlerini, şunlarını bunlarını biliriz. Onların gücü buraya kadar gelmeye yeter. Anlatabildim mi ne demek istediği mi? Varolan söylem doğrultusunda birşeyler söyleyenleri biz bilmeyiz bile. Burdakilerle de biz ilgilenmeyiz anlatabildim mi? Hani sesi bunlar çıkartabilir yani falan filan…

KARAKUTU: Bu çıkış içinde risk yok mudur?


ONUR ÜNLÜ: Aynen, tabi ki risktir. Hem de bu ciddi bir risktir. Ben bunu gördüm aldığım tepkilerden. Seyirci kesin şekilde ikiye bölündü; filmi ya çok seviyorlar ya nefret ediyorlar. Bu çok bariz yani. İnternette görüyoruz “Hayatımda gördüğüm en kötü Türk filmi”, bir sonraki “Hayatımda gördüğüm en iyi Türk filmi” ohh be! Yani bu süper bir şey. Seyirci provoke oluyor. Ben yine takip ediyorum, afedersiniz küfür ediyorlar, bayağı bildiğin küfür. Hani küfürden ne anlıyorsanız onu ediyorlar filme, bana, filme emeği geçenlere. Özellikle bunları yazmış. Hepimizin annesinin, babasının, hepsinin hatırını soruyor. Sonra tıklıyorsun bu adam kim falan diye, bunu yazmak için o siteye üye olmuş. Daha önce hiçbir filme hiçbir şey yazmamış. Benim filmime küfretmek için falanca internet sitesine üye olmuş ve yazmış ve rahatlamış. Bu çok önemli. Ben bunu çok önemsiyorum, bu hoşuma gidiyor. Seyirci filme cevap vermek istedi; ya yanında durarak; ya karşısında olarak.

KARAKUTU: Seyirciyi bu anlamda tahrik etti film.

ONUR ÜNLÜ: Evet provoke oldu insanlar. Ortalama filmler bunu yapamaz. İşte kaç tane film girdi çıktı, çok güzel film, fena değil, şu bu filan... Ama bu filme cevap verdi insanlar. Tahrik oldular.

KARAKUTU: Boktan bir soru olcak ama!

ONUR ÜNLÜ: Estağfurullah.

KARAKUTU: 12’den vurdu mu? Yani provoke etme anlamında.

ONUR ÜNLÜ: E vurdu tabi! Vurdu hani. Olabildiğince oldu bu. Hem bu filmi 200 – 250 bin insan izlemiş olacak. Böyle bir film için bence Türkiye şartlarında çok iyidir bu, hem de gerçekten tahrik oldular. Beğenenler de beğenmeyenler de birbirleriyle konuştular. İnsanlar filmle ilgili olarak “Gitme sakın, gitme o filme” falan dediler. Ha ha ha ha terbiyesize bak... Ama bu iyi bir şey, bu kötü birşey değil çünkü yani “sen bilirsin” işte “idare eder” falan demiyor, “çok kötü” diyor. Bu bu benim için önemli. Başa döneyim, o gerçekle kurmaya veya yeniden kurmaya çalıştığım ilişkiye dair yapmak istediğim şey demek ki çalışmış. Babaların kafalarında kurdukları bütün gerçeklik duygusu zarar gördü. Kimisi bundan zevk aldı; kafası çalışanlar, zevk aldı, hoşlarına gitti, yeni birşey gördüler, burdan da bakılabiliryormuş diye düşündüler. Kimisi de o kafasının içinde yıkılan şeyin altında kaldı. O, o enkazın altından küfrediyor bana, bağırıyor. Ama bu da iyi bir şey, bundan dolayı çok memnunum.

KARAKUTU: Madem Picasso’dan söz açıldı, onu da konuşmamıza ortak edelim. Diyor ki: “Sanat gerçeği anlamamızı sağlayan yalandır.” Şimdi çaktırmadan işlenen şiddetin aslında güncel hayatımızda, günlük hayatımızda öyle bir yeri var. Televizyonlarda, medyada şiddet üzerine türlü sahneler görüyoruz, haberler okuyoruz falan filan. Eğer böyle ise -ki öyledir öyle inanıyoruz, sanatın bütün dalları için aynı şey söylenebilir- o zaman bu şiddet, bu yalanın neresindedir? Tırnak içerisinde “yalan”ın neresinde? Sanatın içerisinde şiddetin payı nedir?


ONUR ÜNLÜ: Tamam önce kendi filmin üzerinden söyleyeyim. Bir, bence benim filmimde şiddet uygulanan bir tek yer var, o da; Musa Rami’nin filmin sonunda “Seni seviyorum de lann!” diye bağırdığı yer. Onun dışında bence Musa Rami şiddet uygulamıyor. İki, filmdeki şiddetle ben, özellikle onu mümkün mertebe plastikleştirip üzerinde durmadığımı, meselenin başka bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım. Örneğin; açılış sahnesinde beyaz kıyafetli adam vurulur, -tamam mı- kan çıkar burasından, o kan ceketin şöyle altında kalır daha sonra tekrar kestiğimizde. Şimdi bunlar ufak şeyler ama hani meselemi anlatmak için gerekli. Normal olarak biz o kanı buraya da (göğüse) sürüp büyütebilirdik. Fakat biz ceketin altında bırakarak onun, o durumun aslında ne kadar plastik birşey olduğunu vurgulamaya çalıştık. O yalan tamamen filmik birşey. Anlatabildim mi? Bu filmin temel meselelerinden birisi de, seyircinin izlediği şeyin sürekli bir film olduğunu hissetmesi olsun istedim ben. Anlatabildim mi? Filmin içine kendisini kaptırmasın. Katharsis meselesine ben karşıyım. Ben anlamam. Katharsise ulaşmanın artık geride kaldığını düşünüyorum. Daha zihni ve kalbi bir takım uyanıklıklarla bir sanat eserine yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bir filme de böyle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Katharsis denilen şey özdeşleşme sonucunda sizi alıp içinde yokedip, eritip başka bir şekilde duygunuzu sömürmeye yönelik bir yaklaşımdır. Oysa ben, bir filmin belirli bir uyanıklıkla seyredilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ben öyle seviyorum. Ben filmde gördüğüm hatayı da kabul ederek kendi izlediğim başka filmlerde, onları da kabul ederek alıyorum. Daha daha açık şekilde bir filme bakılmalı. Yani benim fikrim bu.

Onun için filmde, çeşitli filmik imkanlarla o şeyin bir film olduğunu mümkün mertebe altını çizmeye çalıştık. Seyirciyi rahatsız eden şeylerden birisi de bu oldu. Seyirci özdeşleşmek istiyor. Kendini kaybedip gitmek istiyor bir filmin içinde. Oysa bu filmin söylediği şeyi anlamak için fazla pasif bir durum. Seyirci biraz daha aktif hale gelmeli, sürekli uyarılmalı; bir film seyrediyorum, evet, film bu hani filan. Daha daha girmeli, çünkü nerden baksan çeşitli aşamalarda 300-400 tane adam çalışır bir filmi yaparken, bu kadar adam kafa, emek veriyor, bir şey yapıyor. Sen gelip böyle kendini kaybetme orda, sen de katıl, anlatabildim mi? Sen de katıl. Ha bunun bana kaybı nedir? Ben size söyleyeyim; ben bu filmi normal bir şekilde normal bir katharsis sineması anlayışıyla zorlamadan çekseydim 500- 600 bin seyircim vardı benim kafadan. Anlatabildim mi? Biz bunu bilerek yola çıktık.

KARAKUTU: Ticari kaygılarınız yoktu.

ONUR ÜNLÜ: Üçte ikisini kaybettik gişemizin. Ama mesele bu değil ki. Mesele gişe değil ki yani. Gişe için yapmıyoruz ya filmi. Gişe gelirse tabiki iyi olur çünkü film parayla yapılır ama para için yapılmayabilir. Bu da bir durum anlatabildim mi? Buradan bakarak şiddet meselesine şimdi geri dönelim. Ben çok fazla önemsemiyorum şiddet meselesini. Şiddet karşıtı bir insan değilim. Şiddet yanlısı birisi de değilim. Ama birisi birisine kızdıysa onu dövmek isyiyorsa, bırakalım dövsün yani. Hani ona müdahale edemeyiz. Şiddeti, şiddet kullanmadan zaten engelleyemeyiz. Bunun kendisi bir paradoks doğurur. Bütün mesele insanları… Ya abi bu nefisle ilgili bir mesele; nefsin tatmini ile ilgili bir mesele. Nefis tatmin oldukça sakinleşir insan. Sakinleştikçe de şiddetten uzaklaşır. Bu çok basit. Hani insanların adamakıllı bir nefsî terbiyeden geçmeleri durumunda şiddet middet olmaz ortada. Bugünkü durumda, bugünkü sistemde bu yetiştirme, çalışma, hayatta kalmaya çalışmak şartları içinde bence şiddetin önüne geçmenin hiç bir şekilde olanağı yoktur. Ben inanmıyorum. Hani kişisel çabalarla insanlar kendilerine hakim olabilirler.

Ben kimseyle kavga etmedim hayatım boyunca ama etmem de diyemem. Hani adamın birisi sinirlendirir kalkar bir tane vururum. Hani o an gelebilir. Bu daha kişisel tarafı. Ama mesela savaş karşıtı da değilim, gerekirse savaşırsın. Birisi sana saldırırsa sen de karşılık verirsin. Öyle durmazsın, afedersin mal gibi, tamam mı? Günlük yaşam, şiddet, bunun sinemaya uyarlanması falan filan… Tarantino’nun çok veciz sözleri var bu durumla ilgili. Onlardan faydanılabilir... Benim lafımmış gibi araya sıkıştırabilirsiniz. (Gülüyor) (“Bende eksik olan tek şey merhamet, acıma ve affetmek, asla mantık değil” -biz ekledik-) Onun söylediklerine katılıyorum. Ama ben özellikle filmde şiddetin üzerine gitmedim. Bence şiddet sahnesi yok filmde. Kavga sahnesi var, bir iki adamın vurulması var. Birisi vurulduğu zaman kan çıkar, sanıyorum çıkar. Onu da bilmiyorum, çok fazla ilgilenmedim, dediğim gibi bu benim filmimin durumu. Ben hiç tam vurulduğu anda yanında olmadım bir insanın. Kan fışkırıyor mu, çıkıyor mu, ne kadar çıkıyor bunları bilmiyorum.

KARAKUTU: Genel kanı çıktığı yönünde olduğu için öyle bir şey yaptınız.

ONUR ÜNLÜ: Evet yani birden çıksın istedim. Ben bir meseleyi şiddetli bir şekilde anlatmaktan her zaman yanayım. Bütün kuvvetimle, bütün çoşkusuyla bir şeyi çoşkun, çoşkulu, şiddetli bir şekilde anlatmaya varım. Ve hani mümkün mertebe böyle yapmak isterim; böyle yapmaya çalışıyorum. Bu çoşkunluğa ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.

KARAKUTU: O zaman şiddetten devam edelim. Şiddetin tahrik edici bir güç olduğunu başka bir röportajınızda söylemiştiniz. Hatta yaratıcı bir tarafı olduğunu, şimdi söylediğinizle de örtüşüyor. Fakat filmin sloganı “Şiddete meyyalim vallahi dertten.” Şimdi burda zorunluluktan kaynaklanan bir şiddet var. Acaba kendiliğinden oluşan, ne bileyim bir anarşist hareket ya da her neyse... Bilerek, isteyerek, farkında olunarak ortaya çıkan bir şiddetle, zorunluluktan oluşan şiddet arasında fark var mıdır? (Yıkma güdüsü, aynı zamanda yaratıcı bir güdüdür. Bakunin)

ONUR ÜNLÜ: Tabi ki vardır. Size çok net söyleyeyim; sinema bir küçük burjuva sanatıdır. O noktada ben de küçük burjuvayım. Eğer ben gerçekten delikanlı bir adam olsaydım o zaman...

KARAKUTU: Sinemayla işim olmazdı…

ONUR ÜNLÜ: Sinemayla işim olmazdı; şiddet kullanarak istediğimi yapmaya çalışırdım. Ama demek ki o kadar cesur değilim.

KARAKUTU: O zaman sizde “burjuvazinin gizemli çekiciliği” mi var?

ONUR ÜNLÜ: Vardır, tabi yani; vardır evet, bundan gerçekten de kurtulmak gerekir. Ama günün birinde inşallah umuyorum ki kurtuluruz ve gerçekten hani gerçek-reel olarak şiddete başvuracak gücü kendimde hissedebilirim. Ama şimdi sinemayla minemayla, şiirle falan yalan dolanla idare ediyoruz. Bunların hepsi hikaye. Son noktada yaptığım alt tarafı bir film yani. Roman yazıyorsun ya da şiir yazıyorsun; bu toplam olarak, kümülatif olarak bir yere varabilir ama anlık olarak ben inanmıyorum etkisine, yani başka şeylerle birlikte bir kişiyi etkileyebilir ama ben sinemanın dönüştürücü bir güç olduğunu filan düşünmüyorum. Yani benim yaptığım bir şeyle bir adamın dönüşeceği varsa eğer, o adamın bir yanına da etki edebilir. Ama sinemanın öyle büyülü, büyük, olağanüstü bir tarafı yok. Edebiyat, şiir bence öyle şeyler değiller. Gerçekten değiller, yalan dolan yani. Ama hayır bunları yapmayalım da diyemeyiz; bunlar şenlendiriyor hayatımızı. Umutsuzluğa düştüğümüzde yaşamamız için bir sebep olduğunu filan bize bildiren şeyler. Şimdi tamamen bunu önemsiz de sayamayız, o kadar da değil hani...

KARAKUTU: Bu yalan bizi oyalıyor.

ONUR ÜNLÜ: Oyalıyor tabi ki neticede, ama hani hoşca vakit geçirmemizi sağlıyor, hani insan olduğumuzu gerçekten bize hatırlatıyor. Çünkü insan olduğumuz için bunları yapıyoruz ve size çok basit bir şey söyleyeyim, gerçekten şiirde, edebiyatta, sinemada bir adam bunu nefsi olarak mı yapıyor yoksa kalbi olarak mı yapıyor bunu zaten çok net görürsün. Hollywood sinemasını bir türlü sevmememizin sebebi onun altındaki para kazanma isteğidir; biz bunu anlarız. Bizler, biraz daha kalbimizle bakmaya çalışan insanlarız. Böyle bir şey var ama son noktada, büyütülecek şeyler olduğunu düşünmüyorum. Kendimize de haksızlık etmeyelim ama.

KARAKUTU: Şöyle bir örnek de vereyim. Sokakta yatan insanlar var, sefil, meczup dediğimiz veya aşmış insanlar, dehalar... Bu, kişinin eğitimiyle, birikimiyle isimlendireceği bir durum. Bunların resimlerini koyduk siteye… Fotoğraflara bakıyorsunuz altmışında, yetmişinde, bir sigara bulabilmiş veya bir şarap bulabilmiş ve o durumuna rağmen hala direniyor. İntihar etmemiş veya ne bileyim hırsızlık veya gaspa bulaşmamış. Ama sokakta yatıyor, kimse bana bulaşmasın ben kimseye bulaşmayayım. Bu hayata rağmen yani. Bu insanların fotoğraflarına büyük bir ilgi var. Kimi şiirler yazıyor, kimi ben bunu kitabımın kapağı yapayım diyor, kimi de evimin duvarına asayım falan filan…

ONUR ÜNLÜ: Tamam işte, yalan dediğin bu çünkü.

KARAKUTU: Çünkü yalan bu.

ONUR ÜNLÜ: Sıcak evinde internette, bilgisayarın başında gayet güvenli bir şekilde… Demek istediğim bu yani, sanatçılık buysa ben yokum orda. Şu anda bunu yapıyoruz da. Hasan Basri’yi biliyorsunuz değil mi? “Bir adam karısını, çoluğunu çocuğunu terk edip çöplükte yatıp kalkmaya başlamadıkça” diyor, “ben adamım demesin”. Bu kadar geçecek kendinden diyor. Bir köpekle bir aşık üzerinden on maddelik bir kıyaslama yapar, bir insanda olması gereken on özellik diye. Köpekteki özellikleri sıralar. Mesela, “Yarı aç yarı tok yaşar”, “Az uyur”, “Kovulduğu halde gitmez” vs.. Şimdi elbette önerdiğimiz bir müptezellik durumu değil. Hasan Basri’nin ilham aldığı durumla İbrahim Peygamberin durumu hani. Hacer ile İsmail'i bıraktı gitti, onlar orda ne yaptı? Gitmek durumdaydı yani. Ama benim söylemek istediğim şu; insanlar herhangi bir entelektüel durumdan çıkan bir takım fikirlerin hazzına kapılıp bunu gerçek bir olaya bağlarlarsa, hata ederler. O suflî bir durum çünkü. Son noktada alt tarafı sinema. O entellektüelizmin tuzağına düşmemek lazım, benim anlayabildiğim kadarıyla…

KARAKUTU: Aslolanı biliyorsun ama işine gelmiyor. Bununla yetiniyorsun, yalanıyla avunuyorsun…

ONUR ÜNLÜ: Ben de diyorum ki hiç değilse bunun yalan olduğunu bil abi, yani kendime diyorum tabi, ben bunu kimseye söyleyemem, o beni aşar, o herkesi aşar. Kendim üzerinden söylüyorum bunu. Hani “gel biraz da sen oyalan” ya baba söylemiş işte. Durum o yani, gel biraz da sen oyalan. Oyalanıyoruz, inşallah kurtulacağız. Yani inşallah hep bereber kurtuluruz. Bunlar çünkü neticede yük. Şems bir gün geldi Mevlana’nın bütün kitaplarını havuza attı. “Ne bunlar yahu, kitap-mitap boşver” dedi. Onun bahsettiği içselleştirme durumu, içselleştirebilme durumu, anlatabildim mi? Karşı entellektüelist bir tavrı var orda Şems’in. Ben de ondan yanayım o anlamda. Bu elbette kitap okumayalım, o vandallar gibi yaşayalım demek değil. Ama onlarınki terk-i terk yani, terk etme durumunu da terk etme durumu falan filan. Böyle karışık, benim de çok bilmediğim şeyler.

KARAKUTU: Filmde üç tane hikaye var. Kurşunla ilgili paradoks, kurşunun hikayesi, diğeri cinayet hikayesi ve bir diğeri de mezar kazıcının kürek hikayesi. Musa Rami de bu üçgenin içinde kapana kısılmış. Başka bir deyişle, açısı olmayan bir üçgenin içinde sürekli git-gellerle, zorlamalarla filmin sonuna kadar...

ONUR ÜNLÜ: Debeleniyor.

KARAKUTU: Debeleniyor. Bu üçgen durumu ya da daha çokgen de olabilir, aslında hepimizin hayatında olan bir şey. Ana hikayeyi destekleyen, besleyen bir çok yan hikayecik daha var filmin içerisinde. Ana hikayenin karakteriyle sizin hayatınız ne kadar örtüşüyor, nerelerde birleşir, nerelerde ayrışır?

ONUR ÜNLÜ: Anladım, söyleyeyim hemen. İki şey söyleyebilirim birincisi; ben bir filmin tamamen, yüzde yüz saf kurmaca olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de bir film hikayesi tasarlarken, kurarken, hayattan, dışarda olan bitenden beslenmem, kafamın içinden beslenirim sadece; kendi kurduğum, uydurduğum şeyler üzerinden gitmek bana daha büyük bir keyif veriyor. İkincisi; Musa Rami’nin durumuyla hem benim hem de aslında bütün insanlığın durumu arasında şöyle bir paralellik olabilir: İnsan acizdir, muhtaçtır, çok artistlik yapmamalıdır, ben, ben oldum zannetmemelidir. İnsan zavallıdır. Tamam mı? Bunu bilirse, haddini bilirse insan daha mutlu olabilir. Musa Rami de işte altmış üç yaşına gelmiş, havalı hani, filmin başında öyle ya, adamları dövüyor mövüyor herkes ona saygı gösteriyor, süper bir herif. Ailesi onu çok seviyor, her şeyi bitirmiş baba. Ama değil öyle işte, öyle değilmiş meğer. Anlatabildim mi? Ben de onun üzerine gitmek istedim. “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” durumu yani, anlatabildim mi? Öyle o kadar artistlik yapma, büyüklenme, böbürlenme, ayağını yere vurma. Bu kadar basit bir şey üzerine gitmeye çalıştım. Çünkü bence eğer sinema, bunu da hep söylüyorum ama, entellektüel bir sanat değildir ve çok fazla ağır, büyük laflar edilmeye çok müsait olmadığını düşünüyorum. Çünkü bir saat, iki saat içinde başlar ve biter.

KARAKUTU: Başlar ve biter ama varlığını devam ettirir.

ONUR ÜNLÜ: Evet, yani şu anda vcd, dvd falan filan format da var ama ontolojik olarak bir filmi yanında taşıyamazsın. Kitabı taşıyabilirsin, döner bakarsın, bir daha bakarsın, arkadaşına gösterirsin. Yani film öyle değildir. Onun için de bazı ağır laflar etmeye çalışırsan e hiç içinden çıkılamayacak bir girdaba dönüşebilir sinema. Onun için basit bir tane eli ayağı düzgün bir laf söyleyebilirsem, evet, o, seyircinin bir yerinde kalır. Onun için de ben en temelinde bu filmi yaparak neyi anlatmaya çalıştım? Bir insanın acziyetini anlatmak istedim, hem karakter üzerinden hem de film karşısında seyircinin düştüğü durum. Türk seyircisi hazırlıksız yakalandı bu işe. Kafalar karıştı. Seyirci de aciz kaldı bu film karşısında. Çok büyük oranda biz bunu hesapladık, hesaplayarak yaptık. Seyirci şaşırdı ne olduğunu anlayamadan başka bir şeyle karşılaştı. Evet, bunlar risktir, bizim filmimizde seyirci nefes alamaz (bir takım Amerikan kuralları vardır, genelde çalışır bunlar, böyle birer dakikalık boşluklar verir, anlamsız boş planlar vardır, bir işe yaramayan diyaloglar vardır ki seyirci o geçirdiği 30 dakikayı şöyle bir toparlasın, kafayı sıfırlasın tekrar) Ama bizim filmimizde daha bir şeyin ne olduğunu anlayamadan bir ikinci şey geliyor, bir üçüncü şey geliyor.

Filmi gördünüz, üst üste düşünelim, işte kızla adam konuşurlarken adamın ağzından kan geldi, kız kustu sonra yolda onu çevirdiler, sonra daha önce gördüğümüz bir araba geçişi tekrarlandı, daha onu anlayamadan aynı sahne 3 kere tekrarlandı, kaybolduk yani. Seyircilerin birçoğu kaldıramadı ve sıkıldı, ağır geldi, ne kadar anlamsız filan diyorlar, çok kötü diyorlar, çok kötü değil film, kötü filmin ne olduğunu biliyoruz, bu film kötü bir film değil. Evet en şahane filmi yapmadık, bir sürü hatası var, eksiği var, bunların hepsini görüyoruz ama ortalamaya vurduğumuz zaman çok karşılaşmadığımız bir şey çıkıyor ortaya.

Tekrar ediyorum; “Günahla irtibatı kesilen iman kemale eremez.” Musa Rami’nin durumu biraz odur. Musa Rami’nin yaptığı hatalar, yani günah işlemesi, ona doğru sürüklenmesi filan... O, kâmil insan olduğunu düşünüyordu nerdeyse, o artistlikle filmin başında. Ama hayır, öyle değilsin! Çünkü yeterince günaha girmedin. Yeterince günaha girmek diye bir şey vardır. Evet, aşağının aşağısı diye bir tabir vardır, artistlik yapma, akıllı ol, adam ol... Bu kadar basit bir şey filmin anlatmaya çalışmak istediği.

KARAKUTU: Aksiyon filmi çekmek çok daha rahat, çok daha kolay demiştiniz. Çaktırmadan şiddet nasıl bir şey, bunu biraz açar mısınız?

ONUR ÜNLÜ: Şöyle bir şey var, bu film çoğu yerde olan bitene vurgu yapmıyor. Bir takım basit şeyler vardır sinemada, başka yerde olmayan olanaklar. Mesela şaryo hareketleri, mesela kesmeler, mesela müzik, mesela sahnenin birden kararması açılması gibi. Sen bunları anlattığın şeyleri vurgulamak için, altını çizmek için kullanabilirsin ve bu popüler filmler zaten bunu yapar. Ben mümkün mertebe olan bitene vurgu yapmak istemedim, sürekli, belirli bir mesafede durdum. Çok fazla yakın plan yoktur mesela bu filmde, bel planlarla, boy planlarla, orta ölçeklerle gider. Mesela kızın düştüğü sahneyi düşün, istismar etmek istesen o sahneyi, gerilimli bir şekilde kızı gösterirsin, tak babaya yakın kesersin, tak kız anne anne diye bağırır, tak bir daha pencereyi kesersin, çıkarsın yukardan aşağıyı kesersin, kız tutunuyordur, eli pencereden kurtulmak üzeredir, eline yakın kesersin, kız düşer, aşağıdan çekersin, yukarıdan çekersin anlatabildim mi? Evet daha gergin bir sahne olur gerçekten. Zaten mısırcı sahnesi de onun parodisidir. O anlamsız gerginliktir, evet biliyoruz onun patlamayacağını ama işte böyle de yapılıyor seyirci! Anladın mı abi, demin küt diye düştü ama böyle de yaparız buysa eğer mesele. Ama daha sakin durarak birisinin annesi, birisinin kızı küt diye önlerine düştü. Ben bir kere sinemada seyrettim, bir kez de galada seyrettim. Her ikisinde de çığlıklar yükseldi. Salonda “aaah” filan yapıyorlar, çok fazla artistlik yapmaya gerek yok, çaktırmadan dediğim o, anlatabildim mi ne demek istediğimi? Elinde kamera olanakları var diye bunların hepsini kullanmaya çalışmanın alemi yok, daha sakin kullanılabilir bunlar.

KARAKUTU: Bu anlamda “ezber bozmak” ifadesi nerdeyse filmle özdeşleşti…



ONUR ÜNLÜ: Evet, o ifadeyi Haluk ağabey kullanmıştı. Ben hiçbir yerde bunu söylemedim, o iddialı bir laf, ben öyle bir şey söylemem, söyleyemem de. Haluk Bilginer’in görüşüydü o. Gerçekten çok seviyor bu filmi, hakikaten çok seviyor yani.

KARAKUTU: Bu konuda çok iyi olduğu için böyle bir cümle etmesi bence boşuna değil. Türk sinemasında bir standart oluşturabilirse, yeni bir film yapacak olanlar ya da bu işe soyunacak olanlar belli bir çıtayı tutturma zorunda hissedecekler kendilerini. Bu anlamda önemli bir şey…

ONUR ÜNLÜ: Türkiye’de sinemacılar sinema üzerine düşünmüyorlar galiba, bir hikâye düşünüyorlar, bir filmi nasıl çekeriz diye. Bu konuda gerçekten çok yetenekli insanlar da var. Ama işte sinema nedir? Sinemanın ne tür olanakları vardır? Bunları nasıl kullanırsak nasıl sonuçlar elde edebiliriz? Ontolojik olarak sinema nedir? Niye var? Nasıl ihtiyaç oldu da 100 sene önce sinema denen şey ortaya cıktı ve bu hale geldi? Nasıl yok olup gidecek? Bunların üzerinde sinemacılar düşünmüyorlar. Biz bunlar üzerine düşünmeye çalışıyoruz. Polis, aynı zamanda sinemanın ne olduğu üzerine düşünen bir film ve dolayısıyla da düşündürten bir film. Film kendi kendisine refere ediyor. Ben bunun katkı sağlayacağını düşüyorum çünkü bizim çok sevdiğimiz birçok filmde içten içe bu vardır.

KARAKUTU: Yani Fellini’nin ya da Bertolucci’nin çıtasını belirleyen şey Luis Bunuel’dir. Yaptığı sinemayla “şu seviyeyi tutturacaksınız” der. Böyle bir şey Türk sinemasına gerekebilir, bu bir imkân, bu açıdan önemli tabi. “Film soru sorar diyorsunuz” cevap vermeye kendinizi muktedir görmüyorsunuz. Ama “Bütün cevaplar sendedir, saklama”diyor İsmet Özel. Peki bütün bu sorular sorulabilecekse, bu işaretler bizi nereye götürecek?

ONUR ÜNLÜ: Cevap aramaya götürür abi.

KARAKUTU: Ama cevabı hiçbir zaman bulamayacağımızı biliyoruz.

ONUR ÜNLÜ: Hayır, ben öyle düşünmüyorum. İnsanın cevapları bulabileceğini düşünüyorum gerçekten. Bakın şöyle bir şey var, “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” paradoksu var ya, bence bu paradoksla bizi yiyorlar abi, çünkü bu böyle olsaydı kâmil insan diye bir şey olamazdı. Oysa…

KARAKUTU: Var mı kâmil insan diye bir şey?

ONUR ÜNLÜ: Her bilenin üzerinde bir bilen vardır. Demek ki var, tamam mı! Bu rasyonalist ağabeyler, bu pesimistler “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” cümlesiyle bizi çok fena kandırıyorlar. Ben binlerce bilebilirim çünkü bu kapasiteyle yaratıldım, herkes öyle yaratıldı. Bence bu, üzerine düşünmeye değer bir şeydir. Biz her şeyi bilebilecek kapasiteye sahibiz. Fakat bilginin yakıcılığı, ateşi ve bilen insanların içinde kötü niyetlilerin de olması, o insanların bizi bilebileceğimiz fikrinden uzak tutmaya yönlendiriyor olabilir.

Hani sadece onlar bilmeye devam etmek istedikleri için bizi “hiç bir şey bilemeyeceksin, sen zaten boktan bir herifsin, salağın tekisin sen, ne bilebilirsin ki” filan diye bir yere götürüyor olabilirler. Şu anda bir şey bildiğimi iddia etmiyorum ama bu bir gün her şeyi bilebileceğim gerçeğini benim elimden almaya yetmemeli. Biraz daha kendimize güvenli olmalıyız, biraz daha cesur olmalıyız, biraz daha kafa tutmalıyız. Hallac yirmi yaşında Kuran’a karşı bir kitap yazmaya çalışıyor biliyor musunuz?

KARAKUTU: Evet…

ONUR ÜNLÜ: Tabi… Kırmış hani, bunu onayladığımdan söylemiyorum ama mesela böyle bir derdi var adamın. Evet yani bir manyaklıktır bu, nazire yazıyor Kuran-ı Kerim’e. En sonunda ne oldu, yaktı kendini, kafasını kestiler… Şimdi kim çıkıp diyebilir “Hallac hiçbir şey bilmiyordu”. Allah aşkına, yani nerde o delikanlı ? Baba biliyor yani, tamam mı? Demek ki bilinebiliyor... Evet Hz. Ali “ilmin yarısı bilmiyorum demektir” der. Ama bu başka bir şeydir; ilim sahibi, yani gerçekten bilen bir insanın söyleyebileceği bir şey... Ayrıca “Her şeyin üzerinde bir bilen vardır” ayeti de zaten beni durduruyor. Bana, bu şeyleri söyleyen adama haddini bildiriyor.

Bu ikisi başka. Fakat bunlar dışında bizleri bilen olmaktan alıkoymaya çalışıyor olabilirler böyle bir şüphem var evet ve bu çok entelektüel bir düzeyde ve çok zekice yapılıyor. Aman neyse !... “Aldanma şair sözü elbet yalandır”... Konuşuyoruz işte ama bunun da tadını çıkarmaya çalışalım diyorum ben. Çok fazla ciddiye alıyoruz kendimizi abi. Ben böyle bir kasıklık görüyorum işte.

Sinemanın bu kadar ciddiye alınması meselesine gelince... Sinema evet tabiî ki elbette önemli, 100 bin kişiden 1 kişinin, 2 kişinin yapabileceği şeyler, öyle ama boşver, geri kalanlar biz kendi aramızda konuşalım, delikanlı olalım, bu kadar büyütmeyelim bu meseleyi ya, duvarlar muvarlar örüyorlar. Artık kimse şiir sevmiyor, kimse şiir okumuyor, niye çünkü uzaklaştırıldı, anladın mı? Şiir alındı, şiir diye yükseğe konuldu. Ama böyle değil ki, yani şiir hayat, sokak… Bir şeyin üzerini bu kadar kapatırsan evet kimse şiir okumaz. Bana Enis Batur kendisi anlatmıştı. Cemal Süreya’nın « Sıcak Nal »ı basıldığında 350 satmış kitap. Süreya sağ daha, gelmiş geçmiş en büyük şairlerimizden biri öyle değil mi? 350 satmış kitap 350. Ama şimdi 35 bin sattı, 2 sene önce Sevda Sözleri diye bastılar Cemal Süreya’nın tüm şiirlerini. Gelsin alsın millet, katılsın şimdi engelleme. Bu hep okumuşların ve yarı okumuşların, kendimi de dâhil ederek söylüyorum, bu meseleleri kutsallaştırmasından kaynaklanıyor?

KARAKUTU: Bu da gerçeğin etrafını örtüyor. Gerçek biraz hafif kalıyor, hakikatin etrafında örülen bir şey…

ONUR ÜNLÜ: Eyvallah, tabi ki benim dediğim de o zaten.

KARAKUTU: Madem şiirden açıldı o zaman şiirden devam edelim…

ONUR ÜNLÜ: Ben prensip olarak şiirimle ilgili konuşmak istemiyorum ama sizin hadi bir soru hakkınız olsun. Büyük şairlerden birine “bu şiirde ne demek istiyorsunuz” diye soruyorlar, o da “bir daha oku” diyor.

KARAKUTU: “Bu kediler Müslüman mı?” ( Bu hayvanlar müslüman mı söylesene bebeğim )

ONUR ÜNLÜ: Şimdi bak... Bu dizeyi açıp bilinç düzeyinde yeniden söylediğinde şiirin büyüsü kaçar, anlatabildim mi başka bir şeye doğru gider. Ama ben şöyle bir şey düşündüm, çok basit bir şey düşündüm. Orda kötü bir adam düşündüm, kötü, lanet bir herif. Kedilerse çok güzel hayvanlar. Düşün ki bir sahte peygamberin bir kedisi var. Şimdi sahte bir peygamber kedi seviyor. Kedi sahte değil, kedinin bir rabıtası var. Bu doğru, acayip değil mi bu durum ya? Bu tuhaf geliyor bana, hani kedi gerçek, peygamber sahte ama onlar anlaşıyorlar. O ona mama veriyor, kedi adamın peşinden gidiyor, adam uyurken o da onun yanında uyuyor filan. O kedinin durumu ne? O kediye ne olacak? Orası çok acayip kritik bir yer ve anlayamıyorum onu. Yani nasıl ikisi bir arada duruyor? Böyle bir şey o, yani çok da derin bir mevzu değil, merak ediyorum sadece.

KARAKUTU: Şiirden soğumanızın sebebi nedir?

ONUR ÜNLÜ: Ben şiirden soğumadım. Ben Eskişehir’de okuyordum, şiir yazmaya orda başladım, sonra buraya geldim. Benim hiçbir zaman hiçbir kimseyle edebiyat bağlantım olmadı. Sadece 2–3 tane arkadaşım vardı. Şunu söylemek için anlatıyorum, bunu hep söylerlerdi de ben anlamazdım, daha yaşım çok da gençti. Ama buna rağmen şiirde bulunan iktidarın ne olduğunu net bir şekilde gördüm ve acayip şaşkınlığa uğradım. Yani şiir gibi bir şeyin, tabi o zaman çok daha romantik bakıyorsun, 23–24 yaşındayım, hani şimdi de kavrayamıyorsun, o zaman hiç kavrayamıyorsun. Şiir, şair, bunların üzerine söylenenler, yazılanlar, çizilenler çok şaşırttı beni. O noktada yazınla bir mücadele edecektim, yani bir dur bakalım dedim. O ara kafama sinema girdi. Aklımın ucundan geçmiyordu benim sinema. Hayatın böyle kötü gitmesi şairlerin işine yarar en basitinden, oradan çıkarırsın hani, o sana malzeme verir. Ben ondan şikâyetçi değilim. Benim şikâyetçi olduğum şey; ortam denen şeyin böyle acayip olması. Gerçekten beni çok şaşırttı.

Ben şiirimin bu kadar çok okunduğunu da bilmiyordum, hakikaten çok okunuyormuş. Çok gençsin, fark ediyorsun ki acayip çok okurun var, çok artistleşebilirdim. Ama o zaman o şiir yazılamazdı. Tabiri caizse ben o zaman tırstım, mücadele etmek lazım ama ona rağmen… Çok basit, insanî gerekçelerle biraz dışarıya çekildim ama doğrusu bu değil, doğrusu o an mücadele etmek –peşinden gitmek- tabiî ki ona rağmen, hani zaten okunan, beğenilen, çok sevilen bir şair olmanın garantisine rağmen, daha iyi şiir yazmaya çalışmak… Büyük şairler böyle büyük şairler oluyorlar. Ben iyi bir şair olarak kaldım, anlatabildim mi? Ama büyük şair olmak başka bir motivasyon gerektiriyor.

KARAKUTU: Rimbaud’yu biliyorsunuz, yirmili yaşlarda terk ediyor şiiri. Sizin hikâyenizde -gerçi az çok aldım cevabını- şiir mi sizi terk etti, siz mi şiiri terk ettiniz?

ONUR ÜNLÜ: Bak çok net bir şey söyleyeyim. Ben hayatta hiçbir şeyi şiir kadar sevmedim hiç sevmedim, sevmem de. Şiir kadar hiçbir şey beni heyecanlandırmadı. İyi bir şiiri bitirmek kadar olağanüstü bir durum olamaz. Buna hiçbir şeyi değişmem, çok samimi söylüyorum, 15 tane iyi filmi değişmem bir şiirime tamam mı?

KARAKUTU: Röportajlarınızdan birinde “bir yönetmen bir şairin söyleyebileceği sözü söylemeye çalışmamalıdır” demiştiniz. O zaman siz çıtayı düşürdünüz, şair olarak söyleseydiniz daha yüksekten bir şey söylemiş olurdunuz.

ONUR ÜNLÜ: Olabilir ama bu tercihtir. Öyle gerekti, onu yaşadım, bir tercih yaptım. Evet olabilir, ben daha değerli bir şey söylüyorum demiyorum ki, o zaman da değerli bir söz söylediğimi düşünerek söylemiyordum. Onu düşünmeden bir söz söylersin, onun ne kadar değerli olduğu zaman içinde oturur. Evet çıta düşürmekse bu düşürdüm yani ondan gocunmam. Savunulacak bir tarafı yok. Evet bence çok daha ağır bir iş şiir tâbii ki. Ama şu var bir film yapmış biri olarak da şunu söyleyeyim, bir film yapmak da hiç hafife alınacak bir şey değil gerçekten. Son noktada şiiri kendi kendine yazarsın. İyi bir şiirim vardır deyip taş çatlasa 15 liralık kağıt ve kalem harcarsın ama…

KARAKUTU: Tam burada, sözün gücü mü, sinemanın gücü mü?

ONUR ÜNLÜ: Sözün tabi… 50 sene sonra sinema minema yok. Şiir 3 bin senedir var, devam da edecek. Daha önce de söylemiştim, sinema başka bir şeye dönüşerek yok olacak, fikrim budur.

KARAKUTU: “İyi bir yönetmen çok tatlı bir şeydir çok da önemli bir şey değildir.” Bunu tersinden önem atfetmek olarak okumuyamayız o zaman. Değil mi?

ONUR ÜNLÜ: Tâbii ki… Öyle bir şey düşünme zaten. Önem atfedildiği için söylüyorum bunu ben, kendim atfettiğim için değil. Söylediğim kutsiyet meselesi, onu hep kendi aramızda konuşuyoruz. Gerçi arkadaşlarım benim kadar acımasız bakmıyorlar meseleye. Ama bir grup insan var ki sinemaya ciddi kutsiyet atfediyorlar. Kendilerini de kutsamış oluyorlar böylece. Bir takım sinemacılar ve bir takım şairler ve bir takım bilmem neler… Çok da boktan adamlar var işin içinde. O kadar boktan şairler de gördüm, onu da söyleyeyim.

KARAKUTU: Bir insan ne kadar köşeye sıkışabilir, sıfıra ne kadar inebilir, ne kadar dibe vurabilir, bunu filmde göstermek istemişsiniz. Bu aynı zamanda modern insanın en önemli açmazlarından biri. Filmi seyretmek belki kendine ait bir farkındalığa sebep olacaktır. Bu anlamdaki şiddet anlayışınızı önemsiyoruz. Cevabı bulacağımıza dair bir garantimiz yok fakat cevabı bulacağımıza dair ümit etmemizi bize telkin veriyor.

ONUR ÜNLÜ: Bence film umutsuz bitiyor.

KARAKUTU: Evet ama kendi hayatımıza dair bir çıkış yolu aramamız gerektiğini telkin etmiyor mu?

ONUR ÜNLÜ: Evet, ediyor olabilir ama işte şunu söylüyorum, ben bulamadım, siz bulursanız bana söyleyin kardeşim diyorum, ben bilemedim.

KARAKUTU: O yüzden sinemadan çıktığımız zaman kafamızda net bir şey yok. Sadece elimizde tek gerçek var: Sinemada 2 saat vakit kaybettim, tek gerçek bu.

ONUR ÜNLÜ: Evet, doğru bravo aynen. Bir de gittiğin sinemaya göre kaç paraysa 14 milyona da sinema var 6 milyona da var. Tâbii ki kalmayacak, ne münasebet, zaten 10 milyon lira. Sen geleceksin, ben sana 10 milyona tüm gerçeği söyleyeceğim, söyler miyim yahu! Hani bilsem bile söyler miyim o paraya? Söyler miyim hiç? Kafanı karıştırıp kalırsın öyle. Bilsem de söylemezdim. Bir gün bilirsem de onu film yoluyla filan söylemem zaten. Bu sırdır, sır açıklanır mı yahu?

KARAKUTU: Söyleyemezsiniz de. Çünkü başkasının da anlayabilecek durumda olması lazım. Şems Bağdat’a birini aramaya gidiyor. Adamın ön ismi zındık. Kötü anılıyor yani. Ama adam hakikat ehli. Şems de, daha önce hiç görmediği bu adamın zındık değil sıddık olduğunu biliyor. Uzun süre arıyor, arıyor, bulamıyor. Uzun zaman aradıktan sonra adamın kapısına varıp selam veriyor. Adam başını kaldırmadan şöyle diyor: “Sen kim oluyorsun da beni sıddık diye çağırıyorsun?” Yani hiç konuşmadan, hiç kelime sarf etmeden biri öbürünün hangi hakikate sahip olduğunu biliyor. Hakikate ulaşmış birinin o hakikati anlatma gibi bir derdi olamaz, yani böyle bir şeye de düşmez zaten.

ONUR ÜNLÜ: Eminim zındık deniyorsa mutlaka hayırlı bir adamdır. Bilen söylemez söyleyen bilmez, derler. Bu kadar çok konuşuyorsun, bilsen susarsın.

Bilmenin son noktasıdır susmak.




* * *

Röportaj çözümünde yardımcı olan üyelerimiz Kübra, Ness ve yasmin'e teşekkürlerimizle.


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Karakutu Yazılar
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Karakutu Yazılar:
Mona Roza bulundu! Sadece Karakutu açıklıyor!


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.24
Toplam Oy: 25


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Mona Lisa'ya koca bulundu
Mona Roza ile Sezai Karakoç aynı karede
Mona Roza bulundu! Sadece Karakutu açıklıyor!
nehirler aka aka
Heinz Politzer: Franz Kafka, der Künstler
Müzeyyen Senar: Akşam Olunca Yarelerim Sızlar
Sadece deli! Sadece şair!
Semih Gümüş: 'Ben sadece benim...'
Bu otel sadece ölmeye yatmak için
Karakutu Sartre: Hiçlik
Karakutu forum/ sartre: hiçlik
Karakutu'dan çağrı: Cehennem yoksa hep beraber Kapitalist olalım!

"Onur Ünlü İle Polis Filmi Üzerine Karakutu Röportajı" | Hesap Aç/Yarat | 4 yorum | Tartışma Ara
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Re: Onur Ünlü İle Polis Filmi Üzerine Karakutu Röportajı (Puan: 1)
Gönderen: utarant Tarih: 28.03.2007 Saat: 01:48
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Bana kolpa malzemeden putlar yontma bebeğim



Re: Onur Ünlü İle Polis Filmi Üzerine Karakutu Röportajı (Puan: 1)
Gönderen: HB2 Tarih: 28.03.2007 Saat: 06:39
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Onur Ünlü ile yapılan söyleşiyi; Onur Ünlü'yü anlayabilmek için defalarca okudum. Bir an anladım derken, bir başka cevabında anladığımı sandığım kişiliğin tam tersi bir kişilik karşıma çıkıyor. Onur Ünlü; İnsan ruhunun deinliklerinde "LABİRENT" ler açmayı ve kendi dahil tüm insanları bu labirentlerde gezinti yapmaya zorluyor. Esasen bakıldığında; hem "POLİS" filminde ve hem de Ali Muhsin Ünlü ile yapılan söyleşide bunu görmek mümkün.



Re: Onur Ünlü İle Polis Filmi Üzerine Karakutu Röportajı (Puan: 1)
Gönderen: utarant Tarih: 04.04.2007 Saat: 23:40
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz! (TEKVİR-29). "Bence film umutsuz bitiyor."


 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke