‘Don Quijote’yle 1 tanışmamın üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti. Köy
Enstitüsü’nde okuyor, yaz dinlencelerini anamın yanında geçiriyordum. Bir iki
tarla, küçük bir bahçe, bir inek, birkaç koyun, yaşlı bir eşek, daha anasının
memesi ağzındayken çayırlarda hoplayan üç beş kuzu... bizi mutlu etmeye
yetiyordu.
Öyle bir mutluluk ki, avlu komşularla, onların büyüklü küçüklü
çocuklarıyla dolup taşıyordu. Avlunun onur konuğu, ayrıntılı adıyla ‘La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote’ idi.
Okumaya sınırsız hevesimi bildiklerinden bana evde pek iş yaptırmıyorlardı.
Yaptırsalar da beceriksiz olduğumu görüyorlardı. Benim işim okumaktı. 1952
yazının en sıcak günleriydi. Sinek girmesin diye yukarıdaki odalardan birinin
bütün pencerelerini kapıyor; sıcaktı, terlemeydi demeden, saatlerce Don Quijote2
okuyordum. Romanda öyle çarpıcı, öyle güldürücü olaylarla karşılaşıyordum ki,
coşkulara kapılıp, duvarların arasına sığıştıramadığım gülmelerimi avluya
taşırıyordum.
Kendimi okumaya böylesine kaptırdığımı görenler sanırım bana âşık, karasevdalı,
belki de deli gözüyle bakıyorlardı. Sezgi bağlamındaki bu gizli tepkiler,
okumanın sonsuz yolunda ilerlememi engellemiyordu. Yine odama çekilip saatlerce
okuyor, merdivenleri kahkahalarla iniyordum. Gülmelerimin merak konusu olduğunu
anamın kararsız bakışlarından anlıyordum. Bir gün dayanamadım, neye güldüğümü
onlara da anlattım. Anlatmakla da kalmayıp kitabın güldürücü bölümlerini onlara
da okudum.
Don Quijote’nin deli saçması serüvenlerini dinledikçe, özellikle
yaşlılar gülmekten kırılıyorlardı. Böylece Don Quijote ‘asilzade’liğinden
soyunmuş, aramıza katılmıştı. Okudukça gelişmeleri merak ediyorlar, kitabın bir
yerinde de dendiği gibi, Don Quijote’yi ‘çocuklar karıştırıyor, gençler okuyor,
yetişkinler anlıyor, yaşlılar alkışlıyor’du.
Avlu nerdeyse bir tiyatro sahnesine dönmüştü. Don Quijote’nin düşünsel evreninde
ilerledikçe, çevremdekilere, düşlemimde canlandırdığımız kişilerin adlarını
vermeye başlamıştım. Kemikleri Rocinante’ninki gibi dışarıya fırlamış olmasa da,
Rocinante3 adına tek aday eşeğimizdi. Öylesine kendimizden geçmiştik ki,
kardeşler bir araya gelip gülüşerek, eşeğin karnına yağlıboya ile ‘Rosinant’
bile yazmıştık. Nedense, Don Quijote yerine koyduğumuz birini, onun soyadı
olduğu sanılan ‘Quesada’ diye çağırıyorduk. Evin tek ineğini ve koyunları sağan
anama birkaç gün Dulcinea dedikse de bu ad pek tutmamıştı. Bizim mahallede
Sancho Panza’ya benzeyen kimse yoktu. Onu karşı mahalleden transfer ettik.
Her
gün, sabahları eşeğiyle tarlaya gidip akşamları evine dönen okumasız yazmasız
yoksul bir çiftçi; kısa boyu, şiş göbeğiyle, çağımızda yeniden yaratılmış tam
bir Sancho’ydu. Cervantes, Dulcinea (dulce: tatlı) örneğinde olduğu gibi,
kişilerine ad seçerken anlamı ve ahengi nasıl göz önünde bulunduruyorsa, biz de,
seçtiğimiz kişilere gelişigüzel ad vermiyorduk. Arada şiir çiziktirmelerim
olduğuna göre Miguel de Cervantes Saavedra’lık da bana düşüyordu. Anamın gözünde
ise ben, kendini okumaya kaptırmış ‘divane’ bir Don Quijote’ydim... Eğlentili
günler çok gerilerde kaldı. O günden bu güne Don Quijote’yi yanımdan hiç
ayırmadım. İspanya’ya bir gittim, bir daha başka bir ülkede tatil geçirmedim.
Ellerine o güne değin tek roman almamış kişilerin nasıl olup da Don Quijote’den
hoşlandıkları düşüncesi, bellek dağarcığımın bir köşesinde hep kaldı. Belli
yaşlara gelip toplumları ortak ‘gülüşler’de, coşkularda, acılarda buluşturan
kitaplar okudukça, sorun’un ışıklı yüzünü az çok görüyordum. Yazımda, bu yoldaki
görüşlerimi kanıtlayıcı verilerle besleme yollarını edebiyat araştırmacılarına
bırakarak, ‘deneme’nin yoruma elverişli özgür koşulları içinde bir sonuca
varmaya çalışacağım.
Don Quijote’nin bizim insanımıza ilginç gelmesi, acaba bu romanın, Doğu
anlatıları; ya da geniş bir anlatı kültürüyle beslenip Mısır’da bugünkü biçimini
aldıktan sonra oradan Mağrip4 ülkelerine kadar uzayan; Endülüs Emevileri yoluyla
İspanya’ya geçen Binbir Gece Masalları’yla akrabalığına bağlanabilir miydi?
Araştırılıp yanıtı bulunması gereken bu ‘soru’nun, toplumlararası kültürel
iletişim ağına çok şeyler kazandıracağı kanısındayım. Gücümün, belki bir ipucu
olur diye, ancak Borges’in bir yorumunu anımsatmaya yeteceğini biliyorum. Doğu
anlamına gelen ‘Orient’ sözcüğünü ‘or’ (altın) köküne bağlayarak açıklayan
Borges, bence ‘doğunun [kültürel] zenginlikleri’ konusuna, ucunu kendi
sivrilttiği altın bir çivi çakmıştır. Binbir Gece Masalları’nı bu bağlamda
önemli bulduğu ‘on önemli eser’ arasında sayınca, bu ‘altın çivi’nin de değeri
anlaşılıyor.
Hıristiyan Batı toplumlarının Doğu’ya düzenledikleri Haçlı Seferleri’nin
(1095-1291) Avrupa’ya kazandırdığı kültürel zenginlik göz önünde bulundurulursa
196 yıl süren bu dinsel seferlere koyulmak yalnızca Kudüs’ün alınmasına,
Bizans’ın Müslümanların elinden kurtarılmasına bağlanamazdı. Rönesans’ın
başlangıcının bu sefer yıllarına denk düşmesi rastlantı değildir. Haçlı
Seferleri öylesine bir süreçtir ki, Papa’lar zaman zaman bunun ateşini
yakmışlardır. Ülkesinde bir kavgadan dolayı hüküm giyen Miguel de Cervantes
Saavedra da Papa V. Pius’un Osmanlılara karşı düzenlediği art Haçlı
Seferleri’nden birine katılmak üzere İtalya’ya kaçmış, 1571’de katıldığı
İnebahtı Deniz Savaşı’nda sol eli sakatlanmıştır. Tutsak olarak Osmanlıların
eline düşen, uzun süre Fas’ta, Cezayir’de Mağriplilerle birlikte yaşayan
Cervantes, orada edindiği Doğu deneyimleriyle dünya yazınına Don Quijote gibi
eşsiz bir roman kazanmıştır. İlk cildi 1719’da Life and Strange Surprising
Adventures for Robinson Crusoe (Robinson Crusoe’nun Yaşamı ve Şaşırtıcı
Serüvenleri) adıyla yayımlanan Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su, Jonathan
Swift’in Güliver’in Gezileri (1726), amaçları ayrı olsa da, anlatımsal yaklaşımı
ve taşıdıkları ironi yönünden Don Quijote’ye yakınlık gösterir.
Avrupa’da çağdaş
romanın gelişiminde yerleri olan bu üç eserin uzantılarının, anlatış yöntemleri
ve serüvenci kurgularıyla, geniş ölçüde Doğu öykülerinden, Binbir Gece
Masalları’ndan beslendiği ileri sürülebilir. ‘Robinsonad’ diye adlandırılan
serüven romanlarının buradan doğduğu bilinmektedir. Binbir Gece Masalları
Fransızcaya 1704’te, İngilizceye 1830-41 yıllarında çevrildi, ama kuşkusuz
Avrupa bu masalları çok önceden tanıyordu.
Don Quijote’de özellikle Doğu anlatılarının etkisi somut verilerle ortadadır.
Romanda sık sık adı geçen İbn-is-Serrac, “Mağrip dilinde yazılmış ilk öykü olan
ve 16. yy.’da çeşitli versiyonları yayımlanan İbn-is-Serrac ve Güzel Şerife adlı
bu doğu öyküsünün kahramanıdır.” Don Quijote, “... güzel Şerife, şimdi güzel
Dulcinea del Tobosso’dur,”5 diyerek Don Quijote’yle bu anlatılar arasındaki
bağlantıyı belirtmiş oluyor. Kitapta adı ‘Don Quiojete’nin anlatıcısı’ olarak
sıkça geçen Seyyid Hâmid Badincani ise, Don Quijote’nin kaynaklarını Doğu
öykülerinde arama gerektiğine yönelik yaklaşımın gereğini güçlendiriyor.
Salamanca’da öğrenimini tamamlayıp dönen Sansón Carrasco, Sancho’ya, Don
Quijote’nin başından geçenlerin, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote
adıyla yayımlandığını anlatır. Don Quijote’nin, bunun ancak ‘bilge bir büyücü’
tarafından yazılabilmiş olacağını söylemesi üzerine Sancho, “Bilge ve büyücüyse,
hikâyenin yazarının adı nasıl Seyyid Hâmid Patlıcan olur?”6 der. Don Quijote,
Sancho’dan onu Sansón’la buluşturmasını ister.
Sansón’un, ona, “Yüce
kahramanlıklarınızın hikâyesini yazan Seyyid Hâmid Badincani çok yaşasın;
Arapçadan bizim gündelik İspanyolcamıza çevirtme zahmetine katlanan, bütün
dünyaya eğlence sağlayan meraklı, daha da çok yaşasın.” demesi üzerine, Don
Quijote, “Yani benim hikâyemin yazıldığı ve yazanın Mağripli bir bilge olduğu,
doğru mu?” diye sorar; Sansón da, “O kadar doğru ki, bana kalırsa bugüne kadar
on iki binden fazla kitap basılmıştır; olmazsa, Portekiz, Barcelona ve
Valencia’ya sorulsun; buralarda basıldılar; hatta Anvers’te bile basıldığı
söyleniyor; bana öyle geliyor ki, tercüme edilmediği bir ülke, bir dil
olmamalı.” diyerek, ilginç bir kurgu tekniğiyle, romanın kahramanıyla, romanın
basıldığını konuşur (s. 465-467). İşin garip yanı, Don Quijote, bir yerde Seyyid
Hâmid Badincani’yi çok meraklı, her konuda titiz, ne kadar küçük ve önemsiz olsa
da, hiçbir ayrıntıyı atlamayan, her şeyi kaydeden, olayları kısa ve öz biçimde
anlatan; dikkatsizliklerinden, kötülüklerinden ya da cehaletlerinden, meselenin
önemli kısmını es geçen ciddi tarihçilerin ondan ders alması gereken örnek bir
tarihçi sayarken; bir yerde de Don Quijote şöyle anlatılır: “Seyyid7 adına
bakılırsa yazarının Mağripli olması onu üzüyordu; Mağripliler’in hepsi düzenbaz,
sahtekâr ve palavracı olduklarından, doğru herhangi bir şey beklenemezdi
kendilerinden.” (s. 466).
Don Quijote’de birer bölüm oluşturan “Münasebetsiz Meraklının hikâyesi” (I,
33-35; s. 280-318), “Esir hayatını ve başına gelenleri anlatılır” (I, 39-41; s.
338-367) vb. anlatılar bu bilgilerin ışığında okunursa, romanın Binbir Gece
Masalları’na yakınlığı sezilecektir. Ne var ki, “Esirin öyküsü”nde İspanyol’la
Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmiş olan8 Süreyya arasındaki aşkın, bu
masalları çağrıştıracak bir üslupta yazıldığı da görülüyor. Osmanlıcayı bilip
bilmediği kesin olmasa da, Cervantes’in kalyonlarda geçen esareti boyunca bu tür
öyküler dinlediği düşünülebilir. Örneğin şu kısacık alıntı bile, Şehrazat’ın,
öykülerin ilginçliğini belirtirken biçimlediği üslubu andırıyor: “Emin olun
yüzbaşı, bu garip hikâyeyi anlatış biçiminiz de, olayların ilginçliğini,
değişikliğini aratmayacak nitelikteydi. Hepsi çok ilginç, çok tuhaf,
dinleyenleri şaşırtan, hayran bırakan serüvenlerle dolu. Hikâyeniz o kadar
hoşumuza gitti ki, dinlerken güneş doğacak da olsa, baştan dinlemek isterdik.”
(s. 367).
Bu sözlerde, Şehrazat’ın ölümü geciktiren sözsel gücünün büyüsü sezilmiyor mu?..
Toplumlar, birbirlerinin anlatı kültürlerini çoğaltırlar. Çeviri kültürü belki
de olanakları daralmış anlatılara geniş soluk aldırmak üzere doğmuştur. Ayrıca,
büyük romanların geniş bir halk bilgisiyle yazıldığı biliniyor. Diliyle varlık
kazanmamış bir topluluk, gerçek anlamda halk sayılamaz. Cervantes, halkını
diliyle, ironisiyle, çürümüş değerlere karşı başkaldırısıyla yeniden
yaratmıştır. Sıradan insanların bile Don Quijote’nin dünyasına girebilmesi,
onun, halkının ruhunu evrensel insanlığa sunmasıyla açıklanabilir. Yaşar Kemal,
“En büyük zekâ kalabalığın zekâsıdır” sözüyle bu gerçeği vurguluyor. Yoksa o,
yargılarında hiçbir zaman halk hayalciliğine kapılmaz, ona idealistçe yaklaşmaz.
Ona bunu söyleten, halka inancı, halkın yarattıklarını görmesi, destan
oylumundaki bütüncül anlatısını o yaratılarla beslemiş olması. Cervantes’in Don
Quijote’nin önsözünde,9 “Bunca yıldır unutuluşun sessizliği içinde uyuduktan
sonra, şimdi bütün bu yılların yüküyle, böyle bir hikâyeyle karşısına
çıktığımda, halk denilen eski kanun koyucu ne diyecek?” diye sorması, ondan dört
yüz yıl sonra yaşayan Yaşar Kemal’i daha iyi anlamamızı sağlıyor.
Cervantes,
soru sormakla yetinmiyor, onun ardından, “Saman gibi kupkuru, yenilikten yoksun,
üslubu güdük, kavram yoksulu bir hikâye; bilgi ve doktrinden tamamen mahrum;
sayfa kenarlarında notlar, kitabın sonunda açıklamalar yok; oysa diğer kitaplar
öyle, görüyorum; uydurma ve acemice olsalar bile, okuru hayran bırakan,
yazarlarına okumuş, bilgili, belagatli adam şanı kazandıran alıntılarla dolular;
Aristoteles’ten, Platon’dan, bütün filozoflar gürûhundan,” deyip çağının
yazınsal portesini çizerken, Shakespeare gibi bir ozanın yıllar sonra,
yalınlıktan yoksun bu tür eserleri zambağa benzeteceğini, ‘zambağın da çayır
otundan tez çürüdüğünü’ söyleyeceğini nerden bilecekti?..
Cervantes, pastoral romanlarla, eşkıya anlatılarıyla, şövalye abartılarıyla,
bayatlamış aşk söylemleriyle çürük mezar zambağına dönmüş anlatıların karşısına,
‘halk denilen eski kanun koyucu’nun bin yılların anlatı geleneğini getiriyor Don
Quijote tipiyle. Cervantes ne yazacağını düşünürken, yanına gelen ‘çok esprili
ve bilgili dostu’, bin sayfayı bulan romanının amacını belirtecek, anlatımsal
sınırlarını şöyle çizecektir: “Önemli olan tek şey, yazılanlarda taklitten
yararlanmaktır; taklit ne kadar mükemmel olursa, yazılan da o kadar iyi
olacaktır.
Sizin bu kitabınızın amacı, şövalyelik kitaplarının dünyadaki ve halk
üzerindeki otoritesini, etkisini kırmak olduğuna göre, filozoflardan cümleler,
Kutsal Kitap’tan nasihatler, şairlerden efsaneler, retorikçilerden söylevler,
azizlerden mucizeler dilenmenize gerek yok; aksine, cümlelerinizin,
paragraflarınızın, sade bir şekilde, anlamlı, açık, yerinde kelimelerle,
fikrinizi mümkün olduğunca canlandırması, düzgün ve renkli olması için uğraşın;
kavramlarınızı karmaşık, karanlık hale getirmeden anlatın. Ayrıca, hikâyenizle
hüzünlü kimseleri neşelendirmeye, neşelilerin neşesini artırmaya çalışın; saf
kimseleri kızdırmayın, zeki kimseleri yeniliğe hayran bırakın, ciddi kimseler
küçümsemesin, ihtiyatlı kimseler de övmeyi ihmal etmesin. Kısacası, amacınız,
birçok kişinin nefret ettiği, daha da fazla kişinin övdüğü bu şövalyelik
kitaplarının temelsiz sanat yapısını yıkmak olsun; bunu başarırsanız, az şey
başarmış olmazsınız.”10 der.
Cervantes, haksızlığa uğrayanları koruyan, sorunları çözümleyen, kadınlara
kızlara kanat geren bir kır kabadayısı olan Don Quijote’nin karşısına Sancho
Panza’yı çıkarır. Gerçekte, az çok mürekkep yalamış, bir ölçüde asilzadeliğe
bulaşmış Don Quijote, umut verilip, kapıldığı her umutla yenilgiye uğrayan
‘halk’ı simgeleyen Sancho’yu olayların içine çeker. Roman, Don Quijote’nin de,
Sancho’nun da yenilgisiyle sonuçlanır. Sonuçta Don Quijote ölür, Sancho umudunu
yitirir. Doğada, insan ruhunda yitime uğrayan hiçbir şey gerçekte yitip gitmez.
Don Quijote de, ardında yitmiş gibi görünen koca bir ruh dünyasını bırakmıştır.
Cervantes, Don Quijote’yle, çağların biriktirdiği bağnazlığın taşlaşmış
anlayışına aydınlanmanın mızrağını saplamıştır. “Yeldeğirmenleri”ni dev gibi
görüp onlara saldıran, kendi bir yana, mızrağı bir yana savrulan Don Quijote’nin,
“... büyücü Frestón, bu devleri değirmene çevirdi; onları yenmenin şanını
elimden almak için,” diye saçmalamasını yirmi birinci yüzyılın başında bile
onaylayan, beyni örümcek bağlamış kafalar var. Yalnızca yeldeğirmenlerine
saldırıyla sınırlı değildir bu değerlendirme.
Koyun sürüsünü düşman orduları
sanan Don Quijote, “Saldırdığınız ordu değil, koyun sürüsü demedim mi?” diye onu
uyaran Sancho’ya uzun nutuklar çekerken şunları söyler: “Düşmanım olan o kurnaz
büyücü işte böyle yok oluverir, kılık değiştirir. Şunu bil ki Sancho, bu gibiler
için, bizim gözümüze istedikleri şekilde görünmek, çok kolay bir şeydir. Peşimi
bırakmayan o açıkgöz, bu savaşta kazanacağım galibiyeti görüp kıskandı ve düşman
ordusunu koyun sürüsüne dönüştürdü. İnanmıyorsan, yalvarırım, dediğimi yap
Sancho, o zaman dediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Eşeğine bin ve usulca
peşlerinden git; göreceksin, buradan biraz uzaklaşınca eski hallerine
dönecekler, koyun olmaktan çıkıp sana tarif ettiğim gibi, etten kemikten adamlar
olacaklar...” (s. 151).
Yirminci yüzyılın son yıllarında, Don Quijote’den dört yüz yıl sonra, en üst
düzeydeki kişilerin karıları saraylarının arka kapılarından içeriye ‘ünlü
falcılar’ı sokarken, Cervantes’in o yüce ‘kanun koyucu’nun ruhundan yarattığı
insanlıktan utanmamış mıydı?..
Roman boyunca başını taştan taşa vuran, Sancho’nun hiçbir öğüdüne kulak vermeyip
onu aldatışlarla ardından sürükleyen Don Quijote, kaçık görünerek kendini
insanlık uğruna feda etmiş bir kır kabadayısıdır; güldürüsü acılarla beslenen
koruyucu bir kabadayı...
I. 1 O yıllarda Fransızca söylenişi ile ‘Don Kişot’ deniyordu. Reşat Nuri
Güntekin’in kısaltılmış, Hamdi Varoğlu’nun tama yakın çevirisi de bu adla
yayımlanmıştır. Çevirisinde Don Kişot’u İspanyolca yazımıyla (‘Don Quijote
[okunuşu: Don Kihote]) ilk kullanan Bertan Onaran’dır.
II. 2 Eser adı Don Quijote eğik yazıyla yazılmıştır.
III. 3 Beygirlerin en önde geleni.
IV. 4 Başta Fas olmak üzere, Cezayir, Tunus, Trablus...
V. 5 Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote,
Çev.: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul - Nisan 1996 (906 S.), s. 71.
VI. 6 Badincan İspanyolcada ‘patlıcan’ anlamına gelir. Sancho burada ‘patlıcan’
diyerek, Mağriplilerin, kuşkusuz aşağılayıcı bir nitelemeyle esmerliğini ima
ediyor (s.465). Hemen ardından, Don
Quijote de, “Bu bir Mağripli ismi,” diye
bunu doğruluyor.
VII. 7 Seyyid, Arapça beyefendi demektir (s.466).
VIII. 8 Haçlı Seferlerine katılmak üzere Roma’ya gidecek ölçüde koyu bir Katolik
olan Cervantes’in, çağının Hıristiyanlık propagandası bağlamında Süreyya’yı öyle
gösterdiği düşünülebilir.
IX. 9 La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, s. 38.
10 Agy., s. 41.
kitap-lık
Sayı: 84 Haziran 2005