Korkularını
bulaştırmak,dilimize kilit vurmak, tebaya sadakat tazeletmek için tehditkar
söylemlerini ‘şiddetle’ yoğurarak yinelemekten çekinmediler. Demokratik ve özgür
bir yaşam hakkı için sürdürülen çabalara engel olmak amacıyla ‘301.Madde’nin
muğlak ve puslu atmosferiyle ülke geleceğini ipotek altına almaya çalıştılar. AB
sürecini destekleyici girişimleri kimi zaman ‘ulusalcı aydın’ kimlikleriyle, Sevr
paranoyasından medet uman politik iddialarla ya da ‘çekirdek devlete’ bağdaşık
duran ‘sivil toplumcu’ kostümleriyle sabote etmek için kışkırtıcı bir kuşatmaya
giriştiler.
Bugün Hrant Dink’in haince
katlinden sonra, arkaya dönüp baktığımızda böylesi acı bir ortama bizi
sürükleyen aktörlerin nasıl bir atmosferi kurguladığını anlamak
mümkün… Hafızamızı yakın zaman için tazelersek geçtiğimiz günlerde
Ulusalcı/Avrasyacı ittifakın önde gelen temsilcilerinden olan bir işçi
sendikası başkanı ‘AB sürecini ve siyasal reformları değerlendiren konuşmasında
‘vatansever’ kavramını bir kez daha deforme etmeyi başarmıştı.Basına
yansıyan bu konuşmada ‘Türkiye’nin İstiklal Harbi’nden daha zor durumda
olduğu’ iddia edilerek’ Dünyanın en çok hain yetiştiren ülkesiyiz!’uyarısında
bulunmuştu.Vatansever kaygılarla yapıldığını ‘kuşku’ duymaya haddimiz
olamayacağı bu konuşmada ‘sivil toplum’ örgütlerine de çağrıda bulunularak ‘
Siz ne zaman ayağa kalkacaksınız! Ülkemiz,bayrağımız,milletimiz,devletimiz bizden
bunu bekliyor!’tehdidi yineleniyordu.
Demokratik evrimle sürecine
duyulan öfke uzunca bir süredir şiddetle kutsanmış bir retorikle seslendiriliyor
ve kamuoyuna ya da kararsız halk kitlelerine yönelik ‘sindirme’ girişimi
yoğunlaştırılıyordu.
Üniversite
kürsülerinde,mahkeme koridorlarında,’kamusal alanlarda’ yürütülen bu linç
kampanyaları ‘vatan elden gidiyor!’ Korosunun detone fon müziğiyle
zihinlere korku salmayı amaçlamıştı.
Söylemlerinin sözde içten
dili ise artık ‘uyarıcılık’ yerine ‘ susturucu ve itaat’ ettirici
bir forma dönüşmüştür artık…
Ülkenin değişim adına
yaşadığı her kırılma noktasında ‘kurtarıcılarımı’ sokaklara dökülmek istiyorsa;
‘kadrolu kahramanlar’ sahneye sürülüyorsa maskelerden de umut
kesilmiştir,ulusalcı tarihten de!
KURTARICILAR CEHENNEMİ
Latin Amerika ve dünya
edebiyatının büyük öykücülerinden J.L.Borges; ‘Alçaklığın Evrensel
Tarihi’ adlı kitabında kendi deyimiyle’başkalarının masallarını bozup, çarpıtarak keyif alan utangaç bir delikanl’ı diliyle “Zalim Kurtarıcı
Lazarus Morell”!in yarı gerçek,yarı fantastik öyküsünü anlatır.19.yy
başlarında A.B.D’nin Güneyli sahte beyefendilerinden birisinin Missisipi
kıyısında icra ettiği ‘köle tacirliği’ mesleğine nasıl bir ‘hürriyet tefeciliği’
boyutu kazandırdığını ‘kara mizah’la gözler önüne serer.Pamuk tarlalarında
çalışan köleleri ,efendilerinden kaçmaları konusunda teşvik eden Morell,bu
çaresiz insanları,kendilerinin başka bir çiflik sahibine satılmalarını sağlamak
konusunda ikna ederek,onları aldığı bu paraya ortak sayacağını dolayısıyla da
‘özgürlüklerini satın almak’ için yeterli miktarda dolara sahip olacaklarına
garanti verirdi.Oysa ki özgürlüklerini vermek şöyle dursun,Lazarus Morell; 1834
yılında tam 70 köleyi kaçışlarının ardından başkalarına satmış ve ardından
konuşmamaları için de ‘Missisip nehrinin derinliklerine yollamıştı’İşin tuhafı
ise saygın ve yurtsever bir Güneyli beyefendi olarak ‘Kitab-ı Mukaddes’ten
ateşli vaazlar veriyor hem zenci köleler hem de beyazlar tarafından kurtuluşa
çağıran bir ‘dava adamı’ olarak hayranlık topluyordu.Eğer Borges’in satırlarına
kulak verirseniz; “Kırmızı Baston kumarhanesinin sahibi; ‘Lazaruss Morell’i
minberde gördüm’ demişti bir gün.İnsanın ruhuna huzur veren sözlerini
dinledim,gözlerinde biriken yaşları gördüm.Tanrı’nın gözünde,zencileri çalıp
satan günahkarın ,katilin teki olduğunu bilmiyor değildim,ama gene de
gözyaşlarımı tutamadım.’
Bu kutsal söylevlerinin
maksadını anlatan ise Morell’in kendisiydi; ‘Aziz Paulus’un münasip bir lafı
çarptı gözüme; bir saat yirmi dakika vaaz verdim.Adamım Crenshaw ve arkadaşları
bu süreyi boşa harcamadılar; içerde beni dinleyenlerin atlarını toplayıp
götürdüler.Atları ırmağın Arkansas yakasında sattık.
İşte bu Lazarus Morell; yani
‘köle taciri’ sahte beyefendi,foyası meydana çıkıp hapse girişinin ardından
‘köle zencileri’ beyazlara karşı ayaklandırmak için kutsal bir daha bulunduysa
da sonucunu göremeden hücresinde öldü.Borges’ in bu ‘ufuk açan’ öyküsü belki
bize de esin kaynağı olabilir.
Bizleri ‘özgürlük
rüyasından’ uyandırmaya çalıştıklarını söyleyenler de böylesi bir ‘kurtarıcılar
cehenneminin’ övgüsünü yaptılar.’Kalkın ey ehl-i vatan’ sloganlarıyla bizleri
sokaklara döküp,ayağa kaldırmaya ardından ‘Türkiye’yi altımızdan çekmeye’
niyetleniyorlar.Yoksulluktan,’301.Madde kıskacından,başörtülü kızların
mağduriyetinden,masumların yere dökülen kanlarından kaygılanmadan Borges’in
sahte kurtarıcısı gibi bir yandan ‘kahramanlık vaazları’ verirken diğer yandan
Morell’in kurnazlığıyla ‘arka kapıdan’ ülkenin geleceğine el koymayı
hedeflediler.
‘Ara rejim heveslisi’ sivil
toplum müsveddesi örgütlenmeler,’301.maddeyi hele bir deneyip bedelini ödeyelim
ve görelim!’ umarsızlığıyla kamuoyuna sunulan pragmatik teselliler,’Sevr
diriliyor’ paranoyasına bel bağlayan muhalif siyasiler,isim kökenlerinden
‘hainlerin soyağacını’ deşifre eden ‘fonetik saplantılı’ küçük aydınlardan
kurulu ‘ulusalcı koalisyon’,Hrant Dink’in cenazesindeki gözü yaşlı kalabalıklara
bakılırsa aslında bozguna uğramış gözüküyor.
Argümanları
eskimiş,sözcükleri yorulmuş,toplum projeleri çürümüş bir statükocu/yerleşik
zümrenin ‘ihanet tellallığı’;değişim taleplerini,farklı
kimlik/inanç/kültür odaklı ‘hayat stratejilerini’ yok etmek için yeterli
olamıyor.
Bertholt Brecht ünlü oyunu ‘Galileo’da
‘kahramanlara sahip olmayan ülkeye acıyın! Diye konuşturduğu
karakterine ‘Hayır, asıl kahramana ihtiyaç duyulan ülkeye acıyın! diye
karşılık verdirmişti.
Statükonun ‘güç
tacirlerinden’ madalya bekleyen sözde kurtarıcılarımız da yine hüsrana
uğruyorlar.Çünkü kirli skandallardan ve ara rejim heveslerinden beri ‘kahramanlık
kadromuz çoktan doluydu!’.Bu sahte vatanseverler ise,tarihin özgür akışında
bumerang gibi geriye savrulan ‘vatan hainliği’argümanıyla yüzleşebilirler ancak…
Asıl ihanetin ‘insanı insandan ayrı düşürmek!olduğunu ise Türkiye çoktan
anladı…
Orhan Oğuz Gürbüz
orhanoguzgurbuz@yahoo.com