Vlademir Nabokov, Rusya'daki devrimin ardından önce Berlin'e, ardından
Paris'e ve 2. Dünya Savaşı çıkınca da Amerika'ya göç etti. Nabokov, sürekli
yeniden okuduğum vazgeçilmez yazarlardandır. Faustvari bir anlaşmayla onun
yazınsal güzelliğinin karşılığında her zaman acımasızlık ve kötücüllükle
karşılaşırsınız
Bazı yazarlar bize çok şey öğretmelerine, yalnız hayat değil, yazı ve edebiyat
konusunda temel görüşlerimizi oluşturmalarına, onları sevgi ve tutkuyla
okumamıza rağmen hayatımızın bir döneminde kalırlar. Daha sonraki yıllarda
onları yeniden okuyorsak eğer, hâlâ onlara gerek duyduğumuz için değil, sırf bir
zamanlar onları okuduğumuz için, yani 'nostalji' tadıyla okuruz. Hemingway,
Sartre, Camus, hatta Faulkner benim için bu çeşit yazarlardandır.
Onları seyrek olarak yeniden elime aldığımda, bu yazarların artık bana yeni bir
güç aşılamalarını beklemem, bir zamanlar beni nasıl etkilediklerini, benim
ruhumu nasıl oluşturduklarını hatırlamak isterim yalnızca.
Bir de sürekli gereksinim duyduğum yazarlar vardır. Proust'u elime her alışımda
yazarın kahramanlarının kararsızlık, tutku ya da aşklarına göstereceği dikkatin
ne kadar sınırsız olabileceğini bir daha hatırlamak istemişimdir. Dostoyevski'yi
okuyorsam, diğer bütün endişe ve tasarımlarına rağmen, roman yazarının asıl
tasasının derinlik olduğunu hatırlamaya ihtiyacım vardır. Bu tür büyük
yazarların büyüklüğü sanki biraz da onlara duyduğumuz bir ihtiyaçtan
kaynaklanır. Nabokov sürekli yeniden okuduğum bu vazgeçilmez yazarlardandır.
İlaç gibi romanlar
'Lolita'nın, 'Solgun Ateş'in ya da Nabokov'un üslubunun en parlak
örneklerini verdiği 'Konuş Bellek'in okuna okuna yıpranmış kopyasını bir
yolculuğa çıkarken, yaz tatili için bavulumu yaparken, hatta son romanımın son
sayfalarını yazmak için kapanacağım otel odasına giderken vazgeçilmez bir ilaç
paketini ihtiyatla yanıma alır gibi çantama koydurtan şey nedir?
Nabokov'un düzyazısının güzelliği elbette. Ama 'güzellik' dediğim şey bir
açıklama değil. Nabokov'un kitaplarının güzelliğinin altında her zaman 'kötücül'
(bir kitabının adında da kullanmıştır bu kelimeyi) ve zalim bir yan vardır. Bu
özellikler de güzelliğin 'zamandışı' yanının bir yanılsama olduğunu bize
hissettirerek onu Nabokov'un yaşadığı hayata, çağa ve kültüre bağlar. Faustvari
bir anlaşmayla bedeli acımasızlık ve kötücül bir şey olan bu güzelliğin
üzerimdeki etkisini anlatmaya çalışayım.
Lolita'nın tenis oynayışının anlatıldığı o ünlü sahneyi, Charlotte'un Hourglass
Gölü'ne ağır ağır girişini, Humbert'in Lolita'yı kaybettikten sonra bir
tepecikten yol kenarından aşağıdaki küçük bir kasabaya -oyun oynayan çocuk
cıvıltılarını dinleyerek bakışını (karsız bir Brueghel tablosu) hatıralarında
bir gençlik sevgilisiyle ormanda buluşmalarını, oğlu küçük Dimitri'nin trenlere
bakışını, ya da bir elinde babasının, öteki elinde annesinin eli yürüyüşünü,
Lolita'ya yazdığı sonsözde yazımının tam bir ay sürdüğünü söylediği (hepsi on
satırdan ibarettir!) Kasbeam şehrindeki berberi, ya da Ada'daki kalabalık aile
sahnelerinden birini okurken hayatın tamı tamına böyle olduğunu, yazarın
hepimizin bildiği şeyleri şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcı, hatta
gözyaşartıcı bir kesinlik ve doğrulukla, gerekli yere, tam da gerekli -ve bizim
aklımıza asla gelmeyecek bir şekilde yerleştirdiğini hissederiz. Nabokov da,
tamı tamına neyi iyi yaptığını iyi bilen bir yazarın mağrur güveniyle bir
keresinde 'gerekli yere gerekli kelimeyi' bulmakta çok iyi olduğunu bildiğini
söylemiştir bize. 'Doğru Kelime'nin, Flaubert'çi anlamıyla bu mükemmel
seçimi, düzyazıdaki bu kesinlik, öylesine başdöndürücüdür ki yazı bir an sihirli
bir nitelik kazanır. Yazarın zekâsı, yaratıcılığı, talihi, ya da Tanrı'nın ona
verdiği bir yeni kelimeyle (benim gibi yazarlarda kıskançlık, hayranlık ve bir
tür özdeşleşme isteği uyandıran bu Tanrı lütuflarının sonu gelmez hiç)
açıklanabilecek bu sihrin arkasında okura doğru ve okura karşı acımasız
bir çıkış vardır.
Bir ayda yazılan on satır
Nabokov'un acımasızlığı dediğim bu şeyi daha iyi anlayabilmek için Lolita'nın
kendisini acımasızlıkla (bu haklı bir acımasızlıktır) terketmesinden kısa bir
süre önce Humbert'in biraz da vakit öldürmek için gittiği Kasbeam'daki berbere
bir bakalım. İhtiyar bir taşra berberidir bu, çenesi hiç durmaz, Humbert'i tıraş
ederken durmadan beyzbolcu oğlundan söz eder. Gözlüklerini Humbert'in önlüğüne
silmesiyle, Humbert oğlu hakkındaki küpürleri okurken makasının durmasıyla,
birkaç cümlede harikulade canlandırılmış bir berberdir bu. Onu okurken
Türkiye'de bile onu tanıdığımızı hissederiz. Son anda ama, Nabokov bizi şaşırtan
bir kart daha açıverir.
Humbert konuya o kadar ilgisizdir ki berberin hakkında solmuş gazete kesikleri
gösterdiği oğlunun ta otuz yıl önce ölmüş olduğunu son anda fark eder.
Böylece Nabokov'un bir ayda yazdığı iki cümleyle, bir taşra berberinin atmosferi
bütün inandırıcılığıyla çizilmişken ve adamın gevezeliği ve oğlunun
başarılarıyla övünüşü Çehov'cu (Nabokov'un duyduğu hayranlığı gizlemediği bir
yazar) zevklerle, 'ölü oğul' hayalinin melodramatik duyarlığı tam
okuyucunun iyi niyetlerle kabul etmeye hazırlandığı 'taşrada kayıp ve hüzün'
temasına çevrilecekken acımasız ve alaycı bir kopmayla anlatıcı kahramanımızın
berberin dertleriyle hiç ilgilenmediğini öğreniverir. Dahası, aşk
acelesiyle kıvranan Humbert'in telaşına kapılmış biz okurlar da bir an berberin
ta otuz yıl önce ölmüş oğlu için, tıpkı baş kahraman ve anlatıcı gibi hiç
kederlenemeyeceğimizi anlarız hemen. Anlatının güzelliğinin bedeli olan
acımasızlığın şimdi biz okurlar da suç ortaklarıyızdır. Yirmili yaşlarda
Nabokov'u hep tuhaf bir suçluluk duygusuyla ve bu suçluluğa kalkan olsun diye
geliştirmeye çalıştığım Nabokovyen bir gururla okudum. Romanların güzelliği
kadar benim dünyamda onlardan alınan zevkin de bedeli buydu.
Nabokov'un acımasızlığı
Nabokov'un acımasızlığını ve bunun güzelliğini anlamak için önce hayatın
Nabokov'a ne kadar acımasız davrandığını bir hatırlamak gerekir. Zengin bir Rus
aristokrat
ailesinden gelen Nabokov Bolşevik devriminden sonra malını mülkünü,
topraklarını, konaklarını kaybeder. (Daha sonra gururla bunun kendisi için
önemli olmadığını yazacaktır.) Rusya'dan, İstanbul üzerinden (bir gün kalır)
önce Berlin'e, burada sürgün hayatı yaşadıktan sonra da Paris'e, Nazilerin
Fransa'ya girmesinden sonra da Amerika'ya göçer. Berlin'de Rusça yazarak bir
edebiyat dili olarak sahiplenebildiği anadilini Amerika'da kaybetmiştir. Liberal
bir siyasetçi olan babasını ise, 'Solgun Ateş'te bir benzerini alay ve
acımasızlıkla canlandırdığı yanlışlıkla işlenmiş bir cinayet ile yitirir.
Kırkında Amerika'ya göç ettiğinde babasını, üyeleri dünyanın her bir yerine
dağılan ailesini, servetini ve anadilini kaybetmiştir artık. Edmund Wilson'un
'en alttakine bir de tekme atmak' diye özetlediği tuhaf acımasızlığı, ya da
'siyaset' ile hiç ilgilenmediğini gururla söylemesini, sıradan insanın sıradan
alışkanlıklarıyla kitsch ve bayağılık eleştirisini aşan bir aşağılamayla alay
etmesini, okurken dudaklarını kıpırdatan okurlar için yazmadığını ima etmesini
kolay bir ahlakçılıkla yargılamak istemiyorsak eğer, Nabokov'un hayatındaki bu
kayıpları ve onun Lolita gibi, Sebastian Knight gibi, John Shade gibi
kahramanlarına olağanüstü bir şefkat gösterdiğini hatırlamalıyız.
Kasbeam kasabasındaki berber örneğinde olduğu gibi, acımasızlık Nabokov da
hayatın, başkalarının, doğanın, fiziksel çevrenin, sokakların, şehirlerin bizim
acılarımıza, dertlerimize hiç mi hiç cevap vermediğini en ince ayrıntılarıyla
göstermek şeklinde ortaya çıkar. Bu bize Lolita'nın ölüm hakkındaki üvey
babasının da çok takdir ettiği gözlemini hatırlatır: Ölümün en korkunç
yanı "insanın tek başına olduğunu bilmesi" der Lolita. Nabokov'u okumanın derin
zevki, hayatlarımızın dünyanın kendi iç mantığına hiç mi hiç uymadığı yolundaki
acımasız gerçeği, güzelliğin kendisi olarak fark etmemizdir. Ancak iyi
edebiyatın bize sevdirebileceği dünyanın bu derin mantığını keşfettiğimizde
elimizde güzelliğin tesellisi kalır yalnızca: Nabokov'un nesrinin kelebek
kanatlarını hatırlatan parlaklığı, simetrisi, yaptığı işin her zaman
fazlasıyla bilincinde olan bir yazarın sezgiyle kendisinin 'prizmatik
Babil' dediği ışık, zekâ ve ayna oyunları dünyanın ve hayatın acımasızlığına
karşı sarılabileceğimiz tek şeydir belki. Lolita'sını kaybettikten, hayat
tarafından acımasızca ezildikten sonra Humbert okura artık elinden kelimelerle
oynamaktan başka
hiçbir şey gelmediğini söyler ve yarı alaycı bir şekilde 'sanat denen
sığınak'tan dem vurur.
Suçluluk duygusu yaratır
Bedeli acımasızlık olan bu sığınak, tıpkı bütün roman boyunca okurun hissedeceği
Humbert'in sinizminden anladığımız gibi bir suçluluk duygusu da yaratır.
Nabokov'un nesri, güzelliğinin bedeli olan acımasızlığın sonucu -tıpkı
küçük bir çocuğun saflığında zaman dışı güzelliği arayan Humbert gibi bir
suçluluk duygusuyla malüldür. Yazarın, anlatıcının, romanları hikâyeleri bize
anlatan o harika dilin sahibinin bu suçluluğu hep bastırmaya çalıştığını
hissederiz: Ya pervasız bir alaycılığın zekice bir saldırganlığın dalgaları
arasında fark ederiz bu huzursuzluğu, ya da kahramanların ikide bir
geçmişlerine, çocukluk anılarına dönmelerinden.
Hatıralarından da anlayacağımız gibi çocukluk Nabokov için hayatın geri
kalanının kıyaslandığı bir altın çağdır. Tolstoy'un çocukluk ve ilk
Gençlik'inden etkilenerek yazdığı anılarında Nabokov, Tolstoy'un Rousseau'dan
devraldığı suçluluk duygularıyla ilgilenmez. Belli ki onun için suçluluk
çocukluktan ve Bolşevik ihtilalinden sonra cennet Rusya'dan uzaklaştıktan sonra
ve kendi özel edebi üslubunu oluştururken yaşanacak bir acıdır. Puşkin bir
zamanlar "bütün Rus yazarları kayıp çocukluklarını anlatırlarsa günümüz
Rusyası'ndan kim söz edecek?" diye şikâyet etmişti. Nabokov'da, Puşkin'in
şikâyet ettiği bu aristokratik -toprak sahipleri edebiyatının modern bir
uzantısıdır, ama elbette ki yalnız bu değildir.
Nabokov'un sürekli takılmaktan, alaycılıkla iğnelenmekten hoşlandığı Freud ile
çatışmasının ardında, en derinde çocukluğun altın çağını suçluluk duygularından,
ödipal karmaşalardan, yasak ve günah söylemlerinden koruma gayreti olmalı,
Nabokov'un ileri sürdüğü gibi Freud'un saçmalıkları değil. Çünkü 'zaman',
'hafıza', 'ölümsüzlük' gibi konularda yazmaya başladığı zaman kimi zaman en
parlak sayfaları Nabokov'da Freud tarzı bir 'büyücülük' yapmaya girişiyor.
Nabokov'un 'zaman' fikrinin arkasında güzelliğin bedeli olan acımasızlık ve
suçluluk duygularına bir karşı çıkış vardır. Ada'da üzerinde uzun uzun duracağı
zaman anlayışıyla Nabokov okura, hafızamız sayesinde çocukluğumuzu ya da arkada
bıraktığımız 'altın çağı' yanımızda taşıyabileceğimizi hatırlatır. Bu bilinen,
basit düşünceyi Nabokov olağanüstü bir şiirsellik ve şimdi ile geçmişi aynı anda
aynı cümlede yaşatabilme gayretiyle ayakta tutar. Geçmişten gelen ve en olmadık
zamanda karşımıza çıkan anı yüklü eşyalar, harika hatıralarla yüklü görüntüler,
anlatıcının karşılaştırmaları bizi hep şimdinin berbatlığı yanında bir 'altın
çağ' olduğu yolunda uyarır. Hatırlama denen şey, Nabokov'a göre yaratıcı yazarın
ve hayal gücünün en büyük silahı şimdiyi geçmişin halesiyle kuşatarak yaşamamızı
sağlar. Ama Proust'taki gibi geleceği olmayan, hayat yolculuğu tamamlanmış bir
anlatıcının geçmişi hatırlaması değildir bu. Hafıza ve zaman konusundaki
ısrarlarından anlayacağımız
gibi, şimdinin ve geleceğin, anıların oyunları ve zamanın dalgalanmalarıyla
yapıldığını bilen bir yazarın kararlığıdır. Lolita'nın dengesi ve diriliği
geçmişle şimdi arasındaki bu huzurlu, huzursuz gidip gelmelerden oluşur: Önce
Lolita öncesi çocukluk hatıraları, sonra Lolita kaçtıktan sonra, Lolita ile
yaşanmış mutluluğun hatıraları. Nabokov bu harika anılardan söz ederken sık sık
cennet sözcüğünü kullanır - bir keresinde de 'cennette buzdağları' der.
'Ada' ise Nabokov'un geçmişte kalan bu cenneti günümüze taşıma çabasıdır. Bu
altın çağı hatıraların dünyasını yaşadığı günde ne Amerika'da çünkü Lolita'nın
Amerikası bayağılık ile özgürlük arasında gider gelir ne de Rusya'da -ya da
Sovyetler Birliği'nde yaşatamayacağını bildiği için Nabokov bu iki ülkenin
hatıralarından üçüncü bir hayal ülke, edebi bir cennet yaratmıştır. Çocukluğu
günahsızlık çağı olarak gören yazarımızın kendini bitmez tükenmez ayrıntıların
masumiyetine bırakarak yarattığı
bu harika, tuhaf, aşırı ve narsisistik dünya her bakımdan çocuksudur.
Yazarın edebi cenneti
Yaşlı yazarın hatıralarını yazarak çocukluğuna dönüşü yerine, Nabokov ters,
zarif ve çok iddialı bir taklayla çocukluğu yaşlılığa taşımayı denemiştir
burada. Kahramanlarımızın çocukluk aşkları yalnızca yüceltilmez, bütün hayatları
boyunca bu aşka ve birbirlerine bağlı kalarak çocukluklarını da korudukları
hissettirilir. Humbert'in cenneti bir çocuğun aşkında araması gibi Van ile
Ada'da çocukluk aşklarını bütün hayatlarına yayarak cennette yaşamak isterler.
Önce kuzen olduklarını, daha sonra da iki âşığın aslında kardeş olduklarını
öğreniriz. Nabokov nefret etmekten hoşlandığı
Freud gibi, tabuların bizi çocukluğun cennetinden uzak tuttuğunu farkında
olmadan söyler gibidir.
Nabokovcu çocukluk, suçtan günahtan uzak bir cennet olduğu için Ada ve Van'ın
aşklarındaki egoistçe yana asıl hayranlık duymamız gerekir. Yazarımız
Nabokov gibi bir büyük büyücü olduğu için de bu hayranlığı duyarız da. Bu da
okuru, Van'a duyduğu büyük aşkın karşılığını alamayan zavallı Lucette ile
özdeşleştirmeye götürür. Van ile Ada, anlatıcının onlar için yarattığı o harika,
tuhaf, acaip aşk cennetinde yaşarken kitabın en çağdaş, huzursuz ve mutsuz
kişisi Lucette, Nabokovcu bir acımasızlığın kurbanı olur ve Ada'nın kimi
okurlarının kitap için hissettiği gibi büyük aşkın ve kitabın dışında kalır.
Yazarın büyük olabilmesi için okurun da büyük olması gereken yer burasıdır.
Nabokov'un cenneti günümüze getirmek, hayata karşı kendi dünyasını yaratabilmek
için Ada'da gösterdiği çaba, yazarın kendi olmaktaki kararlılığı ve kendi şaka
ve saplantılarında ısrarı, kendi zevklerine, oyunlarına, hayal gücünün
sınırsızlığına gösterdiği özsaygısının aldığı mağrurca boyut, sabırsız okur için
zaman zaman
'Ada'yı kabul edilemez bir noktaya yaklaştırır. Proust'un, Kafka'nın, Joyce'un
da okura karşı yazdığı yerdir burası ama postmodernist şakanın babası Nabokov
(böyle olacağını bilseydi, belki de reddederdi bu babalığı), bu yazarlardan
farklı olarak okurun tepkisini de öngörür, ve onu da oyuna katar: Van'in yazdığı
felsefi romanın zorluğunu, "yelpaze sallayan hanımların oturma odası
gevezeliklerinde" onu kendini beğenmiş görmelerini, edebi şöhretin ona vız
gelmesiyle açıklar.
Var olmayan bir dünya
Bu mağrur Nabokovcu tutumu, herkesin romancıdan toplumsal ve ahlaki yorumlar
yapmasını beklediği, gençlik yıllarımda içimde gizli bir zırh gibi taşıdığımı
söylemeliyim. Türkiye'den bakıldığında, 1970'lerde Nabokov romanları 'Ada'nın
kahramanları gibi, varolmayan bir dünyaya ilişkin 'günümüzden kopuk' fanteziler
gibi gözükürdü. Yazmayı tasarladığım kitapları acımasız, eşitsiz ve çirkin
toplumsal ortamın ahlaki talepleriyle boğmaktan korktuğum için yalnız
Lolita'yı değil, 'Ada' gibi Nabokov'un kendi takıntılarını, şakalarını,
edebi oyunlarını ve göndermelerini, cinsel hayallerini, bilgiçliğini ve
alaycılığını sonuna kadar götürdüğü kitapları benimsemek bana tek başına
yapılması gereken ahlaki bir yükümlülük gibi görünürdü. Bu yüzden benim için
büyük edebiyatın hemen yanıbaşında bir yerde suçluluk duygusunun serin ve insanı
yalnız hissettiren rüzgârı eser. 'Ada', bir büyük yazarın bu suçluluk duygusu
hiç yok gibi yapmaya çalışması, cenneti büyük edebi yeteneği ve iradesiyle
bugüne getirme çabasıdır. Bu yüzden bir kere bu büyük kitaba güveninizi
kaybedersiniz, başta Ada ile Van'ın kardeş aşkı olmak üzere kitaptaki her şey,
niyet edildiğinin tam tersi bir günaha batar.
Yirmi yıl önce Nabokov hakkında konuşmaktan çok zevk aldığım tek kişi Fatih
Özgüven, Lolita'dan sonra bu büyük ve vazgeçilmez romanı da Türkçeye çevirdi.
Edebiyatımızın son otuz yılda çıkardığı bu en büyük çevirmenin elinde Nabokov'un
bütün şakaları, aykırılıkları ve tuhaf güzelliğiyle Türkçe konuştuğunu
hayranlıkla görüyoruz.
ADA YA DA ARZU
Nabokov, çeviren: Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 2002, 576 sayfa.
Nabakov'un tüm eserlerini yayımlayan
İletişim Yayınları, 'Ada Ya Da Arzu'yu önümüzdeki hafta okurla buluşturacak.
Radikal
10/05/2002