Adam gibi adamdı.
Dağ gibi, ırmak gibi, çocuk gibi bir adamdı.
Özü sözü bir, yurtsever ve yiğit, dünyalar güzeli bir adamdı.
Bir sınır boyundaydık.
İkimiz yürüyorduk.
Omzuma sarılıp bir öykü anlatmıştı bana:
Sivas'tan Fransa'ya göçmüş yaşlı bir Ermeni kadın, "Toprağından yol geçecek.
Gel" çağrısı üzerine Sivas'a, terk ettiği topraklara gelmiş yeniden...
80 yaşın yorgunluğuyla döndüğü topraklarda vefat etmiş.
Telefonla kızını aramışlar hemen; cenazeyi alması için...
Kızı "Bekletmeyin, toprağına gömün" demiş ve eklemiş:
"Su, çatlağını buldu."
Gözleri yaşarmıştı bunları anlatırken...
Sonra, "'Türkiye'nin toprağında gözünüz var' diyorlar ya" demişti:
"Evet, gözümüz var bu vatanın toprağında... Ama koparıp götürmek için değil, en
dibine gömülmek için..."
***
İşte o gözünü diktiği yere, ölesiye sevdiği, terk etmediği için de kurban
edildiği bu toprakların kanlı sinesine yatırıyoruz Hrant'ı...
Elbette bekliyordu o da bunu...
Sağlam bir siyasi geçmişi vardı; bu topraklarda farklı düşünmenin, muhalif
olmanın, demokrasiyi, özgürlüğü savunmanın kimlerce, nasıl cezalandırıldığını
biliyordu.
"Güvercinlere dokunmazlar" diye yazsa da ülkesini tanıyor, yaklaşan
"mukadderat"ı seziyordu.
Tehdit edenler "git" diyordu; dostları gitmesini tavsiye ediyordu.
Gitse, bütün Batı'nın kapıları açılır; krallar gibi yaşatılırdı.
Ama gitmiyordu.
Bu ülkeyi belki hepimizden fazla sevdiğinden gitmiyordu.
Yeni dede olmuştu; kendisinin soluyamadığı demokrasiyi torununa miras
bırakabilmek için gitmiyordu.
Gitmiyor ve tehditlerin, birbiri peşi sıra açılan davaların, mahkeme kapısında
linç için bekleşen ve bu saldırının provasını yapan çapulcuların arasında, bir
ateş çemberinin tam ortasında yapayalnız yaşıyordu.
Kendi cemaati içinde bile yapayalnız...
***
Tetiği çeken alçak biliyor muydu acaba bu ülkenin bölünmemesinin, halkların
birbirine düşman kesilmemesinin en büyük garantilerinden birinin Hrant
olduğunu...
Asıl onsuz bu mozaiğin çatırdayacağını, bu demokrasinin yaralanacağını...
Türklerin aşağılanacağını...
Türkiye'nin onunla birlikte sadece cesur bir yurtseveri değil, kardeşçe bir
arada yaşama umutlarını, barışı ve hoşgörü kültürünü de yitirdiğini...
Yoksa asıl amaç bu muydu?
***
Güzel dostum!
Dün, upuzun serildiğin bu sokaklarda ürkek bir güvercin gibi sağını solunu
kollayarak yürümeyeceksin artık...
Seninle Erivan'da yaptığımız gibi ayrı dillerde Sarı Gelin'i söyleyip
ağlaşamayacağız.
Ama senin yaşadıklarını torununun da yaşamasına, bu ülkenin halklarının
birbirine düşürülmesine de izin vermeyeceğiz.
Bak, dün gece "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz" diye yürüdüler gazetenin
önünde... Sırf bu manzarayı görebilmek için bir ömür vermiştin; göremeden
gittin.
Hayattayken çabaladığını, ölümünle başardın.
Şimdi 301'i de kaldırır bunlar; belki dökülen kanın, Ermenistan'la kapıyı da
aralar...
Belki o zaman diner, kardeş bildiklerince başından vurulmuş güvercinin
acıları...
"Su, çatlağını buldu" diye yazmak zor senin ardından...
Ama, dilerim gözünü diktiğin ve can pahasına kopmamakta direndiğin o toprak,
huzurlu bir yatak olur sana...
Milliyet
20/01/2007