Humphrey Bogart’ın eşi, 'Büyük Uyku’nun gizemli güzeli Lauren Bacall 83
yaşında, ama ruhu otuzlu yaşların veriminin tadını çıkarıyor
Köşesine çekilmeden sinemayı etkin biçimde sürdüren, yaşlanmayı sorun etmeyen,
kendini yenileyen, geçmişte yaşamayan, bugüne ayak uyduran bir Hollywood
efsanesi Lauren Bacall.
57. Berlin Film Festivali’nin Jüri Başkanı Paul Schrader’in yarışma dışı
gösterilen zeka ve mizah dolu filmi “The Walker”da önemli bir yardımcı rol
üstlenen Lauren Bacall ile söyleşi yapmak ve onun ağzından “İstanbul’a gelmenin
hayalini kuruyorum” sözünü duymak unutulmaz bir deneyim oldu.
Howard Hawks’un “To Have or To Have Not”undan başlayarak bir dizi kara filmde
gizemli kadın performansları vererek sinema tarihine geçen Bacall, son yıllarda
da güçlü yardımcı karakterleri başarıyla canlandırıyor.
“Büyük Uyku”nun gizemli güzeli, Humphrey Bogart’ın kedi gözlü eşi Bacall son
derece zeki, esprili, hazırcevap, işine aşık bir kadın. 83 yaşında ama ruhu
otuzlu yaşların veriminin tadını çıkarıyor adeta. Berlin’deki Adlon Oteli’nde
bizi biraz bekletti ama sonra sıcak bir biçimde, hepimizle el sıkışıp tanışarak,
hiç yitirmediği karizmasına yaşlılığın saygınlığını ekleyerek anında
kalplerimizi kazandı. Köpeği Sophie’yi de kucağından indirmedi. Bir gün önce
“The Walker”ın galasına katılıp televizyon söyleşileri yaptığı için yorgun
düştüğünden yakınarak söze girdi Bacall ve öyle bir ortam yarattı ki sanki
hepimiz eski arkadaşlardık, dertleşip şakalaşıyorduk:
“Dünkü gibi bir gün daha yaşamayı kaldıramam herhalde. Nedir bu kırmızı halı
meselesi anlamıyorum, hayvanat bahçesi gibi! Biz yürüyoruz, insanlar öyle
bakıyor. Niye o kadar çok fotoğraf çekiliyor anlamıyorum.”
Avrupa görmüş köpek!
Fırsatı kaçırmayıp ona İstanbul Film Festivali’ne gelirse kırmızı halı derdi
çekmeyeceğini söyledim, tabii. Önemli bir etken de Bacall’un sevimli Çin finosu
Sophie’nin birinci sınıf kabinde sahibiyle birlikte yolculuk etmesine izin veren
bir havayoluyla uçmasını sağlamak olacak:
“Sophie’nin birinci sınıfta yanımda uçmasına izin vermeyen havayollarını
kesinlikle kullanmıyorum. Sophie Avrupa görmüş bir köpek. Altı yaşında, çok
akıllıdır, çok uslu durur.”
Bacall, çok sevdiği köpeğine Romanya’dan göçen bir Yahudi olan anneannesinin
adını vermiş:
“Anneannem tipik bir Yahudiydi. Dindardı. O yüzden Kirk Douglas’ı eve
götürdüğümde ona bayıldı. 'İyi bir Yahudi çocuk’ dedi.”
Kırklı yıllarda yıldızı parlayan Bacall “Çocukluğumda Yahudi olmak pek popüler
değildi ama sonraları 'in’ oldu” dedi ve ekledi:
“Neysen osun, bu değişmez!”
Sinagoga gitmeyen, Tanrı’nın olması fikrini sıcak bulan ama inançlı olmayan
Bacall hayata son derece bağlı. Sürekli çalışıyor; yeterince film izlemeye ve
gazetesi New York Times’ı okumaya bile zaman bulamadığından yakınıyor. Bacall’a
bir sürü teklif mi yağdığını sorunca aldığım yanıt ise yürek burucu:
“Ne teklifi? Geçen yıl şansım yaver gitti de 'The Walker’da oynayabildim.
Senaristler artık kadınlar için rol yazmıyor. Yetişkin kadınlardan söz ediyorum,
kız çocuklarından değil!”
Geçmiş yıllarda Bacall’u Lars von Trier’nin yönettiği “Dogville” ve
“Manderlay”de izleme şansına sahip olduk:
“Onunla ilk kez karşılaştığımda dehşete kapıldım. Tuhaf bir adamdı. Ama çok
yetenekli olduğundan sonra sevdim.”
“Bogie’yi hiç unutmadım”
'40’lı yılların sonunda bir Hollywood yıldızı haline gelen Bacall eski günlerden
ve filmlerden söz etmeyi reddetti. “Eski günlerle ilgili bir şey duymak
istemiyorum. Geçmişe takılıp kalmayın bugünü konuşalım. Bogie’yi hiç unutmadım,
çok düşünüyorum ama özledim diye dövünmüyorum. Benim tarzım bu değil, geçmişte
yaşarsanız bugünü ıskalarsınız”.
Bogie diye hitap ettiği Humphrey Bogart’ın 1957’de gırtlak kanserinden
ölmesinden sonra aktör Jason Robards ile kısa süren bir evlilik yapan Bacall,
dünyada esaslı adam kalmamasından yakındı:
“Ben zeki ve esprili erkeklerden hoşlanırım. Onun dışında insanları kategorize
etmem, çünkü ben de kategorize edilmekten hoşlanmam. Şöyle esaslı bir adam
bulsam yeter. Ama artık yok. İyi adamlar ya evli ya da genç kızların
peşindeler”.
Alin Taşçıyan
Milliyet
24/02/2007