|
Amerikalıların nihai paranoyak fantazisi, tam bir tüketici cenneti olan küçük,
masalsı bir Kaliforniya şehrinde yaşayan bir bireyin, birdenbire, içinde
yaşadığı dünyanın, onu gerçek bir dünyada yaşadığına inandırmak üzere
sahnelenmiş bir düzmece, bir gösteri, etrafındaki bütün insanların da aslında
devasa bir şovun parçaları olan aktörler ve figüranlar olduğundan şüphelenmeye
başlamasıdır.
Bunun en son örneği, Jim Carrey'nin, günde 24 saat yayınlanan bir
TV şovunun kahramanı olduğunu keşfeden küçük kasaba kâtibi rolünü oynadığı,
Peter Weir'ın The Truman Show (1998) filmidir:
Doğup büyüdüğü kasaba dev bir stüdyo üzerinde kurulmuştur, kameralar devamlı onu
takip etmektedir. Bu filmin ataları arasında Philip Dick'in Time Out of Joint
(1959) romanından bahsetmekte fayda var; bu romanda, 50'li yıların sonlarında
küçük, masalsı bir Kaliforniya kasabasında mütevazı bir hayat süren kahraman,
yavaş yavaş, bütün kasabanın onu tatmin etmek amacıyla sahnelenen bir düzmece
olduğunu keşfeder ... Time Out of Joint'la The Truman Show'un temelinde yatan
deneyim, geç kapitalist Kaliforniya tüketici cennetinin, tam da hiper-gerçekliği
içinde, bir anlamda gerçekdışı, tözsüz, maddi ataletten yoksun olduğu
deneyimidir.
Demek ki mesele sadece, Hollywood'un ağırlıktan ve maddi ataletten yoksun
bir gerçek hayat sureti sahnelemesi meselesi değil geç kapitalist tüketim
toplumunda, "gerçek toplumsal hayat"ın kendisi, bir şekilde, sahnelenmiş bir
düzmecenin özelliklerini ediniyor, komşularımız "gerçek hayar'ta sahneye çıkmış
aktörler ve figüranlar gibi davranıyorlar ... Aynı şekilde kapitalist, faydacı,
tinsellikten arındırılmış evrenin nihai hakikati, "gerçek hayat"ın kendisinin
maddilikten-arınması, bir hayaletler şovuna dönüşmesidir. Başka birçok yazar
gibi Christopher Isherwood da, Amerikan gündelik hayatının, motel odasıyla
örneklenen gerçekdışılığını ifade etmişti:
"Amerikan motelleri gerçekdışıdır! / .. ./ Kasten gerçekdışı olacak şekilde
tasarlanmışlardır. /... / Avrupalılar bizden nefret ediyorlar, çünkü bizler,
tıpkı tefekküre dalmak için mağaralara giren münzeviler gibi, reklamlarımız
içinde yaşamaya çekilmiş durumdayız." Peter Sloterdijk'ın "küre" kavramı burada
düz anlamıyla gerçekleşmiştir: Bütün şehri kuşatan ve tecrit eden dev metal
küre. Yıllar önce, Zardoz'dan Logan'ın Kaçışı'na bir dizi bilimkurgu filmi, bu
fantaziyi cemaati de kapsayacak şekilde genişleterek günümüzün postmodern
müşkül vaziyetini önceden haber vermişlerdi: Dışa kapalı bir alanda mikropsuz
bir hayat yaşayan tecrit edilmiş grup, gerçek dünyanın maddi çürüme deneyimini
özler.
Wachowski biraderlerin hit filmi Matrix (1999) bu mantığı son noktasına
vardırmıştır: Hepimizin etrafımızda görüp yaşadığımız maddi gerçeklik, hepimizin
bağlı olduğu devasa bir mega-bilgisayar tarafından yaratılan ve eşgüdümlenen
sanal bir gerçekliktir; (Keanu Reeves'in oynadığı) kahraman "gerçek gerçeklik"te
uyandığı zaman, yanıp yıkılmış harabelerle dolu ıssız bir manzara görür -
küresel savaştan sonra Şikago'dan geriye bunlar kalmıştır. Direniş lideri
Morpheus onu şu ironik ifadeyle selamlar: "Gerçeğin çölüne hoşgeldin." II
Eylül'de New York'ta benzer şeyler olmadı mı? New York sakinleri o gün "gerçeğin
çölü"yle tanıştı - ortaya çıkan manzaranın ve çöken kulelerden yakaladığımız
karelerin, Hollywood'un yozlaştırdığı bizlere, büyük felaket
prodüksiyonlarındaki en nefes kesici sahneleri hatırlatmaması imkansızdı.
Bombalamaların bütünüyle beklenmedik bir şok olduğu, akla hayale gelmeyecek
imkansız'ın gerçekleştiği söyleniyor; o zaman 20. yüzyılın başlarındaki öteki
belirleyici felaketi, Titanik felaketini hatırlamalıyız: O da bir şoktu, ama
Titanik 19. yüzyılın sanayi uygarlığının kudretini simgeleştirdiği için,
ideolojik fantazilerde böyle bir felakete çoktan yer ayrılmıştı. Aynı şey bu
bombalamalar için de geçerli değil mi? Medyanın bizi terörist tehdit laflarıyla
sürekli bombardımana uğratmasının da ötesinde, bu tehdide bariz bir libidinal
yatırımda da bulunuluyordu - New York'tan Kaçış'tan Bağımsızlık Günü'ne uzanan
filmler dizisini hatırlayın. Saldırılarla Hollywood felaket filmleri arasında
sık sık kurulan bağlantının gerekçesi de burada yatıyor: Gerçekleşen İmkansız
fantazi nesnesiydi, yani Ameri ka bir bakıma fantazisini kurduğu şeyi elde etmiş
oldu ki en büyük sürpriz de buydu.
Tam da şu anda, bir felaketin çiğ Gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz zamanda,
onun algılanmasını belirleyen ideolojik ve fantazmatik koordinatları akılda
tutmamız gerekiyor. Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin çöküşünde herhangi bir
simgecilik varsa, bu, eski moda "mali kapitalizmin merkezi" anlayışında değil,
DTM kulelerinin sanal kapitalizmin, maddi üretim alanından kopmuş mali
spekülasyonların merkezine karşılık geldikleri anlayışında aranmalıdır.
Bombaların yarattığı paramparça edici etki, ancak bugün dijitalleşmiş Birinci
Dünya'yı Üçüncü Dünya'daki "Gerçeğin çölü"nden ayıran sınır çizgisi göz önünde
bulundurularak açıklanabilir. Uğursuz bir failin bizi sürekli imha etmekle
tehdit ettiği düşüncesini doğuran şey, yalıtılmış, yapay bir evrende
yaşadığımızın farkında olmamızdır.
Sonuç itibariyle, bombalamaların ardındaki beyin olduğundan şüphelenilen Usame
Bin Ladin, James Bond filmlerinin çoğundaki baş suçlu olan, küresel yıkım
eylemleri tezgahlayan Ernst Stavro Blofeld'in gerçek hayattaki muadili değil
midir? Bu noktada şunu hatırlamak gerekir ki Hollywood filmlerinde bütün
yoğunluğu içinde üretim sürecini bir tek, James Bond'un baş suçlunun gizli
bölgesine sızıp burada yoğun emek harcanan (uyuşturucuların arıtılıp
paketlenmesi, New York'u havaya uçuracak bir roketin inşası) fabrikanın yerini
tesbit ettiği zaman görürüz. Baş suçlunun Bond'u ele geçirdikten sonra, onu
çoğunlukla yasadışı fabrikasında bir tura çıkarması, Hollywood'un bir
fabrikadaki üretimin toplumcu-gerçekçi, gururlu sunumuna en yaklaştığı zaman
değil midir? Bond'un müdahalesinin işlevi de, tabii ki, üretim mekanını havaya
uçurarak "işçi sınıfının ortadan kaybolduğu" bir dünyada sürdürdüğümüz gündelik
hayat suretine dönmemizi sağlamaktır. DTM kulelerinin patlamasıyla, tehditkar
Dışarı'ya yönelik bu şiddet bize geri dönmüş olmuyor mu?
Amerikalıların içinde yaşadıkları güvenli Küre, aynı zamanda hem kendilerini
gözlerini kırpmadan feda eden hem de korkak olan, hem son derece zeki hem de
ilkel barbarlar olan terörist sa1dırganların oluşturduğu bir Dışarı'nın tehdidi
altındaymış gibi deneyimlenmekte. Ne zaman böyle katıksız kötü bir Dışarı'yla
karşı karşıya gelsek, Hegel'in verdiği dersi onaylama cesaretini bulmamız
gerekir: Bu katıksız Dışarı'da, kendi özümüzün imbikten geçirilmiş versiyonunu
görmemiz gerekir. Son beş yüzyıldır, "medeni" Batı'nın (görece) refahı ve
huzuru, acımasız şiddet ve yıkımın "barbar" Dışarı'ya ihraç edilmesiyle
sağlanmıştır: Amerika'nın fethinden Kongo'daki katliama kadar uzanan uzun
hikaye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların
gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her
zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika'da, her Allahın günü,
DTM'nin çökmesinin bütün kurbanlarından daha fazla sayıda insan AİDS'ten ölüyor
ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir. ABD,
Saraybosna'dan Grozni'ye, Ruanda'dan Kongo ve Sierra Leone'ye dünyanın dört bir
yanında her gün olup bitenlerin çok küçük bir bölümünü yaşadı sadece. New
York'taki duruma tecavüzcü çeteleri ve sokaklarda yürüyen insanlara
körlemesine ateş açan bir düzine kadar nişancıyı eklersek, on yıl önce
Saraybosna'nın nasıl bir durumda olduğuna ilişkin bir fikir edinebiliriz.
İki DTM kulesinin çöküşünü TV ekranından seyrettiğimizde, "reality TV
şovları"nın sahteliğini görmek mümkün oldu: Bu şovlar "gerçek" olsa bile,
insanlar bunlarda yine de rol yaparlar - kendilerini oynarlar. Romanların
klasik tekzibi ("bu metindeki kişiler kurmacadır, gerçek kişilerle her türlü
benzerlik tesadüften ibarettir"), "reality şov" programlarına katılanlar için de
geçerlidir: Gerçek hayat içinde kendilerini oynasalar da, orada kurmaca kişiler
görürüz. "Gerçeğe dönüşe" farklı yorumlar da getirilebilir elbette: Bazı
muhafazakarların, bizi böyle yaralanabilir hale getiren şeyin tam da
açıklığımız olduğu iddialarını duymaya başladık bile - arka planda bundan
çıkarılması gereken kaçınılmaz sonuç, "hayat tarzımızı" korumak istiyorsak,
özgürlüğün düşmanları tarafından "suistimal edilen" özgürlüklerimizin
bazılarını feda etmemiz gerektiğidir tabii ki. Bu mantık bütünüyle
reddedilmelidir: Birinci Dünyalı "açık" ülkelerimizin bütün insanlık tarihinde
en çok kontrol edilen toplumlar olduğu bir. vakıa değil midir? İngiltere'de,
otobüslerden alışveriş merkezlerine bütün kamu alanları sürekli kamerayla
izleniyor; bütün dijital iletişim biçimlerinin neredeyse bütünüyle kontrol
edildiğinden hiç bahsetmeyelim.
Yine George Will gibi sağcı yorumcular hemen, Amerika'nın "tarihten aldığı
mola"nın sonunun geldiğini -gerçekliğin darbesinin liberal hoşgörülü tutumun
yalıtılmış kulesini ve Kültürel Araştırmalar okulunun metinsellik üzerindeki
odağını paramparça ettiğini- ilan ettiler. Şimdi, bir darbe de biz indirmek,
gerçek dünyadaki gerçek düşmanlarla cebelleşmek zorundayız, onlara göre… İyi de,
darbeyi kime indireceğiz? Verilen cevap ne olursa olsun, hiçbir zaman doğru
hedefi vuramayacak, bizi tam olarak tatmin edemeyecektir. Amerika'nın
Afganistan'a saldırmasının gülünçlüğü apaçık ortada: Dünyadaki en büyük güç,
köylülerin çorak tepelerde zar zor yaşamaya çalıştıkları, dünyanın en yoksul
ülkelerinden birini imha ederse, bu iktidarsızlıktan kaynaklanan eylemin en uç
örneği olmayacak mıdır? Aslında Afganistan ideal bir hedeftir: Zaten harabeye
dönmüş, hiçbir altyapısı olmayan, son yirmi yıldır savaşlar yüzünden tekrar
tekrar yıkılmış bir ülke ... Afganistan tercihinin ekonomik kaygılar
tarafından da belirleneceği sonucuna varmak da kaçınılmaz: Tutulacak en iyi
yol, insanın öfkesini, kimsenin umursamadığı ve yıkılacak hiçbir şeyi olmayan
bir ülkeden çıkarması değil midir? Ne yazık ki büyük olasılıkla Afganistan'ın
seçilecek olması, kaybettiği anahtarını sokak lambasının altında arayan deli
fıkrasını hatırlatıyor insana; adama anahtarını arkadaki karanlık köşede
kaybettiği halde niye orada aradığı sorulunca "ama ışıkta aramak daha kolay
oluyor" demiş hani. Kabil'in şu anda zaten Manhattan'ın merkezi gibi görünüyor
olması son derece ironik değil mi?
Şu anda harekete geçip misillemede bulunma itkisine yenik düşmek demek, tam da,
11 Eylül'de olup bitenlerin gerçek boyutlarıyla hesaplaşmaktan kaçmak demektir -
gerçek amacı, bizi gerçekte hiçbir şeyin değişmediğine inandırarak uyutmak olan
bir eyleme girişmek demektir. Uzun vadeli gerçek tehditler, DTM binalarının
çöküşünün yanlarında soluk kalacağı başka kitlesel terör eylemleridir onun
kadar seyirlik olmayan, ama çok daha korkunç eylemler. Bakteriyolojik savaşa,
ölümcül gazların kullanımına ne dersiniz, peki ya DNA terörizmi (sadece belli
bir genoma sahip olan insanları etkileyecek zehirler geliştirme olasılığı)?
Çabucak öfke boşaltıcı eylemlere girişmek yerine, şu zor sorularla hesaplaşmak
gerekir: 21. yüzyılda "savaş" ne anlama gelecek? "Onlar", eğer devletler ya da
suç çeteleri olmayacaksa, kimler olacak?
Burada karşılaşıldığı söylenen "medeniyetler çatışması" anlayışı kısmi bir
hakikat içerir - ortalama Amerikalının şaşkınlığına bakın: "Nasıl oluyor da bu
insanlar kendi hayatlarını bu kadar hiçe sayan bir tutum takınabiliyorlar?" Bu
şaşkınlığın öbür yüzünde üzücü bir gerçek, yani Birinci Dünya ülkelerinde
yaşayan bizlere, insanın uğruna kendi hayatını feda edebileceği kamusal ya da
evrensel bir Dava hayal etmenin bile gittikçe daha zor gelmesi yok mudur?
Bombalamalardan sonra, Taliban dışişleri bakanı bile Amerikalı çocukların
"acısını hissedebildiği"ni söylerken, Bill Clinton'ın alameti farikası olan bu
tabirin hegemonik bir ideolojik roloynadığını onaylamış olmuyor mu? Sanki
Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya arasındaki yarılma, gittikçe daha çok, maddi ve
kültürel zenginlikle dolu uzun, tatminkar bir hayat sürme ile kişinin kendi
hayatını aşkın bir Dava'ya adaması arasındaki karşıtlık üzerinden gelişiyor gibi
görünüyor. Gelgelelim, bu "medeniyetler çatışması" anlayışı bütünüyle
reddedilmelidir: Bugün tanık olduğumuz şey, her medeniyetin kendi içindeki
çatışmalardır. Üstelik İslam'la Hıristiyanlığın tarihine kıyaslamalı olarak
şöyle bir baktığımızda, İslam'ın (anakronik bir terimle söylersek) "insan
hakları sicili"nin Hıristiyanlığınkinden çok daha temiz olduğunu görürüz:
Geçtiğimiz yüzyıllarda, İslam diğer dinlere karşı Hıristiyanlıktan çok daha
hoşgörülü bir tutum takınmıştır. Ortaçağ'da, biz Batı Avrupalıların antik Yunan
mirasına Araplar sayesinde tekrar ulaşabildiğimizi hatırlamanın da zamanıdır
artık. Bu gerçekler, günümüzün korkunç eylemlerini hiçbir suretle haklı
çıkarmasa da, İslam'ın "kendisi"ne kayıtlı bir özellikle değil, modem sosyo-politik
koşulların sonucuyla karşı karşıya olduğumuzu açıkça kanıtlıyorlar.
Öteki'ne atfedilen bütün özellikler ABD 'nin tam ortasında çoktan mevcuttur:
Canice fanatizm mi? Bugün ABD'de, (kendi) Hıristiyanlık(anlayış)larıyla
meşrulaştırdıkları kendilerine özgü bir terör uygulayan iki milyondan fazla
Sağcı popülist "fundamentalist" vardır. Amerika bir şekilde onları
"barındırdığı"na göre, Oklahoma bombalamasından sonra ABD Ordusu'nun onları da
cezalandırması mı gerekiyordu? Jerry Falwell ve Pat Robertson'ın bombalamalara
verdikleri tepkiye; suçu hazcı materyalizme, liberalizme ve gemi azıya almış
cinselliğe yıkıp bunu Tanrı'nın, Amerikalıların günahkar hayat tarzlarını
sürdürmeleri yüzünden ABD üzerindeki korumasını kaldırmış olması olarak
algılamalarına ve Amerika'nın layığını bulduğunu söylemelerine ne demeli?
Güvenli bir sığınak olarak Amerika mı? Bir New Yorklu'nun, bombalamalardan
sonra, artık şehrin sokaklarında emniyetle yürünemeyeceğini söylemesinin ironik
yanı şudur ki, bombalardan çok daha önce, New York sokakları saldırıya uğrama ya
da en azından soyulma tehlikesiyle meşhurdu - bombalamalar farklı bir şey
yaptıysa o da yeni bir dayanışma hissinin gelişmesine genç Afro-Amerikalıların,
caddeyi geçmesi için yaşlı bir Yahudi kadına yardım etmeleri gibi, daha birkaç
gün önce hayal bile edilemeyecek sahnelere yol açmış olmalarıdır.
Şimdi, bombalamaların hemen ardından gelen şu günlerde, sanki travmatik bir
olay ile yarattığı simgesel etki arasındaki o eşsiz zaman diliminde -hani bir
yerimiz çok derin kesilir de acısı dank etmeden önce kısa bir an geçer ya, ona
benzer bir anda- ikamet ediyoruz; olayların nasıl simgeselleştirileceği,
simgesel etkilerinin ne olacağı, hangi eylemleri haklı çıkarmak için bunlara
başvurulacağı belli değil. Burada, gerilimin son haddine vardığı bu anlarda
bile, bu bağ otomatik değil, olumsal. Şimdiden ilk uğursuz işaretler ortaya
çıktı bile; örneğin kamusal söylemin içinde eski Soğuk Savaş terimi "özgür
dünyalının birdenbire yeniden dirilmesi gibi: Şimdi "özgür dünya" ile karanlık
ve terör güçleri arasında bir mücadele varmış. Burada sorulması gereken soru
şudur elbette: Özgür-olmayan dünyaya ait olanlar kim peki? Mesela, Çin ya da
Mısır bu özgür dünyanın birer parçası mı? Asıl mesaj, tabii ki, Batılı
liberal-demokratik ülkeler ile tüm diğerleri arasındaki eski ayrımın bir kez
daha gündeme getirildiğidir.
Bombalamanın ertesi günü, Lenin hakkındaki uzunca bir yazımı basmak üzere olan
bir dergiden, yazının yayımını ertelemeye karar verdiklerini söyleyen bir mesaj
aldım - bombalamanın hemen ardından Lenin hakkında bir yazı yayımlamanın
uygunsuz kaçacağını düşünmüşler. Bu, ardından uğursuz ideolojik gelişmelerin,
70'Ierin Almanyası'ndakinden daha güçlü ve daha yaygın yeni bir
Berufsverbot'un (radikalleri istihdam etme yasağının) yaşanacağını mı
gösteriyor? Bugünlerde, şimdi bir demokrasi mücadelesi verildiği cümlesi sık
sık duyuluyor - doğru, ama bu cümleyle genelde kastedilen şeyler kastedilmiyor.
Daha şimdiden kimi Solcu arkadaşlarım böyle zor anlarda başımızı eğip kendi
gündemimizi dayatmamanm daha iyi olacağını yazdılar bana. Kriz karşısında başını
kuma gömmeye yönelik bu eğilime karşı, Solun şimdi daha iyi bir analiz sunması
gerektiğinde ısrar edilmelidir - aksi takdirde, Sol, gayet sıradan insanların
yaptıkları gerçek kahramanlıklar (sözgelimi, rasyonel bir ahlaki eylem modeli
sunarak, uçak kaçıranlan etkisiz hale getiren ve uçağın erken düşmesini sağlayan
yolcuların yaptığı gibi: İnsan kısa bir süre içinde ölecekse, cesaretini
toplayıp başka insanların ölmelerini engelleyecek şekilde ölmelidir. .. ) göz
önünde bulundurulduğunda, siyasi ve ahlaki yenilgisini peşinen ikrar etmiş
olur.
Ya her yerde işitilen "11 Eylül'den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak"
lafına ne demeli? Bu cümlenin arkasının hiçbir zaman getirilmemesi manidardır -
aslında ne söylemek istediğimizi bilmediğimizde "derin" bir şeyler söylermiş
gibi yapmayı sağlayan içi boş bir jestten ibarettir. O zaman buna vereceğimiz
ilk tepki "Sahi mi?" demek olmalıdır. Oysa gerçekten değişen tek şey,
Amerika'nın ne tür bir dünyanın parçası olduğunu anlamak zorunda kalması değil
mi? Öte yandan, algıdaki bu tür değişiklikler her zaman belli sonuçlar yaratır,
çünkü içinde bulunduğumuz durumu algılama biçimimiz, onun içinde harekete geçme
biçimimizi belirler. Siyasi bir rejimin dağılması süreçlerini, örneğin 1990'da
Doğu Avrupa'daki Komünist rejimlerin yıkılışını hatırlayalım: Belli bir anda,
insanlar birdenbire oyunun bittiğinin, Komünist1erin kaybettiğinin farkına
vardılar. Kopuş tamamen simgeseldi; "gerçeklikte" hiçbir şey değişmemişti -
yine de, o andan itibaren, rejimin nihai olarak çökmesi birkaç günlük bir
mesele haline gelmişti ... Ya 11 Eylül'de aynı tür bir şey olduysa?
Bu olayın ekonomide, ideolojide, siyasette, savaşta nasıl sonuçlar yaratacağını
henüz bilmiyoruz, ama bir şey kesin: Şu ana kadar kendisini bu tür şiddete karşı
şerbetli, bu tür şeyleri sadece TV ekranının güvenli mesafesinden seyreden bir
ada olarak algılamış olan ABD, artık doğrudan işin içindedir. O zaman
alternatifler şöyledir: Amerikalılar "küre"lerini daha da fazla tahkim etmeye mi
karar verecekler, yoksa ondan çıkmayı göze almaya mı? Amerika'ya "Bu neden
bizim başımıza geldi? Burada böyle şeyler olmaz!" şeklindeki o son derece
ahlaksızca tutumda ısrar edecek, hatta bu tutumu güçlendirerek tehditkar
Dışarı'ya karşı daha çok saldırganlık göstermeye, kısacası paranoyaklığı eyleme
dökmeye yönelecek; ya da en nihayet onu Dış Dünya'dan ayıran fantazmatik
Perde'nin ardından çıkmayı göze alacak, Gerçek dünyaya geldiğini kabul edecek
ve "Burada böyle şeyler olnıamalı!,'dan "Böyle şeyler hiçbir yerde olmamalı!"
tavrına o çok gecikmiş geçişi yapacaktır. Bombalamalardan çıkarılması gereken
asıl ders budur: Bu olayların burada bir daha olmamasını sağlama almanın tek
yolu, bunların başka herhangi bir yerde olmasını önlemektir. Kısacası, Amerika
bu dünyanın bir parçası olarak kendi yaralanabilirliğini tevazuyla kabullenmeyi
öğrenmeli, sorumluları cezalandırma işini cana can katan bir misilleme olarak
değil, üzücü bir görev olarak yapmalıdır.
Amerika'nın "tarihten aldığı mola", sahte bir molaydı: Amerika'nın huzuru,
felaketlerin başka yerlerde devam etmesi sayesinde satın alınmıştı. Bugünlerde,
hakim bakış açısı, Dışarı'dan gelip vuran o ağza alınmaz Kötülük'ün
karşısındaki masum bakışınkidir - bu bakış karşısında, yine cesaretimizi
toplayıp ona Hegel'in şu ünlü düsturunu uygulamamız gerekir: Kötülük, her
yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir (de).
Başkan Bush seçim kampanyası sırasında, hayatındaki en önemli kişinin İsa
olduğunu söylemişti. Şimdi bunu cidden söylediğini kanıtlamak için eline eşsiz
bir şans geçti: Tüm Amerikalılar için olduğu gibi, onun için de, "Komşunu sev",
"Müslümanları sev!" anlamına gelmelidir! Yoksa hiçbir anlamı yoktur.
* * *
Kırılgan Temas- Çev:Tuncay Birkan
Hazırlayanlar: Tuncay Birkan - Bülent Somay
Metis yayınları / İkinci Basım / Mayıs 2006
Üyemiz gunfrfd'e teşekkürlerimizle.