Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 40 Üye Adayı ve 1 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 KORKUYORUM
 NİCCOLO MACHİAVELLİ
 İç...
 Yarış
 Gene Hackman
 Doktor Doktor
 Ahmet İnam'la sıradışı bir sohbet...
 Sömürünün kavramları
 Halide Nusret Zorlutuna ile yeniden
 Mutfak kitapları
 FELON
 Kalbin hafızası var mıdır?
 Dahası ne?
 bir cumartesi
 Ayaklarının üstünde
 Bayramsız Çocuklar
 İyi Bayramlar
 bir cezm kaldı
 Uzlette...
 Çizginin Yüzleri...

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Orhan Pamuk: Acımasızlık, güzellik, zaman
Tarih: 03.03.2007 Saat: 05:21 Gönderen: karakutu
 

Vlademir Nabokov, Rusya'daki devrimin ardından önce Berlin'e, ardından Paris'e ve 2. Dünya Savaşı çıkınca da Amerika'ya göç etti. Nabokov, sürekli yeniden okuduğum vazgeçilmez yazarlardandır. Faustvari bir anlaşmayla onun yazınsal güzelliğinin karşılığında her zaman acımasızlık ve kötücüllükle karşılaşırsınız

Bazı yazarlar bize çok şey öğretmelerine, yalnız hayat değil, yazı ve edebiyat konusunda temel görüşlerimizi oluşturmalarına, onları sevgi ve tutkuyla okumamıza rağmen hayatımızın bir döneminde kalırlar. Daha sonraki yıllarda onları yeniden okuyorsak eğer, hâlâ onlara gerek duyduğumuz için değil, sırf bir zamanlar onları okuduğumuz için, yani 'nostalji' tadıyla okuruz. Hemingway, Sartre, Camus, hatta Faulkner benim için bu çeşit yazarlardandır.



Onları seyrek olarak yeniden elime aldığımda, bu yazarların artık bana yeni bir güç aşılamalarını beklemem, bir zamanlar beni nasıl etkilediklerini, benim ruhumu nasıl oluşturduklarını hatırlamak isterim yalnızca.

Bir de sürekli gereksinim duyduğum yazarlar vardır. Proust'u elime her alışımda yazarın kahramanlarının kararsızlık, tutku ya da aşklarına göstereceği dikkatin ne kadar sınırsız olabileceğini bir daha hatırlamak istemişimdir. Dostoyevski'yi okuyorsam, diğer bütün endişe ve tasarımlarına rağmen, roman yazarının asıl tasasının derinlik olduğunu hatırlamaya ihtiyacım vardır. Bu tür büyük yazarların büyüklüğü sanki biraz da onlara duyduğumuz bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Nabokov sürekli yeniden okuduğum bu vazgeçilmez yazarlardandır.

İlaç gibi romanlar

'Lolita'nın, 'Solgun Ateş'in ya da Nabokov'un  üslubunun en parlak örneklerini verdiği  'Konuş Bellek'in okuna okuna yıpranmış kopyasını bir yolculuğa çıkarken, yaz tatili için bavulumu yaparken, hatta son romanımın son sayfalarını yazmak için kapanacağım otel odasına giderken vazgeçilmez bir ilaç paketini ihtiyatla yanıma alır gibi çantama koydurtan şey nedir?

Nabokov'un düzyazısının güzelliği elbette. Ama 'güzellik' dediğim şey bir açıklama değil. Nabokov'un kitaplarının güzelliğinin altında her zaman 'kötücül' (bir kitabının adında da kullanmıştır bu kelimeyi) ve zalim bir yan vardır. Bu özellikler de güzelliğin 'zamandışı' yanının bir yanılsama olduğunu bize hissettirerek onu Nabokov'un yaşadığı hayata, çağa ve kültüre bağlar. Faustvari bir anlaşmayla bedeli acımasızlık ve kötücül bir şey olan bu güzelliğin üzerimdeki etkisini anlatmaya çalışayım.

Lolita'nın tenis oynayışının anlatıldığı o ünlü sahneyi, Charlotte'un Hourglass Gölü'ne ağır ağır girişini, Humbert'in Lolita'yı kaybettikten sonra bir tepecikten yol kenarından aşağıdaki küçük bir kasabaya -oyun oynayan çocuk cıvıltılarını dinleyerek bakışını (karsız bir Brueghel tablosu) hatıralarında bir gençlik sevgilisiyle ormanda buluşmalarını, oğlu küçük Dimitri'nin trenlere bakışını, ya da bir elinde babasının, öteki elinde annesinin eli yürüyüşünü, Lolita'ya yazdığı sonsözde yazımının tam bir ay sürdüğünü söylediği (hepsi on satırdan ibarettir!) Kasbeam şehrindeki berberi, ya da Ada'daki kalabalık aile sahnelerinden birini okurken hayatın tamı tamına böyle olduğunu, yazarın hepimizin  bildiği şeyleri şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcı, hatta gözyaşartıcı bir kesinlik ve doğrulukla, gerekli yere, tam da gerekli -ve bizim aklımıza asla gelmeyecek bir şekilde yerleştirdiğini hissederiz. Nabokov da, tamı tamına neyi iyi yaptığını iyi bilen bir yazarın mağrur güveniyle bir keresinde 'gerekli yere gerekli kelimeyi' bulmakta çok iyi olduğunu bildiğini söylemiştir bize.  'Doğru Kelime'nin, Flaubert'çi anlamıyla bu mükemmel seçimi, düzyazıdaki bu kesinlik, öylesine başdöndürücüdür ki yazı bir an sihirli bir nitelik kazanır. Yazarın zekâsı, yaratıcılığı, talihi, ya da Tanrı'nın ona verdiği bir yeni kelimeyle (benim gibi yazarlarda kıskançlık, hayranlık ve bir tür özdeşleşme isteği uyandıran bu Tanrı lütuflarının sonu gelmez hiç) açıklanabilecek  bu sihrin arkasında okura doğru ve okura karşı acımasız bir çıkış vardır.

Bir ayda yazılan on satır

Nabokov'un acımasızlığı dediğim bu şeyi daha iyi anlayabilmek için Lolita'nın kendisini acımasızlıkla (bu haklı bir acımasızlıktır) terketmesinden kısa bir süre önce Humbert'in biraz da vakit öldürmek için gittiği Kasbeam'daki berbere bir bakalım. İhtiyar bir taşra berberidir bu, çenesi hiç durmaz, Humbert'i tıraş ederken durmadan beyzbolcu oğlundan söz eder. Gözlüklerini Humbert'in önlüğüne silmesiyle, Humbert oğlu hakkındaki küpürleri okurken makasının durmasıyla, birkaç cümlede harikulade canlandırılmış bir berberdir bu. Onu okurken Türkiye'de bile onu tanıdığımızı hissederiz. Son anda ama, Nabokov bizi şaşırtan bir kart daha açıverir.

Humbert konuya o kadar ilgisizdir ki berberin hakkında solmuş gazete kesikleri gösterdiği oğlunun ta otuz yıl önce ölmüş olduğunu son anda fark eder.
Böylece Nabokov'un bir ayda yazdığı iki cümleyle, bir taşra berberinin atmosferi bütün inandırıcılığıyla çizilmişken ve adamın gevezeliği ve oğlunun başarılarıyla övünüşü Çehov'cu (Nabokov'un duyduğu hayranlığı gizlemediği bir yazar) zevklerle,  'ölü oğul' hayalinin melodramatik duyarlığı tam okuyucunun iyi niyetlerle kabul etmeye hazırlandığı 'taşrada kayıp ve hüzün' temasına çevrilecekken acımasız ve alaycı bir kopmayla anlatıcı kahramanımızın berberin  dertleriyle hiç ilgilenmediğini öğreniverir. Dahası, aşk acelesiyle kıvranan Humbert'in telaşına kapılmış biz okurlar da bir an berberin ta otuz yıl önce ölmüş oğlu için, tıpkı baş kahraman ve anlatıcı gibi hiç kederlenemeyeceğimizi anlarız hemen. Anlatının güzelliğinin bedeli olan acımasızlığın şimdi biz okurlar da suç ortaklarıyızdır. Yirmili yaşlarda Nabokov'u hep tuhaf bir suçluluk duygusuyla ve bu suçluluğa kalkan olsun diye geliştirmeye çalıştığım Nabokovyen bir gururla okudum. Romanların güzelliği kadar benim dünyamda onlardan alınan zevkin de bedeli buydu.


Nabokov'un acımasızlığı

Nabokov'un acımasızlığını ve bunun güzelliğini anlamak için önce hayatın Nabokov'a ne kadar acımasız davrandığını bir hatırlamak gerekir. Zengin bir Rus aristokrat
ailesinden gelen Nabokov Bolşevik devriminden  sonra malını mülkünü, topraklarını, konaklarını kaybeder. (Daha sonra gururla bunun kendisi için önemli olmadığını yazacaktır.) Rusya'dan, İstanbul üzerinden (bir gün kalır) önce Berlin'e, burada sürgün hayatı yaşadıktan sonra da Paris'e, Nazilerin


Fransa'ya girmesinden sonra da Amerika'ya göçer. Berlin'de Rusça yazarak bir edebiyat dili olarak sahiplenebildiği anadilini Amerika'da kaybetmiştir. Liberal bir siyasetçi olan babasını ise, 'Solgun Ateş'te bir benzerini alay ve acımasızlıkla canlandırdığı yanlışlıkla işlenmiş bir cinayet ile yitirir. Kırkında Amerika'ya göç ettiğinde babasını, üyeleri dünyanın her bir yerine dağılan ailesini, servetini ve anadilini kaybetmiştir artık. Edmund Wilson'un 'en alttakine bir de tekme atmak' diye özetlediği tuhaf acımasızlığı, ya da 'siyaset' ile hiç ilgilenmediğini gururla söylemesini, sıradan insanın sıradan alışkanlıklarıyla kitsch ve bayağılık eleştirisini aşan bir aşağılamayla alay etmesini, okurken dudaklarını kıpırdatan okurlar için yazmadığını ima etmesini kolay bir ahlakçılıkla yargılamak istemiyorsak eğer, Nabokov'un hayatındaki bu kayıpları ve onun Lolita gibi, Sebastian Knight gibi, John Shade gibi kahramanlarına olağanüstü bir şefkat gösterdiğini hatırlamalıyız.

Kasbeam kasabasındaki berber örneğinde olduğu gibi, acımasızlık Nabokov da hayatın, başkalarının, doğanın, fiziksel çevrenin, sokakların, şehirlerin bizim acılarımıza, dertlerimize hiç mi hiç cevap vermediğini en ince ayrıntılarıyla göstermek şeklinde ortaya çıkar. Bu bize Lolita'nın ölüm hakkındaki üvey babasının da çok takdir ettiği gözlemini  hatırlatır: Ölümün en korkunç yanı "insanın tek başına olduğunu bilmesi" der Lolita. Nabokov'u okumanın derin zevki, hayatlarımızın dünyanın kendi iç mantığına hiç mi hiç uymadığı yolundaki acımasız gerçeği, güzelliğin kendisi olarak fark etmemizdir. Ancak iyi edebiyatın bize sevdirebileceği dünyanın bu derin mantığını keşfettiğimizde elimizde güzelliğin tesellisi  kalır yalnızca: Nabokov'un nesrinin kelebek kanatlarını hatırlatan parlaklığı, simetrisi,  yaptığı işin her zaman fazlasıyla bilincinde olan bir yazarın sezgiyle kendisinin  'prizmatik Babil' dediği ışık, zekâ ve ayna oyunları dünyanın ve hayatın acımasızlığına karşı sarılabileceğimiz tek şeydir belki. Lolita'sını kaybettikten, hayat tarafından acımasızca ezildikten sonra Humbert okura artık elinden kelimelerle oynamaktan başka
hiçbir şey gelmediğini söyler ve yarı alaycı bir şekilde 'sanat denen sığınak'tan dem vurur.


Suçluluk duygusu yaratır

Bedeli acımasızlık olan bu sığınak, tıpkı bütün roman boyunca okurun hissedeceği Humbert'in sinizminden anladığımız gibi bir suçluluk duygusu da yaratır. Nabokov'un nesri, güzelliğinin bedeli olan acımasızlığın  sonucu -tıpkı küçük bir çocuğun saflığında zaman dışı güzelliği arayan Humbert gibi bir suçluluk duygusuyla malüldür. Yazarın, anlatıcının, romanları hikâyeleri bize anlatan o harika dilin sahibinin bu suçluluğu  hep bastırmaya çalıştığını hissederiz: Ya pervasız bir alaycılığın zekice bir saldırganlığın dalgaları arasında fark ederiz bu huzursuzluğu, ya da kahramanların ikide bir geçmişlerine, çocukluk anılarına dönmelerinden.

Hatıralarından da anlayacağımız gibi çocukluk  Nabokov için hayatın geri kalanının kıyaslandığı bir altın çağdır. Tolstoy'un çocukluk ve ilk Gençlik'inden etkilenerek yazdığı anılarında Nabokov, Tolstoy'un Rousseau'dan devraldığı suçluluk duygularıyla  ilgilenmez. Belli ki onun için suçluluk çocukluktan ve Bolşevik ihtilalinden sonra cennet Rusya'dan uzaklaştıktan sonra ve kendi özel edebi üslubunu oluştururken yaşanacak bir acıdır. Puşkin bir zamanlar  "bütün Rus yazarları kayıp çocukluklarını anlatırlarsa günümüz Rusyası'ndan kim söz edecek?" diye şikâyet etmişti. Nabokov'da, Puşkin'in şikâyet ettiği bu aristokratik -toprak sahipleri edebiyatının modern bir uzantısıdır, ama elbette ki yalnız bu değildir.

Nabokov'un sürekli takılmaktan, alaycılıkla iğnelenmekten hoşlandığı Freud ile çatışmasının ardında, en derinde çocukluğun altın çağını suçluluk duygularından, ödipal karmaşalardan, yasak ve günah söylemlerinden koruma gayreti olmalı, Nabokov'un ileri sürdüğü gibi Freud'un saçmalıkları değil. Çünkü 'zaman', 'hafıza', 'ölümsüzlük' gibi konularda yazmaya başladığı zaman kimi zaman en parlak sayfaları Nabokov'da Freud tarzı bir 'büyücülük' yapmaya girişiyor.

Nabokov'un 'zaman' fikrinin arkasında güzelliğin bedeli olan acımasızlık ve suçluluk duygularına bir karşı çıkış vardır. Ada'da üzerinde uzun uzun duracağı zaman anlayışıyla Nabokov okura, hafızamız sayesinde çocukluğumuzu ya da arkada bıraktığımız 'altın çağı' yanımızda taşıyabileceğimizi hatırlatır. Bu bilinen, basit düşünceyi Nabokov olağanüstü bir şiirsellik ve şimdi ile geçmişi aynı anda aynı cümlede yaşatabilme gayretiyle ayakta tutar. Geçmişten gelen ve en olmadık zamanda karşımıza çıkan anı yüklü eşyalar, harika hatıralarla yüklü görüntüler, anlatıcının karşılaştırmaları bizi hep şimdinin berbatlığı yanında bir 'altın çağ' olduğu yolunda uyarır. Hatırlama denen şey, Nabokov'a göre yaratıcı yazarın ve hayal gücünün en büyük silahı şimdiyi geçmişin halesiyle kuşatarak yaşamamızı sağlar. Ama Proust'taki gibi geleceği olmayan, hayat yolculuğu tamamlanmış bir anlatıcının geçmişi hatırlaması değildir bu. Hafıza ve zaman konusundaki ısrarlarından anlayacağımız
gibi, şimdinin ve geleceğin, anıların oyunları ve zamanın dalgalanmalarıyla yapıldığını bilen bir yazarın kararlığıdır. Lolita'nın dengesi ve diriliği geçmişle şimdi arasındaki bu huzurlu, huzursuz gidip gelmelerden oluşur: Önce Lolita öncesi çocukluk hatıraları, sonra Lolita kaçtıktan sonra, Lolita ile yaşanmış mutluluğun hatıraları. Nabokov bu harika anılardan söz ederken sık sık cennet sözcüğünü kullanır - bir keresinde de 'cennette buzdağları' der.

'Ada' ise Nabokov'un geçmişte kalan bu cenneti günümüze taşıma çabasıdır. Bu altın çağı hatıraların dünyasını yaşadığı günde ne Amerika'da çünkü Lolita'nın Amerikası bayağılık ile özgürlük arasında gider gelir ne de Rusya'da -ya da Sovyetler Birliği'nde yaşatamayacağını bildiği için Nabokov bu iki ülkenin hatıralarından üçüncü bir hayal ülke, edebi bir cennet yaratmıştır. Çocukluğu günahsızlık çağı olarak gören yazarımızın kendini bitmez tükenmez ayrıntıların masumiyetine bırakarak yarattığı
bu harika, tuhaf, aşırı ve narsisistik dünya her bakımdan çocuksudur.


Yazarın edebi cenneti

Yaşlı yazarın hatıralarını yazarak çocukluğuna dönüşü yerine, Nabokov ters, zarif ve çok iddialı bir taklayla çocukluğu yaşlılığa taşımayı denemiştir burada. Kahramanlarımızın çocukluk aşkları yalnızca yüceltilmez, bütün hayatları boyunca bu aşka ve birbirlerine bağlı kalarak çocukluklarını da korudukları hissettirilir. Humbert'in cenneti bir çocuğun aşkında araması gibi Van ile Ada'da çocukluk aşklarını bütün hayatlarına yayarak cennette yaşamak isterler. Önce kuzen olduklarını, daha sonra da iki âşığın aslında kardeş olduklarını öğreniriz. Nabokov nefret etmekten hoşlandığı
Freud gibi, tabuların bizi çocukluğun cennetinden uzak tuttuğunu farkında olmadan söyler gibidir.

Nabokovcu çocukluk, suçtan günahtan uzak bir cennet olduğu için Ada ve Van'ın aşklarındaki  egoistçe yana asıl hayranlık duymamız gerekir. Yazarımız Nabokov gibi bir büyük büyücü olduğu için de bu hayranlığı duyarız da. Bu da okuru, Van'a duyduğu büyük aşkın karşılığını alamayan zavallı Lucette ile özdeşleştirmeye götürür. Van ile Ada, anlatıcının onlar için yarattığı o harika, tuhaf, acaip aşk cennetinde yaşarken kitabın en çağdaş, huzursuz ve mutsuz kişisi Lucette,  Nabokovcu bir acımasızlığın kurbanı olur ve Ada'nın kimi okurlarının kitap için hissettiği gibi büyük aşkın ve kitabın dışında kalır.

Yazarın büyük olabilmesi için okurun da büyük olması gereken yer burasıdır. Nabokov'un cenneti günümüze getirmek, hayata karşı kendi dünyasını yaratabilmek için Ada'da gösterdiği çaba, yazarın kendi olmaktaki kararlılığı ve kendi şaka ve saplantılarında ısrarı, kendi zevklerine, oyunlarına, hayal gücünün sınırsızlığına gösterdiği özsaygısının aldığı mağrurca boyut, sabırsız okur için zaman zaman
'Ada'yı kabul edilemez bir noktaya yaklaştırır. Proust'un, Kafka'nın, Joyce'un da okura karşı yazdığı yerdir burası ama postmodernist şakanın babası Nabokov (böyle olacağını bilseydi, belki de reddederdi bu babalığı), bu yazarlardan farklı olarak okurun tepkisini de öngörür, ve onu da oyuna katar: Van'in yazdığı felsefi romanın zorluğunu, "yelpaze sallayan hanımların oturma odası gevezeliklerinde" onu kendini beğenmiş görmelerini, edebi şöhretin ona vız gelmesiyle açıklar.



Var olmayan bir dünya

Bu mağrur Nabokovcu tutumu, herkesin romancıdan toplumsal ve ahlaki yorumlar yapmasını beklediği, gençlik yıllarımda içimde gizli bir zırh gibi taşıdığımı söylemeliyim. Türkiye'den bakıldığında, 1970'lerde Nabokov romanları 'Ada'nın kahramanları gibi, varolmayan bir dünyaya ilişkin 'günümüzden kopuk' fanteziler gibi gözükürdü. Yazmayı tasarladığım kitapları acımasız, eşitsiz ve çirkin toplumsal ortamın  ahlaki talepleriyle boğmaktan korktuğum için yalnız Lolita'yı değil, 'Ada' gibi Nabokov'un  kendi takıntılarını, şakalarını, edebi oyunlarını ve göndermelerini, cinsel hayallerini, bilgiçliğini ve alaycılığını sonuna kadar götürdüğü kitapları benimsemek bana tek başına yapılması gereken ahlaki bir yükümlülük gibi görünürdü. Bu yüzden benim için büyük edebiyatın hemen yanıbaşında bir yerde suçluluk duygusunun serin ve insanı yalnız hissettiren rüzgârı eser. 'Ada', bir büyük yazarın bu suçluluk duygusu hiç yok gibi yapmaya çalışması, cenneti büyük edebi yeteneği ve iradesiyle bugüne getirme çabasıdır. Bu yüzden bir kere bu büyük kitaba güveninizi kaybedersiniz, başta Ada ile Van'ın kardeş aşkı olmak üzere kitaptaki her şey, niyet edildiğinin tam tersi bir günaha batar.

Yirmi yıl önce Nabokov hakkında konuşmaktan çok zevk aldığım tek kişi Fatih Özgüven, Lolita'dan sonra bu büyük ve vazgeçilmez romanı da Türkçeye çevirdi. Edebiyatımızın son otuz yılda çıkardığı bu en büyük çevirmenin elinde Nabokov'un bütün şakaları, aykırılıkları ve tuhaf güzelliğiyle Türkçe konuştuğunu hayranlıkla görüyoruz.


ADA YA DA ARZU
Nabokov, çeviren: Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 2002, 576 sayfa.
Nabakov'un tüm eserlerini yayımlayan
İletişim Yayınları, 'Ada Ya Da Arzu'yu önümüzdeki hafta okurla buluşturacak.
 

 

Radikal
10/05/2002


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Kitap Tenkidleri
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Kitap Tenkidleri:
Doğunun Limanları - Kitap Özeti


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.5
Toplam Oy: 2


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Doğunun Limanları - Kitap Özeti
Sinsi uyuzluklar ve şeffaflık limanları
Ateş düştüğü yeri yakıyor- hakikaten
Eric Clapton - River of Tears
JOHN MAYNARD KEYNES’TEN NEFRETİMİN YİRMİ SEBEBİ-1
Hüküm Giymiş Bir Kitap İçin Yazıt
Hangi kitaptan sinemaya uyarlanırdınız?
Kitaplar

"Acımasızlık, güzellik, zaman" | Hesap Aç/Yarat | 1 yorum | Tartışma Ara
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Re: Acımasızlık, güzellik, zaman (Puan: 1)
Gönderen: panikadam Tarih: 09.07.2007 Saat: 10:14
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
nabokov bir üstattır..oguz atay bile kurgusuna hayran kalmıs ve onu hep ki atay hiç söz etmemiştir nabokov hakkında,roman kurgularında kullanmıstır..nabokov üstün derecedeki dil hakimiyeti ve karakterlerine seslenme gücü ile bence son yüzyılın en büyük bir kaç yazarından biridir..çizdiği yol ayrıdır,o yolun rengi bile ayrıdır..bir romanının arka sayfasında jean paul sarte'nin onu öven bir cümlesi var;ama aynı romanın önsözünde nabokov sarte'ye yükleniyor onu alaya alıyor,ciddiye almıyor..işte,yazar budur..çekinmeden,yalnız kalmayı göze alan,eleştirilerinde kimsenin iradesini kafasına takmayan söz söyleyebilen yazar..ödüller uğruna kendinden taviz vermeyen..nabokov çoşkun bir yazardır..


 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke