Büyük bir vicdan azabı... Öyle ki yapamadığımız, beceremediğimiz, sustuğumuz,
korktuğumuz, çekindiğimiz her şey için bir vicdan azabı... Hrant'ın gidişiyle
gelen, bütün ülkeyi kaplayan, genişlemesine ve derinlemesine bir vicdan azabı...
Kalabalıklar, sanki tetiği kendisi çekmişçesine ağlıyor İstanbul'da. Tuhaf şey.
Çünkü insanlar Hrant'ın gidişiyle birlikte ve aynı anda bir çok şeye ağlıyor.
Herkes neyi yitirdiyse ona ağlıyor. Hrant, insanları kendi kalbine çağırırdı.
Şimdi insanlar, tıpkı onun istediği gibi, kendi kalbine, kendi suçluluğuna,
kendi vicdanına yürüyor. Bugünkü kalabalık bu. Bugünkü kalabalığın yürüdüğü yer
bir mezarlık değil. Türkiye bugün kendi vicdanına, kederine ve tüm kayıplarına
yürüyor...
Hrant gülerdi
Hrant görseydi gülerdi muhakkak. Hiçbir şeye gülmese bile, bir canlı yayında,
mühim adamlardan birinin, cinayetten söz ederken ağlamaklı olup "Artık komşular
bile birbiriyle konuşmuyor" deyişine gülerdi.
İş oralara geliyor işte. İnsanlar bütün yitirdiklerine ağlıyor Hrant ile
birlikte. Hrant, toprağa düşerken görüyorlar ki toprağa neler neler düşürmüşler
aslında.
Herkeste "Bir hikâyenin sonuna geldik" hissi. Canlı yayınlarda, normalde çok
soğukkanlı olan televizyoncuların bile delirip öfkeyle konuşmaya başlaması
bundan. Hrant'ın bir yazısını bile okumadığına adım gibi emin olduğum
teyzelerin, amcaların Agos gazetesi önünde ağlayamaya başlaması bundan.
İnsanlar sadece Hrant'ın değil, bir ülkenin yasını tutuyor. Yitirdikleri artık
kesin olan bir ülkenin. Artık anladı herkes: Bu geri dönüşü olmayan bir
parçalanma. Artık hiçbirimiz birbirimizi bir ülkede yaşadığımıza inandıramayız.
Artık kimse bize bir ülkede, bir halk olarak yaşadığımıza inandıramaz.
Demiştim bir zaman:
Bir çakıl taşını dahi vermedikleri bu ülkede her gün insanlar ölüyor. Hrant ile
birlikte şimdi insanlar artık ellerinde sadece çakıl taşlarının kaldığını
görüyor...
Zanlının "yalnız kurt" olabileceği söyleniyor. Bir örgüt bağlantısı olmayan yeni
bir katil tipi olabileceği. Başkaları ise "derin devlet" ile bağlarının
çıkarılması gerektiği görüşünde. Ben şöyle düşünüyorum:
Yalnız "köpekler"
Ne "yalnız bir köpek"ti katil ne de gizli bir örgütle bağlantısı var. Her
ikisinin ortasında bir yerde bu mesele. Bu hikâyedeki katil asla yalnız değildi.
Televizyon dizilerinden, büyük gazetelerin başyazarlarına, devletin en üst
katlarından partilerin ilçe örgütlerinin en dibine, camilerin avlularından
okulların bahçelerine kadar her yerde korunan bir kimlikti bu.
Bu kimlik, bu "örnek vatandaş" tipi, Susurluk'tan sonra yaratıldı. Mumlarımızı
yakıp, ışıklarımızı yakıp söndürürken seslerimizi susturanlar, bu kimliği bu
memlekete armağan etti. Biz yenildik, "onlar" yendi ve yeni doğan çocuklar
"yenen" tarafta yer almak istedi. Susurluk bölünerek çoğaldı, sokaklara, mahalle
kahvelerine, okullara, camilere yayıldı.
Bu ülkenin "esas sahibi" onlar. Biz hep sesimizi kısarak konuşmak zorundayız
onların yanında. O kadar ki Hrant'ın gittiği gün yanımdan geçerken "Gebersin
it!" diyen, 20 yaşında bile olmayan "delikanlı"ya hiçbir şey diyemiyorum ben.
Çünkü daha bakar bakmaz yüzüne, elini ceketinin içine götürüp büyük bir kendine
güvenle dönüp soruyor:
"Bi' derdin mi vardı?"
Biliyorum ki bir şey desem en yakın kahveye girip bağırabilir:
"Vatan haini! Dinimize, bayrağımıza küfretti!"
Biliyorum ki o andan sonra başıma gelecek şey ölmekten beter.
Şimdi Türkiye buna ağlıyor işte. Köpeklerin değil, insanların yalnız olmasına...
Taşları bağlayıp köpekleri salanların kanlı zaferine...
İstanbul'daki kalabalık bugün bu kedere doğru yürüyor. Bu vicdan azabıyla. Biz
korktuk ve en güzel çocuğumuz öldü, herkes, her nasılsa, Hrant'ı hiç tanımasa
bile, bunu dibine kadar biliyor.
Hrant, görüyor musun?
Sevgili arkadaşım, acı acı gülüyor musun?
Milliyet
24/01/2007