Bir arkadaşım, kedisi için: “Beni kendisinin bir parçası sanıyor” derdi.
Kedilerde bu tür sanılar olur mu? Sanmam. Kedi, kendi parçasının bile kendine
ait olduğunu bilmez. Oyun çağındaki bir kedi, kuyruğunu oynatırken –daha doğrusu
kuyruğu bilinci dışında kıpırdanıp dururken– görse, hemen onun arkasından
koşmaya başlar. Kuyruğunu yakalamaya çalışır. Bir biçimde kuyruğunu yakalarsa
onu ısırır ve canı yanınca da kuyruğunu bırakır, kuyruk gözden kaybolunca, o da
bir şey olmamışçasına, yeni bir oyun icat edinceye kadar süklüm püklüm oradan
ayrılır.
Eski tüfekleri, eski, hurda, modası geçmiş devrimcileri, şimdi modası geçmekte
olan deyimle dinozorları, kuyruğunun ardına düşmüş bu delişmen, delice kedilere
benzetiyorum. Devrim, onların indinde, ardına takılıp koştukları kuyrukları
gibi… Kedi yavrusu kuyruğun kendine ait olduğunu bilmemekte elbette mazurdur. O,
kendi kuyruğunu ısırdığında, dahası canı yandığında bile, ısırdığı şeyin kendi
kuyruğu olduğunu bilmez.
Kedi ile kocamış devrimci arasında böylesi bir çapraz ilişki var: o da hâlâ
devrim ardında perende attığını sanır. Ama ortada kendi fantezisi dışında bir
şey yoktur. Kart “devrimci” hayatı boyunca bir devrimin ardında koştuğunu
düşünmek zorunda sanır kendini…
Devrimi yakalar gibi olacak, dudakları devrimin kuyruğuna nerdeyse temas edecek,
kuyruğunu gözden kaçırdığında kafasını öbür tarafa çevirecek, bir de görecek ki,
devrim orda, öbür tarafta kendine nanik yapıyor.
Kedinin oyunculuğunun bir mevsimi olduğu gibi, devrimin de kart devrimci indinde
bir mevsimi bulunur. Daha doğrusu iki mevsimi vardır. Biri, oyun çağından çıkma
sürecine denk düşer, ki bu, kedinin hayatı boyunca bir kez yaşanır. İkincisi
Mart'tan Mart'a, her yıl bir kez…
Devrimin –kedi için kızışmanın– mevsimi geçince, onun da kulağı düşer.
Yazın sıcak günlerinde kedi, kafasını karnına gömerek uyur. Kuyruğunu da başının
üstünde tutar. Kuyruğunun ucu, arada bir, belli belirsiz titreşir. Kış
geldiğinde, kedinin şansı varsa, bir soba kenarında ya da mangal altında
kıvrılıp kalır. Saatlerce öylece uyur. Ta ki, biri onun rahatını bozmaya…
Uykusundan kalktığında tatlı tatlı gerneşir, ön ayaklarını elinden geldiğince
öne uzatır, sırtını çukurlaştırır, böylece gövdesini esnetir… Sonra bulabildiği
en sıcak köşeye çekilir, gerdanını yalar, kuyruğunu yalar, ön ayağının ön yüzünü
yalayarak yüzüne sürer, aynı işlemi ayağını bir de kulağının arkasından yüzüne
doğru dolandırarak yineler… Kedimiz temizlenmiştir. Arka ayağı ile kulaklarının
dibine kısa, sert darbeler indirerek kaşınmaya başlamanın zamanıdır.
Oyun çağındaysa, o sırada kedinin önüne bir ip yumağı atmanız yeterlidir. Kedi,
bıkmadan usanmadan onunla oynayıp durur. Bu esnada kediye bakarken içimiz
muhabbetle dolar. Ama aynı işi, kendine devrimci süsü veren bir kart herif
yapıyorsa, dünyanın nerden nereye geldiğinden habersiz, hâlâ 80 yıl öncesinin
şartlarının geçerli olduğunu sanan pis düzenbaz ortaya çıkmışsa, insanın içi
kararır. Kedide sempati uyandıran şey, düzenbaz devrimcide gıcıklık haline
dönüşür.
Yenişafak
18/02/2007