Her şey, İngiliz tarihinin en ilginç kişilerinden biri olan Thomas More’un
(1478-1535), bugün Hollanda topraklarında bulunan bir kentte, görevli olduğu
sırada Latince olarak yazmaya başladığı, ilk kez Louvain’da 1515’de basılan
Utopia adını verdiği kitabın yayımlanmasıyla başlamadı elbette. Ne var ki,
More’un kitabına da ad verdiği, Yunanca bir kelime oyunuyla iki anlamda okunan o
ülke, Utopia, bir türe değil sadece, bir düşünce biçimine, bir bakış açısına da
isim babalığı edecektir.
Utopia’dan başlayarak yapıtlar ve onların bir nitelemesi olan ütopik düşünce
kavramı ve bu kavramın taşıdığı nitelikler, beş aşağı beş yukarı, politika,
politik felsefe, toplumbilim içinde belirlenmiş ve tekrar edilegelmiştir.
Platon’un, bizde Devlet diye çevrilmiş olan diyaloguna da gidebiliriz, altın çağ
mitoslarına da, geriye dönerek. İyi ama, neden Utopia’dan başlayarak, ütopya
kavramı gelişmiş ve ütopyalar yaygınlık kazanmıştır. Utopia’nın ve sonrasındaki
ütopyaların, yazınsal bağlamda dikkat çeken özellikleri nelerdir?
Öncelikle, Utopia, bir beklenti gibi değil, bir gerçeklik gibi sunulmuştur.
Raphael Hythloday adlı bir gezgin, bir adada gördüğü, içinde bir süre yaşadığı
bir ülkeyi ve insanlarının yaşam düzenlerini anlatmaktadır ve o ülke 900 yıldır
ve o anda da “var”dır. İşte, Utopia’yı Platon’dan ve önceki altın çağ
mitoslarından ayıran bu, “bu ülke var, ben gözlerimle gördüm,” yaklaşımıdır.
Dönem, büyük denizaşırı keşiflerin yapıldığı bir dönemdir ama, henüz boylam
kesinlikle belirlenemediği için (ancak onsekizinci yüzyılda boylamı doğru
saptama yöntemi bulunabilecek ve böylece koordinatlar doğru saptanabilecektir),
herhangi bir yerin, hele hele büyük denizlerde bir küçük adanın yeri ancak
rastlantıyla bulunabilmektedir.
Örneğin 1573’de Pasifik’e çıkan Drake, Solomon
adalarını bulmuş ama, denizcilerin o adaya tekrar ulaşabilmeleri yıllar sonra
gerçekleşebilmiştir. (Akşit Göktürk, Edebiyatta Ada kitabında edebiyat ve ada
ilintisini derinlemesine işlemektedir). Yani, Utopia’dan başlayarak, Tommaso
Campanella’nın (1568-1626) müebbet hapse mahkûm olduğu 1602 yılında Napoli’deki
Castel Nuovo hapisanesinde yazdığı, ancak 1623’de yayımlanan, Latince adı
Civitas Solis olan La Citta del Sole’si (Güneş Kenti), Francis Bacon’ın
(1561-1626) hangi yıl yazıldığı bilinmeyen, ölümünden bir yıl sonra (1627)
yayımlanan Sylva Sylvarum: or a Natural History’ye eklenen New Atlantis’i, hep
hem ada hem “şimdi var” anlatımlıdır. Ve gene, temel özellik, bunların bugün
bize yalınkat geliyor da olsa, anlatı şeklinde verilmiş olmalarıdır.
Bu öncül örneklerden yola çıkan hemen hemen bütün batı dillerinde yazılmış
ütopyalar, “yokülke” ile “güzelülke”yi birlikte aktarmıştır. Yazarların amacı da
nettir. Yaşanılan toplum düzeninin kusurları karşısında kusursuz, hatta ideal
bir toplum düzeni önermek... Bu nedenle, ne bireyselliğin övgüsünü yapan
Robinson Crusoe ne amacın sadece yergi olduğu Guliver’in Yolculukları, ütopik
izler taşıyor görünmelerine karşın, tam birer ütopyadır.
Büyük keşiflerin ardından, artık ne denizler yitik ülkeler saklayacak kadar
gizemli ne de insanlar düş ülkelere bel bağlayacak kadar umutlu oldukları için
(Campanella, 1637’de Fransa’nın ünlü politikacısı, Fransa’yı gerçekten yöneten
kişi olan Kardinal Richelieu’ye yazdığı mektupta, onun Civitas solis’i yani
Güneş Kent’i kuracağını umduğunu yazabilmiştir) ütopyalar da şekil değiştirmeye
başlamıştır. Ütopyadan çok, ütopik olmaya (yani gerçekleştirilmesi mümkün
olmayan anlamını taşımaya); bu arada, kurmaca dili de derinlik ve zenginlik
kazandığı için, roman niteliği, öncülerin anlatı boyutunu aşmaya başlamıştır.
Yani artık daha çok öykü, daha az öneri ile karşı karşıyayızdır.
Konunun toplumbilimciler, siyasetbilimciler, insanbilimciler tarafından
kurcalanan yanları bir yana, yazınsal olarak, asal kırılma ve değişim,
ondokuzuncu yüzyıl sonunda, H.G. Wells’in kökleri eski Yunan’a dek uzatılabilse
bile, türü netleştirdiği, “bilimkurgu” yapıtlarına gelip dayanmıştır.
Bilimkurgular, Wells’den başlayarak, ya bu dünya dışındaki başka dünyalarda
geçen olaylar ya da gelecek zaman üzerine kuruludur. Ondokuzuncu yüzyıl sonunun
iki önemli ütopyasından biri olan Edward Bellamy’nin 1888 yılında basılmış olan
Looking Backward (Geriye Bakmak) adlı romanı, İS 2000 yılındaki Amerika Birleşik
Devletleri’ni anlatırken, 1891’de basılmış olan William Morris’in News From
Nowhere (Hiçbiryer’den Haberler) adlı romanı da gelecekteki, Marksçı prensipler
üzerine kurulu bir ideal devleti anlatmaktadır. İşte, yirminci yüzyıl
ütopyalarının anlatı dillerinin zamanı da, bu, yani gelecek zaman olmuştur.
Yokülkelerle düş ülkeler yani “fantastik” yerler de birbirine karıştırılmaya
başlanmıştır. Bu karışıklık hiç mi içinden çıkılmaz birşeydir? Bu noktaya
değinmeden, yirminci yüzyıl ütopyalarının, geleneksel ütopyalardan sadece zaman
kipinin farklılığıyla değil, çok daha temel bir noktadan ayrıldıklarını
belirtmekte yarar var. Geleneksel ütopyalar, bir toplum düzeni önermesi
taşıyorlardı ve böylelikle de pozitif bir değer yüklenmişlerdi. Oysa, yirminci
yüzyılın, gelecekte olacakların anlatıldığı temel ütopyaları, yani Yevgeny
Zamyatin’in Biz’i, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, George Orwell’in
1984’ü, hiç de ideal, güzel, önerilir, toplum düzenleri vaat etmemektedir. Bu
nedenle, yirminci yüzyılın ütopyalarına “anti-ütopya” ya da, daha yenilerde
“dystopia” denilmektedir. Gene de, anti-ütopya terimi çok daha geçerlidir.
Şimdi, yukardaki soruya, anti-ütopyalarla bilim kurgu yapıtlarını ayıran
niteliklere dönebiliriz. Bunun için, Zamyatin’in Wells’in yapıtları için yaptığı
olağanüstü değerlendirme son derece açıklayıcıdır: “Wells’in sosyofantastik
romanlarını ele alın: İlk akla gelen ve sıklıkla duyduğumuz yazınsal tanımlama,
ütopyadır. Bu romanlar sosyal ütopy diye adlandırılmaktadır. Bu gerçekten
böyleyse, Wells’in arkasında uzun bir gölgeli çizgi uzayacaktır, Sir Thomas
More’un Utopia’sıyla başlayıp Campanella’nın La Citta del Sole’sinden geçip
Cabet’in A Voyage to Icaria’sına ve oradan da taa William Morris’in News from
Nowhere’ine uzanan bir çizgi. Ne var ki bu soykütüğü doğru olmayacaktır çünkü
Wells’in sosyofantastik romanları ütopya değildir. Tek ütopyası, son romanı, Men
Like Gods’dur.
Ütopyalara kişiliklerini veren iki asal ve değişmez özellik vardır. Bunlardan
biri içeriktir: Ütopya yazarları ideal toplum diye düşündüklerini resmederler;
bunu matematik diline aktaracak olursak, ütopyaların + işareti taşıdıklarını
söyleyebiliriz. Öteki özellikse, içerikten doğal olarak ortaya çıkan, biçimde
yer alır: Bir ütopya her zaman durağandır (statik); her zaman betimseldir
(descriptive) ve her zaman ya da hemen hemen her zaman, olaylar dizisinin
canlılığından yoksundur.
Wells’in sosyofantastik romanlarında bu niteliklere hiç mi hiç raslamayız.
Öncelikle, pek çok sosyal fantezi + işareti değil – işareti taşır. Wells’in
sosyofantastik romanları, hemen hemen sadece, sürmekte olan toplum düzeninin
sakatlıklarını sergileme amaçlıdır; gelecekteki bir cenneti betimleme değildir:
Story of the Days to Come adlı yapıtı, cennetten yansıyan pembe ya da altınrengi
bir ışıltı içermez; aksine, Goya’nın bulanık renklerini taşır. Aynı Goya
tonlarını The Time Machine’de, The First Men in the Moon’da, The War in the
Air’de ve The World Set Free’de de buluruz. Sadece sosyofantastik romanların en
zayıflarından biri olan Men Like Gods ütopyaların tozpembe rengini taşır.
Genellikle, Wells’in sosyofantastik romanları ile ütopyalar +A ile –A’nın
birbirlerinden farklı oldukları kadar farklıdır. Ütopya değildirler. Fantastik
roman tarzında sosyal makalelerdir. Bu nedenle de, Swift’in Guliver’in
Seyahatleri, Ludvig Holberg’in Niels Klim’s Journey under the Ground’ı ve Edward
Bulwer-Lytton’un The Coming Race’inin yer aldığı yapıtlarla aynı soyağacında yer
almaktadır.1
Bu uzun alıntı ütopyaların geleneksel yerini belirlemektedir. Ne var ki, özel
ütopyalar da vardır. Bunların başında da “kadın ütopyaları” gelmektedir.
Bunların tarihi Rönesans dönemine kadar uzansa da, hepsini, “feminist ütopyalar”
diye de sınıflandırabiliriz, feminist kavramından daha eskiler de bulunsa da
içlerinde.
Daha önce bu konuda uzunca bir yazı yazmış olduğum için2,
uzatmayacağım bu konuda sözü. Orada değindiğim, Christine de Pisan, Charlotte
Perkins Gilman, Ursula K. Le Guin, Marge Piercy gibi yazarlar dışında ne ütopya
ne karşıt ütopya düzeyinde dikkat çekici bir yapıtın da ortaya çıkmadığını
belirtmek isterim. Ernest Callenbach’ın 1975’de çıkan, döneminin ilgisini
derinleştirmeye çalışan, tipik bir ütopya üslubuyla yazılmış olan (Türkçeye de
çevrilmiştir) ekoloji ütopyası Ecotopia: The Notebooks and Reports of William
Weston, yazarı tarafından 1981’de Ecotopia Emerging ve 1994’de de Future
Primitive: The New Ecotopias’la desteklenmesine karşın fazla yandaş
bulamamıştır.
Ütopyalar söz konusu olduğunda üzerinde durulması gereken çok önemli bir başka
nokta da onların okunmasıyla ilgilidir. Örneğin, bugün başta Utopia olmak üzere,
Campanella’nın da, Bacon’ın da, ütopyalarını okuduğumuzda, belki de yaşanmış
olan tarihsel süreç yüzünden, artık onları yazarların önerdikleri gibi pozitif
değerli toplum düzenleri olarak göremiyoruz. Aksine, tam birer totaliter devlet
örneği olarak karşımıza çıkıyorlar. Yazıldıkları dönemde çağın karmaşasına
karşılık olarak önerdikleri, eğitimdeki, yaşama düzenindeki (hep aynı yemeği,
aynı saatte ve topluca yemek örneğin) hatta giysilerdeki bireysel seçme hakkının
tanınmaması, bütün bu ütopyaları, kendiliğinden dystopia düzeyine itmektedir.
Sonuç olarak, “Neden artık ütopyalar yazılmıyor?” sorusunun yanıtı da burada
yatıyor olabilir. Bütün ütopyalar, ister istemez içlerinde her an patlamaya
hazır, bir anti-ütopya bombası barındırmaktalar çünkü.
Notlar:
1—Yevgeny Zamyatin, “The Genealogical Tree of H. G. Wells”, A Sovyet Heretic,
Quarted Encounters, Londra 1991, sayfa 286-287.
2—Güven Turan, “Kadın Ütopyaları”, Bilim ve Ütopya, 20 Haziran 1993.
kitap-lık
Sayı: 76 Ekim 2004