Bazen de öyle oluyor: neresinden tutacağını bilemiyorsun. Çünkü tutacak
hiçbir kulpu yok. Kristal, üstelik yüzeyi yağlanmış, kaygan bir küreyi
avuçlarının arasında sıkıca tutmak gibi bir şey bu: kayıyor, yuvarlanıyor,
yeniden tutup düştüğü yerden kaldırmak istiyorsun, onu kaldırmaya gücünün
yeteceğini kestiriyorsun, fakat heyhat, onu ele geçirebileceğin, onu döşünden
sımsıkı yakalayabileceğin bir tutamağı ele geçiremiyorsun.
İnsanlar bir yerlere kaçışıyor, iki dev kule, bu, kendini dünyanın hükümdarı
sanan ülkenin simgesi yerine geçmiş iki dev kule, beş yaşında bir çocuğun yaş
günü pastası gibi, bir sofra bıçağının yumuşak beyaz peynirin tepesinden geçer
gibi geçmesiyle kıyılıyor, şu farkla ki, peynir kesilirken ortalık toz dumana
karışıp katılmaz, buradaysa ortalık toz bulutlarıyla, petrol dumanıyla kararmış,
insanlar can havliyle ve panikle oraya buraya kaçışıyor.. diyorlar ki, aradan
geçen yıllara rağmen samamca bunu unutmadı, unutmayacak ve de unutturmayacak..
yıllar geçiyor, samamcanın ülkesinden uzaklarda, çok uzaklarda, okyanus aşırı
yerlerde insanlar öldürülüyor, insanlar işkenceden geçiriliyor, üzerlerine
bombalar yağdırılıyor, daha açmamış taç yaprakların arasındaki gül tomurcukları
kaynak ateşine tutularak yakılıyor, yüzlere zaçyağı dökülüyor, zaçyağı burunları
eritiyor, gözleri oyuyor, kulaklar ziftten yapılmış misket gibi asitin içinde
büzüşüp eriyor, yok oluyor..
O gün nerde olduğumu hatırlamaya çalışmalıyım. Aslında her yerde olabilir(d)im.
Benimse, arada bir özlediğim o motel odasında bulunmayı canım çekiyor. Sanki çok
katlı bir binanın asansör kabinine girmek için sıra bekliyordum. Uzaktan
tanıdığım biri bana: "Duydun mu?" diye sordu. "Neyi?" dedim. Bu soru, doğrudan
"duymadım" demekten daha etkili bir iz bırakıyor soranın dimağında.
"Bombalamışlar" dedi. "Yaa, dedim hayret belirtisiyle, bekliyordum…" Yüzüme
baktı araştırarak: "Nasıl yani?.."
Bombacılarla işbirliğine girmeye niyetim yoktu. Elimi bir kavisle savurdum. Bu
işmar akla gelebilecek bütün anlamları içerebilirdi. "Anlıyorum" dedi.
Üstelemedim. Ne anladığı beni çok da ilgilendirmiyordu.
Bu kenti terk etmem için dostluklara son vermem mi gerekiyordu?
Bunun bir geri dönüşü olmayacak mıydı?
Nitekim kısa bir süre sonra –onbeş gün öyle bir ortamda uzun sayılmazdı- geri
döndüğümde, evimin kapısı hâlâ kapalı duruyordu. Bense bir yere yerleşmek
zorundaydım. Ve "boş yerimiz var" levhasını gördüğüm bu motele yerleşmekte
tereddüt etmedim.
Akşam televizyon seyrediyorum. Sabahleyin kapının önüne gazete bırakmalarını
tembihledim. Gazetelere bakıyorum. Caddenin karlarını belediye işçileri
süpürüyor. Motelin avlusundaki karlar erimemiş, karlar gözenekli.. soğuk..
çocukluğumuzda bu gözenekli karın üstünü elimizle sıvazlayıp altından çıkan,
daha buza kesmemiş karı ağzımızda eritmekten zevk alırdık. Şimdi pencerenin
arkasından, odamın sıcaklığında bu pürüzlü, gözenekli, temiz kar yığınını
seyretmek de hoş..
Gocuğuma sarınıyorum. Karların üstünde adımlarımın çıkardığı gıcırtılara kulak
vererek yaşadığım kentten New York'a doğru adımlıyorum. Belki orada bir koşu
Washington D.C.'ye de giderim. Neler oluyor? Oralar bıraktığım gibi duruyor mu?
Delice bir fikir geliyor aklıma. Okyanus'u kızakla geçmeyi denemeliyim. Varım
buna, hazırım.
Bilinçaltımdan gizli gizli hazırlanmakta olduğumu düşündüğüm dördüncü dünya
savaşını ilân etmeyi ertelemenin de alemi olmadığını düşünüyorum. Şimdiye kadar
zaten niye bekledim ki!
Asansör kabinindeki aynada kendimi gözden geçiriyorum. Ceketimin yakasını
yokluyorum. Kabinin şeffaf duvarlarından dışarısı görünüyor, hızla yükseliyoruz.
Birazdan belki gökyüzünü avuçlarız. Başımız göğe erer. Küreyi yağlı yüzeyinden
yakalamasını beceremesek de, orada kayak yapmamızı da engelleyemezler ya!..
Yenişafak
25/02/2007