Son aylarda, İstanbul'da, Kürt ve Türk arkadaşlarla, "Aydınlar toplanıyor", "Aydınlar Kürt sorununu ha çözdü ha çözecek" gibi havalı başlıklar altında bir dizi toplantı yaptık. Bu toplantılar boyunca kendime ve katılımcılara şu soruyu sordum:
"Biz hakikaten konuşuyor muyuz?"
* * *
Kullandığımız sözcüklerin bulunduğumuz tarafı kodlayan işaretler olduğu, bazı
sözcüklerin de suç sayıldığı düşünülürse bu memlekette çatışan tarafların
konuşması ekseriyetle mümkün değildir.
Baştan bir uzlaşma hedefiyle yapılan konuşmalar ise zaten ya tarafların
sözlerini eksiltir ya da sonunda varılan uzlaşmayı kurgu kılar. Çünkü hakiki bir
konuşmanın tek hedefi, taraflar arasında, çatışmayı ve uzlaşmayı aynı anda
barındıran bir hayat kıvamı yaratmak, icat etmek, üretmektir.
Son aylarda, İstanbul'da, Kürt ve Türk arkadaşlarla, "Aydınlar toplanıyor",
"Aydınlar Kürt sorununu ha çözdü ha çözecek" gibi havalı başlıklar altında bir
dizi toplantı yaptık. Bu toplantılar boyunca kendime ve katılımcılara şu soruyu
sordum:
"Biz hakikaten konuşuyor muyuz?"
Eğer kahve aralarında daha rahat ve daha çok konuşuyorsak o toplantılar
esnasında neyi eksik bırakıyoruz?
Kürt ve Türk halkları arasında barış, uzlaşma, diyalog çağrıları yapılan bu
toplantılarda biz ne kadar barışıyoruz, ne kadar eşit hissediyoruz, ne kadar
"diyalog" kuruyoruz aslında?
Bu "sakıncalı" toplantılara katılırken muktedirin gazabından korkmadığımıza göre
neyden korkup da eksiltiyoruz cümlelerimizi?
Niye kimse aslında ne düşündüğünü, ne istediğini ve en önemlisi ne hissettiğini
şöyle ferah ferah anlatamıyor?
Biz bunu yapamıyorsak (her ne demekse "aydınlar" olarak) sokaklara "Konuşun
barışın!" çağrısını yapmaya yüzümüz var mı?
Eğer biz konuşmak için yeni bir dil bulamıyorsak her gün bu halka TV'lerden,
gazetelerden ezberlettirilen savaş dilini tam ortasından çatlatacak barış dilini
nasıl sunabiliriz?
Sokak sevmiyor
Artık ne Türk aydınları ve siyasetçileri ne de Kürt aydınları ve siyasetçileri
eskisi kadar sokağı temsil ediyor. Sokak bizden sıkıldı. Artık sokağın öfkesi
bizim sözümüzden daha güçlü.
Bu yüzden hepimiz kendimiz adına konuşmalıyız artık. Cümlelerimize "ben" diye
başlayıp Kürt meselesiyle ilgili ne hissettiğimizi anlatmalıyız. Öfkemizi,
kızgınlığımızı, efkârımızı, özlemimizi ortaya koymalıyız. Yeni bir dil icat
etmeliyiz. Bu yeni dilin çok güçlü, çok kalbe değen sözcükleri olmalı.
Sorulara verdiğimiz cevaplar "Ey Aydın! Bugün Kürt meselesi için ne yaptın?"
sorusuna verilmiş yasak savan, ezberden olmamalı. Bu mesele bizim kalbimize
nereden değiyorsa sözümüz oradan gelmeli. Çünkü sokak, hiçbir şeyi anlamasa
samimiyeti anlar. Hep anlamıştır. Samimi ve açık olma cesaretini gösterirsek
sokakları yeniden söze ve barışa inandırabiliriz. İktidar erkek ve orta yaşlı
ise biz genç ve kadın dilini kullanmayı becermeliyiz Kürt meselesini konuşurken.
İkindi dili
Tamam, bildiriler yayımlayalım, altına imzalar çakalım. Ama bir yandan da bu
işin bu "yüksek siyaset diliyle" çözülmeyeceğini anlayalım. Biz, Şehrazat diline
doğru yürüyelim. Celladını hayranlıktan felç eden o büyülü dile doğru.
Biz bu topraklar için gülen ve ağlayan bir dil kurabiliriz. Meselelerimizi,
kahramanların teneke madalyalar aldığı, ölenlerin yeni ölüleri çağırdığı savaşın
diliyle değil, barışın "ikindi diliyle" çözmeliyiz. Çünkü sabahları tarifsiz
kötümser oluyoruz biz. Geceleri ise masalarda derin kardeşliğimize hayret
ediyoruz, coşkulu bir mutlulukla. İkisi de işe yaramıyor. Tam ortası lazım bize,
ikindide bir bilinç ve bir dil!
Bunları anlattım "Türkiye Barışını Arıyor" toplantısının açılışında. Dün ise
Belma Akçura'nın yaptığı röportajda emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş,
ki kendisi 1989'da MİT Diyarbakır Bölge Başkanı idi, "ortak bir dil" bulmak
gerektiğini anlatıyordu. Ve benim kafamda, gerçeği gören herkesin hakikaten
konuşmaya başladığına dair bir ışık yanıyordu.
Milliyet
19/01/2007