"... Norveç'te felsefeyi popülarize etme geleneği çok köklüdür. Norveç'te tüm öğrenciler, alanları ne
olursa olsun, ister sosyal bilimler, ister fen bilimleri, ister dil, ister
edebiyat olsun ... tüm öğrenciler üniversitede ilk olarak felsefe dersi almak
zorundadırlar. Bu dersin adı da "Eksamen Filosofieum". Yalnızca Oslo'da 60
felsefe öğretmeni var. Küçük bir kent için oldukça yüksek bir sayı bu.
Şurası açık ki benim kitabım da Norveç'te felsefe tarihi öğretiş biçimimizin
bir yansıması. Aslında kitabımda anlatılan yalnızca felsefe tarihi de değil;
Freud ve Darwin gibi bilim adamlarını, bilimsel konuları da içeren bir Avrupa
kültür tarihi. "
* * *
Batı felsefesi üzerıne yazılmış bir roman, yayınlanışıyla birlikte yıllarca "
best-seller listelerinin başından inmedi... Norveçli bir felsefe öğretmeni olan
Jostein Gaarder' in yazdığı "Sofi' nin Dünyası", yarı roman, yan felsefe
elkitabı niteliğiyle Batı düşünce tarihinin kolay anlaşılabilir bir özetini
yapmayı hedefliyor. 40'ın üzerinde yabancı dile çevrilen roman Türkiye' de de
yayımlandığından buyana baskı üzerine baskı yaptı… Korsan kitapçı tezgahlarının
demirbaşı oldu… Kitabın yazarı Jostein Gaarder'la kitabı Norveççe'den Türkçeye
çeviren Gülay Kutal'ın yaptığı söyleşi:
"Sofi 'nin Dünyası" adlı kitabın yazarının, Felsefe tarihi hakkında böyle
bir kitap yazmak nerden aklına geldi?
Bu kitabı yazmanın temelinde, "Sofi'nin Dünyası'ndan bir yıl önce yayımlanan,
"İskambil Kâğıtlarının Esrarı" adlı kitabım var. Bu kitabın arka planını,
babasıyla birlikte tüm Avrupa'yı dolanarak annesini arayan bir gencin öyküsü
oluşturuyor.
Yıllarca önce ortadan yok olan anneyi en sonunda Atina'da buluyorlar. 13
yaşındaki bu genç, Avrupa felsefesinin doğduğu yer olan bu kentte Aristoteles,
Sokrates filan hakkında birtakım hikayeler duyuyor.
Kitabı yazarken şöyle düşünmüştüm: Şimdi 13 yaşındaki bu genç Norveç'e geri
döndüğünde kütüphaneye gidip felsefe konusunda bir kitap arayacaktır.
Kütüphanedeki görevliden duyacağı sözler şunlar olacaktır: "Üzgünüm. Siz henüz
çok gençsiniz. Size uygun bir felsefe kitabı ne yazık ki mevcut değil!" İşte o
zaman bu çocuk adına ve tabii felsefe adına utanç duymuştum. Bunun üzerine
kolay anlaşılır bir felsefe kitabı yazmaya karar verdim.
Önce bir ders kitabı yazmaya çalıştım. Yazmaya nasıl başladığımı da
hatırlıyorum: "insanlar tarih boyunca her zaman kendilerine birtakım felsefi
sorular sormuşlardır ... " Ancak bu anlatım tarzı hiç hoşuma gitmedi. Çok kuru,
çok öğretici bir anlatımdı bu. Vazgeçtim. Sonra kafamda Sofi'nin öyküsü
oluşmaya başladı:
"Okuldan eve dönerken ... Sofi posta kutusunu açar ve bir mektup bulur ...
Mektupta: Sen kimsin? Dünya nasıl meydana geldi? diye yazmaktadır ... " İşte
bu andan sonra hem bir roman hem de bir felsefe kitabı ortaya çıkmış oluyordu.
"Sofi'nin Dünyası" felsefe tarihi hakkında bir roman olmuş oluyordu. Sanırım
kitabın başarıya ulaşmasının sırlarından biri, beynimizin asıl olarak
anlatılanlardan öğrenmeye yatkın oluşu. Öykü olarak anlatılan bir şeyi anlamak
çok daha kolay.
Felsefe tarihi hakkında roman yazmaya koyulmak tamam ama insanın bunu
yapabilecek bir temeli de olmalı. Felsefe alanında nasıl bir temelin var?
Lise ve yüksekokullarda 10 yıldır felsefe öğretmenliği yapıyordum.. "Sofi'nin
Dünyası" yıllarca felsefe öğretmenliği yapmış olmamın bir meyvesidir öncelikle.
Kitaptaki örneklerin çoğu doğrudan doğruya sınıftaki örneklerden alınmadır.
Sınıfta öğrencilere bir şeyler anlatırken somut örnekler getirmek
durumundasınızdır. İşte bunların hepsi hazırdı. Geriye kalan ve üzerinde
çalışmam gereken şey, öykümün kendisiydi. -
Bu 500 sayfalık kitabı ne kadar zamanda yazdın?
Söylemeye neredeyse utanıyorum ama, öyküyü bulup esinlendikten sonra büyük bir
hızla, günde ortalama 15 saat çalıştım ve "Sofi 'nin Dünyası"nı üç ayda yazdım.
Üç ay mı?
Evet ama önümde hep ders notlarım vardı. Yıllardır öğrendiğim bu konular"dilimin
ucundaydı". Ayrıca bu kitabın böylesi bir başarıya ulaşacağım hiç mi hiç
ummuyordum, Felsefe konusunda okuldan bir eğitimi olmayan gençler ve yetişkinler
arasından birkaç "marjinal"a hitap eder ancak, diye düşünüyordum. Hatta karıma
şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Bu kitap birkaç kişi için önemli bir kitap
olacaktır belki ama çok kişinin satın alacağını hiç sanmam." Hele kitabın başka
bir dile çevrileceğini hiç mi hiç ummuyordum. Oysa bugün tam 38 dile çevrilmiş
durumda ...
Bunlardan birkaçını sayabilir misin?
Tüm Batı Avrupa dilleri, Doğu Avrupa dillerinin hemen hemen tamamı, Rusça,
Japonca, Korece, Arapça'da çıkacak ve işte Türkçe'de... Kore'de "best seller"
oldu. Çince, Portekizce, tüm Güney Amerika'da ve saire ...
Kitap ABD 'de nasıl tepki aldı?
İyi. "Hart cover" olarak 100.000 tane satıldı. Ancak kitabın "best seller"
olmadığı tek ülke burası oldu…
Neden dersin?
Belki biraz rastlantısal olabilir; yayınevinin kitabı lanse edişindeki birtakım
eksikliklerle filan açıklanabilir. Ancak bunun yanında Amerikan kültürünün
Avrupa kültürüne göre biraz daha yüzeysel oluşunun da payı olabilir. ABD'de TV
ve diğer elektronik medyanın çok güçlü bir rolü var. Avrupa'da, en azından
Almanya ve İskandinavya'da ise çok kitap okunuyor. Kitap Yunanistan'da da çok
sattı. Tıpkı bir boomerang gibi -felsefe Yunanistan'da doğuyor ve şimdi
Atina'da insanlar Aristoteles ve Platon okuyorlar...
Üstelik Norveçli bir yazarın yazdığı bir romandan!
Evet ve benim Norveçli olmam pek rastlantı sayılmaz. Çünkü Norveç'te felsefeyi
popülarize etme geleneği çok köklüdür. Norveç'te tüm öğrenciler, alanları ne
olursa olsun, ister sosyal bilimler, ister fen bilimleri, ister dil, ister
edebiyat olsun ... tüm öğrenciler üniversitede ilk olarak felsefe dersi almak
zorundadırlar. Bu dersin adı da "Eksamen Filosofieum". Yalnızca Oslo'da 60
felsefe öğretmeni var. Küçük bir kent için oldukça yüksek bir sayı bu. Şurası
açık ki benim kitabım da Norveç'te felsefe tarihi öğretiş biçimimizin bir
yansıması. Aslında kitabımda anlatılan yalnızca felsefe tarihi de değil; Freud
ve Darwin gibi bilim adamlarını, bilimsel konuları da içeren bir Avrupa kültür
tarihi.
"Sofi 'nin Dünyası" dünyada kaç tane sattı?
En azından 3 milyon.(*) Yalnızca Almanya'da 1,2 milyonun üzerinde sattı. Bir ay
kadar önce Japonya'daydım Sadece bir ay içinde yarım milyon satmış. Evet,
korkunç bir şey!
Peki bu başarı karşısmda neler hissediyorsun?
Hala bu bana çok acayip geliyor. Ancak bu benim kişiliğimi asla değiştirmedi.
Son yıllarda aşırı ölçüde seyahat ettim. Geçtiğimiz yıl tam 20 ülkeye gittim
Benim gibi evli barklı biri içinse bu gerçekten biraz fazla ...
Demin de biraz değinmiştik: Kitabın bu inanılmaz başarısını neye bağlıyorsun?
Uç neden sanırım. Birincisi şu: Pek çok kişiye göre felsefe heyecanlı, ilginç
ama çok zor bir şey. Sonra benim kitabımı görüyorlar. On küsur yaşındaki
gençlerin bile anlayabileceği bir kitap. Bu onlara cesaret veriyor. Sanıyorum
kitap gençlerden çok, yetişkinler tarafından okunmakta. Nedenlerden birincisi
bu. İkincisi: Avrupa'da son yıllarda okunan felsefenin alternatif bir felsefe,
"newage" felsefesi olduğunu görüyoruz. Sanıyorum insanlar bugün bu felsefeye
biraz daha kuşkuyla bakıyorlar. Yeniden, Avrupa felsefesinde de bulunan
eleştirel boyuta geri dönüyorlar. Çünkü modern toplumda eleştirel olmak son
derece önemli. Pek çok dilde ya da tüm dillerdeki en önemli sözcük, "neden?".
Genç insanların bu kelimeyi kullanmayı öğrenmeleri son derece önemli kanımca.
Üçüncü nedene gelince: Eskiden köylerde yaşıyorduk. Bugünse "global köy"den söz
ediyoruz. Bence günümüzün post-modern, kozmopolit toplumunda köklerimizi bilmek
daha fazla önem kazanıyor. Kitabımı Goethe'den bir alıntıyla açıyorum: "3000
yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır." İşte
bu nedenle dünyamızı genişletmek, sadece kendimiz olmadığıl11-ızı, bir kültür
geleneğinin bir parçası olduğumuzu düşünmek son derece önemli. Kendimi
yalnızca kendi fiziksel egomla özdeşleştirsem. hiçbir işe yaramaz bir birey
bilir. "Ben yalnızca evrende bir parça değil, evrenin bir parçasıyım." Felsefe
bize bu bakış açısını kazandırabilir.
Aklıma bugün yaşanılan etnik çatışmalar geliyor: Çünkü öyle görünüyor ki
çağın hastalığı, kendini yalnızca kendiyle özdeşleştirmek kadar tehlikeli bir
başka birlik arayışı: insanlar kendilerini içinde yaşadıkları grupla,
toplulukla, etnik toplulukla özdeşleştirmekteler...
"Sofi 'nin Dünyası"nda öykünün bir boyutunu, Hilde'nin babasının Lübnan'da
Birleşmiş Milletler gözlemcisi oluşu oluşturuyor. Bu BM teması, kitapta önemli
bir tema kanımca. BM'nin idealleri, örneğin 1948 'de kabul edilen İnsan Hakları
Bildirgesi, hiç yoktan, öyle durup dururken ortaya çıkmış şeyler değil.
Bunlar felsefi bir geleneğin ürünleri. İnsan Hakları'ndaki ya da pek çok ülkenin
anayasasındaki pek çok fikrin kökeni John Locke'dadır, Voltaire'dedir, vs. Ve
ben iyimserim. Yalnızca Avrupa'da değil, tüm dünyada insanlığın gelişmekte
olduğuna inanıyorum. Dinlerde de insan haklarına doğru derece derece bir
ilerlemeye rastlanıyor. Hıristiyanlıkta Yahudilikten İsa'nın etiğine geçiş bunun
bir örneği. Yunan felsefesinde de önce tüm özgür vatandaşlara saygı
duyuluyordu. Sonra bu tüm erkekleri içerdi. Ve sonra kadınları da. Geç oldu
tabii ama sonunda oldu. Ve şimdi de BM Çocuk Hakları Bildirgesi yayımlandı.
Belki yakında insanlar hayvan hakları bildirgesi de yayımlayacaklar. Ve umarım
giderek doğaya da daha çok saygı duymaya başlayacağız. Platon bile ağaçları
kesilen Yunan adalarına bakıp adaların bu haliyle hasta bir adamın iskeletine
benzediğini söylemişti. Yani bundan iki bin beşyüz yıl önce de insanların
doğayı nasıl tahrip ettiğini görebilen birileri vardı. Bunlar çok önemli
boyutlar ...
Yani tarihe dairesel bir bakışla bakmıyorsun. Daha ilerlemeci bir tarih
görüşüne sahipsin ...
En azından insanların algılama güçlerinin giderek geliştiğine inanıyorum. Tabii
mesele, bu ilerlemenin gezegenimizi kurtarmaya yetecek kadar hızlı olup
olmadığı! İyimser olmakla beraber gökyüzünde birtakım kara bulutlar de görmüyor
değilim. Örneğin hala süper güçler atom silahlarıyla denemeler yapıyorlar.
Fransız atom denemeleri müthiş tepkiler yaratmasına rağmen sürüyor. Ya sonra
yirminci yüzyılın sonunda Yugoslavya 'da patlayan bu anlamsız etnik savaş!
Sanırım iki adım ileri bir adım geri gidiyoruz. Bundan 50 yıl önce Avrupa'nın
göbeğinde Nazizmin nasıl doğduğunu anlamak ne kadar olanaksızsa, bugün
Balkanlar'da süren savaşı anlamak da o kadar olanaksız ... Şimdi "Sofi'nin
Dünyası" hem Sırpça, hem Hırvatça, hem de Slavca'da çıkacak. Ve buradakiler bu
tür kitapların son derece önemli olduğunu söylüyorlar.
Kitabı yazarken savaşın bu boyutlara varacağını bilseydin belki de kitapta bu
konuya özel bir yer verirdin ...
Kuşkusuz. Ama öte yandan insan hakları ve BM ile ilgili değinmelere kitapta
oldukça önemli bir yer verirdim ...
Tekrar post-modernizm ve New Age 'e dönecek olursak ... Sana göre bu dönem
sona ermiş durumda mı? Yeni bir döneme mi geçiyoruz?
Galiba. Kültür tarihi ve felsefenin bir rönesans yaşamaya başladığına dair
eğilimler tespit edebildiğimi sanıyorum. Bunu yalnızca kendi kitabımdan yola
çıkarak söylemiyorum elbette. Kültürel eleştiri, film vs. eleştirilerinde post-modernizm
"dekonstrüksiyon" dedikleri bir yöntem kullanıyordu. Her şeyi küçük, daha küçük
parçalara ayırıp sonra bulunanları yeniden ve belki başka bir biçimde bir araya
getirmekten yanaydılar, Ancak 'günümüzde "rekonstrüksiyon"a da aynı derecede
ihtiyaç var. Giderek bütünselliğini elden kaçırdığımız bir toplumda yaşıyoruz
ve bence böyle bir toplumda insanların varoluşları üzerinde sağlam bir bakış
oluşturmaları son derece önemli. İnsanın tarihsel köklerini bilmemesi
tehlikelidir. Gerçek bir Rönesans hümanisti olan Rotterdamlı Erasmus şöyle
demiştir: "Atlar at olarak doğar, ama insanlar insan olarak doğmaz,
oluşturulur." Yani yalnızca doğmakla insan olunmuyor. Oluşturulmak
durumundayız.
New Age 'e hiçbir şekilde inanmadığınızı söyleyebilir miyiz öyleyse?
Sanıyorum New Age felsefesi -en azından Califonia'da doğduğu şekliyle bir
paradgima değişikliği, yeni bir düşünce tarzı gerektiği düşüncelerinden doğdu.
Buna ben de katılıyorum. Örneğin insanların doğayı çöplüğe dönüştürmesini
engelleyecek bir felsefeye ihtiyacımız var. Ancak New Age felsefesinin büyük
bir kısmının fazlasıyla spekülatif olduğuna inanıyorum. Bunun önemli bir kısmını
da parapsikoloji oluşturmakta. Ve UFO'lar, vs. Oysa dünya, gerçek dünya benim
için öyle müthiş bir mucize ki şaşkınlık duymak, heyecan duymak için başka,
doğaüstü şeylere ihtiyacım yok. Zaten ben şu an, şurada en büyük heyecanlar
içindeyim
Bu tür şeylere yine de açık bir kapı bıraktığını söylüyorsun kitabında ...
Evet, yoksa dogmatik, doktriner biri olurdum, öyle değil mi? Şüpheci olmak ayrı
şey, "bunlar uydurma şeyler" diye kestirip atmak ayrı şey. Tüm yaşamım boyunca
siyah karga görmüş olmam beyaz karganın var olmadığı anlamına gelmez. Bilim ve
felsefe de daima beyaz kargaların ardında olacaktır elbet.
Doğaüstü şeylerden bahsedince aklıma kitapta Sofi ile Alberto 'nun başına
gelenler geldi. Tabii neden bahsettiğimi anlayabilmek için kitabı okumuş olmak
lazım. Onun için kısaca şunu söyleyelim: Sofi ile Alberto kitabın baş
karakterleri. Ancak sonra onlar da bu kitabın başkahramanı olduklarını
anlıyorlar. O zaman gerçek hayatta yaşamayı bırakıp bir başka dünyada yaşamaya
başlıyorlar. Ölümden sonraki hayat mı bu?
Yo, hayır. Senin de söylediğin gibi kitapta önce Sofi ile Alberto'nun, Sofi'nin
bir arkadaşının annesinin başına gelenlere tanık oluyoruz. Ama sonra kitabın
ortasında bir tür bir dönüşüm oluyor. Bu durumun farklı birtakım felsefi
görüşleri yansıttığını düşünüyorum. Senin de söylediğin gibi Sofi ile Alberto
romanda felsefi çıkarımlarının sonuna geldiklerini, içinde yaşadıkları dünyanın
gerçek dünya olmadığını, kendilerinin yalnızca birer roman kahramanı
olduklarını anlıyorlar. O zaman da, kitabın yazarı, Hilde'nin babasının da bir
başka romanın kahramanı olup olmayacağını sorguluyorlar ..
Ama kitabın burasına gelmeden önce neler olup bittiğini hiç mi hiç tatmin
etmediklerini söyleyen pek çok okurla tanıştım. Onun için istersen bu konudan
daha fazla bahsetmeyelim.
A, evet. Ancak yine de merak ettiğim bir başka şeyi daha sormama izin ver.
Söylediğimiz gibi, Sofi ile Alberto bir başka dünyada yaşamaya başlarlar. Bu
dünyadaki diğer canlılarla aynı soydandırlar bir anlamda: Pamuk Prenses 'le ...
ve diğer masal kahramanlarıyla, Alaaddin'le, vs.
Evet. ve tüm bu karakterler klasikleşmiş, herkesin tanıdığı karakterler.
Kitabı yazarken içinde kitabının bu kitaplar gibi bir klasik olacağına dair
gizli bir umut var mıydı acaba?
Bu çok ilginç bir soru. Daha önce bana hiç sorulmamış bir soru. Çok ilginç!
Evet, bu masal kahramanlarıyla karşılaşıyorlar. Fiziksel olarak var olmasalar
da bunların yine de bir anlamda gerçek olduğunu anlıyorlar. Pamuk Prenses
gerçektir bir anlamda: Hiç yaşlanmaz, o hep genç ve güzel halini korur. Sonra
Grimm Kardeşler'in masallarındaki kahramanlarla karşılaşırlar ve onlara
kendilerinin bir felsefe romanından çıktıklarını söylerler . "Ya? Doğrusu pek
yeni bir şey bu!" derler o zaman bu kahramanlar. Evet, Sofi ile Alberto'nun
edebiyat tarihine girmeleri düşüncesiyle oynuyorum burada sanırım. Böyle bir
umut taşıyordum sanırım. Benimle çok, pek çok röportaj yapıldı. Ama bu soruyla
ilk kez karşılaşıyorum. Hoş bir soru, ilginç!
Kitabının bu kadar popüler olacağını bilseydin ...
... yazmaya hiç cesaret edemezdim!
Ama başka kitaplar yazmaya devam edeceksin kuşkusuz?
Elbette. "Sofi'nin Dünyası"ndan sonra yazdım da zaten…adı "Noel Esrarı"… ve "Bir
Bilmecede Ayna" İşin en güzel yanı, "Sofi'nin Dünyası"nın etkisiyle diğer
kitaplarımın da başka dillere çevrilmesi. Örneğin 'İskambil Kağıtlarının Esrarı
" da tüm dillere çevrilmiş durumda. Bu çok güzel bir şey.
Bir başka ilginç konu, kitaptaki baş kahramanların kız oluşu ...
Evet ve böyle de olmak zorundaydı. Çoğunlukla bu soruyla karşılaşıyorum:
"Kitabın baş kahramanı Sofi neden bir kız? Neden 15 yaşında bir kız?"
Sofi, kelime anlamıyla "bilgelik", dişi bir ad, dişi bir kavram. "Fi-lo-sofi"
"bilgiye duyulan sevgi" anlamına gelmektedir. Hem Yunan hem de Roma, kısacası
Avrupa geleneğinde Sofia, bilgelik dişi bir kavram olagelmiştir. Bunun nedeni
nedir? Hı
ristiyan kilisesinin tarihinde bile, özellikle Bizans Hıristiyanlığında,
Tanrı'nın bir de dişi yanı olduğu inancına yer verilmiştir. "Hagia Sofia" ya da
Aya Sofya bir azizeydi. Bilgelik neden dişi bir şey olarak algılanıyordu?
Bence bunun nedeni kadınların genelde erkeklerden daha meraklı olması.
Felsefenin temelinde merak yatar. İyi bir filozof olabilmek için gereken en
önemli şey hayret etme yeteneğidir. Kadınlar için çoğu zaman bir şeyi iyice
anlamak çok önemlidir. Erkeklerin çoğu ise anlaşılmak daha önemlidir. Atina'daki
Sofistler içir retorikleri yoluyla anlaşılmaktı önemli olan. Gerçek bir filozof
olan Sokrates içinse anlamak çok daha önemliydi.
Ama yine de kitapta felsefe öğretmen olarak bir erkek seçmişsin. ..
Evet,burada oldukça klasik davrandım. Bildiğin gibi tarih boyunca felsefeyle 19
ilgilenenler çoğunlukla erkekler olmuşlardır. Tabii bunun çok açık
sebeplerinden birisi, kadınların üniversitelerde eğitim görme hakkına sahip
olmaması. Bence kadınlar hem cins olarak, hem de düşünen varlıklar olarak
ezilmişlerdir. Bu tabii ki, son derece üzücü bir durumdur, çünkü en basitinden
kadınlar okuma yazma bilmedikleri için insanlık deneyimlerinin çoğu yazıya
geçirilmeden yok olup gitmiştir.Ancak yine de kitabın baş kahramanlarının (Sofi
ve Hilde) kız olmasına karar verdikten sonra felsefe öğretmenlerinin de erkek
olmasını uygun gördüm.
Alberto, Sofi'yi ve kendisini kurtarmak üzere bir plan hazırladığında Sofi 'nin
annesinin söylediği bir şey var. Sofi ye bu adamın "beyaz bir at üzerinde"
gelip gelmeyeceğini soruyor. Bu ifadede erotik bir anlam var mı?
Sofi ile Alberto'nun arasında böyle bir şey yok elbette. Ben burada klasik edebi
şablonlarla, film şablonlarıyla filan dalga geçiyorum. Bahçe partisinde Sofi'nin
dünyası tümüyle çözünüyor. Her şey giderek daha gerçeküstü, daha saçma bir hal
alıyor. Bu belki de bir anlamda Batı'da değerlerin çözünüp yok oluşunu da
temsil ediyor. Ancak öykü burada bitmiyor. Sofi ile Alberto kurtulup
özgürlüklerine kavuşuyorlar. Bir anlamda herkes kendini kendi kültürel
temellerinden kurtarmak zorundadır. İnsanın kendi kültürünü tanıması, kendini
bununla özdeşleştirmesi önemlidir, ancak kendi konumuna eleştirel bir uzaklıktan
bakması da aynı derecede önemlidir. Burada varoluşçu felsefeye hak vermek gerek:
seçimleri yapan biziz; kendimizden ve davranışlarımızdan yalnızca kendimiz
sorumluyuz. Bu açıdan bence kitap, okuru ahlaki sorumluluk duymaya davet ediyor.
Ve Hilde ile babasının yıldızlı bir gecede oturup kendilerine her şeyin nereden
geldiğini sormalarıyla sona eriyor.
Yani benim burada yaptığım şablonla da dalga geçmek. .. Sofi 'nin annesi kızını
bu adamın kollarına teslim ediyor; onlar da güneş batarken beyaz bir atın
üzerinde uzaklaşıyorlar filan ... Yani amacım yalnızca gırgır geçmek, daha
derin bir amacım yok.
Bu bahçe partisinde yalnızca Sofi ile Alberto değil her şey, herkes
dağılıyor. Ya Jorün 'ün yaşadıkları? Onlar ne anlama geliyor?
Jorün bir karikatür yalnızca. Ne Sofi ne de Jorün; gerçek anlamda psikolojik
özellikleri olan bireyler değiller. Zaten bu psikolojik bir roman değil. Arka
plandaki öyküyü ben yalnızca bir araç olarak kullanmıyorum. Kitaptaki tek
"gerçek" kişi Hilde. Jorün'ü ise 15 yaşında tipik bir Norveçli kız olarak
görebiliriz sanırım. Onun dünyası da çözünüyor, her şey çözünüyor. Bu bahçe
partisinde mantık bile çözünüyor. Sanıyorum burda biraz da modern çağda
yaşayan insanlar olarak bir kaos içerisinde yaşamaya alışmamız gerektiğini
düşünmüş ve dile getirmiş olabilirim. Modern teknoloji sayesinde her türlü
bilgiyi bir TV ya da Internet aracılığıyla edinebiliyoruz. "Global köy"den söz
ediyoruz. Bu açıdan bakınca insanların ortak kültürel tarihlerini iyi
bilmeleri bana son derece önemli görünüyor. İçinde yaşadığımız modern
toplumda; ne tür sorular sormanın, en azından ne tür sorular sormanın önemli
olduğunu bilmek zorundayız. Neyi aradığımızı bilmek son derece önemli. Ayrıca
önemli ile önemsiz arasındaki farkı görebilmek de son derece önemli. Toplumda
bir sürü gereksiz gürültü var. Sessizlikse pek az.
İtalya 'dayken bana şunu anlattılar: İtalya 'da belirli aralıklarla
İtalyanlar'ın nerelere önem verdiğini, ne istediklerini ortaya çıkarmak üzere
araştırmalar yapılırmış. Bundan 30-40 yıl önce yapılan araştırma İtalyanlar'ın
en çok büyük şehirlerde, örneğin Roma ya da Milano'da ev edinmek istediklerini
göstermiş. 20 yıl soma yapılan araştırmaya göre İtalyanlar en çok sağlıklarına
önem veriyorlarmış. Bu kez cevap "sessizlik", solitude, olmuş. "Yalnızlık"
olmuş. Bir anlamda zaten buradan gelmekteler. Dünyanın pek çok yerinde
insanların köylerinden kalkıp büyük şehirlere geldiklerini görüyoruz. Bu bence
yalnızca olumlu bir şey olarak görülemez. Kentlerde ulaşılanın yalnızca gerçek
değerler olduğunu sanmıyorum.
Jorün 'ü karikatürleştirerek zihinsel olmayan, daha dürtüsel olan değerleri
küçük gösterir olmuyor musun? Bence bu tip değerler de son derece önemli ..
Elbette ben de hayattaki tüm değerlerin entelektüel olduğunu düşünmüyorum.
Hatta tam tersi. Birtakım çok bilgili, akademik eğitim almış kişilerin
gerçeklikle son derece uzak kişiler olduklarını biliriz. Ben insanı entelektüel
ve aynı derecede duygusal bir varlık olarak algılıyorum. Bence bu felsefe için
de geçerli. Benim için felsefe yalnızca entelektüel bir olgu değildir. "Ben
kimim?", "Nasıl iyi bir hayat yaşanır?", "Dünya nedir?" gibi sorular daha çok
duygusal sorulardır. Duyusal sorulardır. Ancak bu bahçe partisinde her şey
çözünüyor. Her şeyin karikatürü çıkıyor. Yoksa ben elbette insanın yalnızca
aklıyla değil, tüm vücuduyla anladığına inanıyorum.
Nasıl yaşadığımıza, nasıl yaşamamız gerektiği konusuna değinmiştik biraz
önce. Kitabında pek çok kereler bunun sabit bir tarifesi olmadığını,
ansiklopediler karıştırıp buna kesin bir cevap bulunamayacağını söylüyorsun.
Ama yine de soruyorum, yirminci yüzyılda yaşayan bireyler olarak nasıl
yaşamalıyız?
Bilmem! Tarihe bakacak olursak tüm büyük dünya dinlerinde birtakım emirler
ortaya çıktığını görüyoruz. "Yalan söylemeyeceksin! ", "Hırsızlık
yapmayacaksın!" gibi. Bunların Tanrı 'nın emirleri olduğuna inanıldı. Günümüzde
pek çok insan dini içeriğine inanmasa da bu tür değerlerin evrensel ve önemli
olduğuna inanıyor. Böyle olmasına rağmen insanın ne yapıp ne yapmayacağını
söyleyen bu türden ahlaksal kodların olması işin kolayına kaçmak oluyor bana
göre. Norveçte de okullarda okutulan ahlak derslerinde neyin yapılmaması
gerektiğinin, diğer insanları dikkate almak gerektiğinin üzerine fazla düşülüyor
bence. Bu, ahlakın önemli bir kısmını oluşturmakla birlikte tümünü oluşturmaz.
Filozoflar için ahlak aynı zamanda "Nasıl iyi bir hayat sürülür?", "Nasıl mutlu
olunur?" gibi sorulardır. Bence biz okulda çocuklara bu soruları sormayı da
öğretmek zorundayız. Elbette diğer insanlara zararımızın dokunduğu oluyor, ama
kendimize de çok zararımız dokunabiliyor. "Hayatımız nasıl zenginleşir?",
"Nasıl zengin bir insan olunur?" ... Ekonomik olarak demek istemiyorum elbette,
ancak bunlar kendimize sormamız gereken sorular. Ve bence bu soruların yanıtını
bulmada felsefe bize yardımcı olabilir.
Aristoteles'e göre mutlu insan tüm yeteneklerini kullanabilen insandır.
Başkaları için bir anlam ifade etmek istiyorsam kendimi yetiştirmek zorundayım.
Bunun ötesinde oldukça kaotik bir zamanda yaşadığımızı söylemek gerek. Gelecek
yüzyıla dair kehanette bulunmam gerekirse, bu yüzyılda insanlar arasındaki
ilişkilerin, arkadaşlık ve hatta evliliğin giderek daha önemli bir rol
oynayacağı kanısındayım. Birbirimizle elektronik medyalar aracılığıyla ilişki
kurmanın yetmeyeceği kanısındayım. Resimli telefonlar yaygınlaşabilir, ama
insanın konuştuğu insana dokunabilmesi daha güzeldir. Modern şehir toplumunda
insanların yalnızlaştıklarına inanıyorum. Sanıyorum buna doğan birtakım
tepkileri, insanların giderek küçük gruplar halinde bir arada yaşamayı tercih
etmesinde görüyoruz.
Aklıma Woody Allen geliyor: Özellikle son yıllarda Tanrı 'nın var olup
olmadığı, Tanrı 'nın olmamasının ne anlama geleceği sorusuyla fazlaca
ilgileniyor. Ya sen, sen Hıristiyan bir Tanrı'ya inanıyor musun?
-Bu elbette çok yerinde bir soru. Hıristiyanlığın Tanrı'sına inandığımı
söyleyebileceğimi sanmıyorum. Tanrı'ya inandığımı ise söyleyebilirim sanıyorum.
Tabii "Tanrı nedir?" filan ama ben yine de Tanrı sözcüğünü kullanabilmeliyim.
Tanrı'ya inanıyorum. Bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünya nerden geliyor? Tüm dinler
bu sorunun cevabını Tanrı 'da buluyor. Din de, felsefe de birtakım felsefi
sorulara yanıt getirmeye çalışıyor. Aslında felsefede fazla soru yok; az
sayıdaki sorulara getirilen pek çok sayıda yanıt var. Dinle felsefe arasında
bir fark var tabii: felsefe tamamen akla, mantığa dayanıyor. Felsefe, bugün
Türkiye'de bulunan İyonya'da ortaya çıktığında bu sorulara artık mitlerle
değil, insanın kendi deneyimleriyle yanıt getirmeye çalışıyordu. Mantığını
kullanıyordu.
"Dünya nerden geliyor?" gibi sorularda insanın bir Tanrı'ya inandığını
söylemesi belki o kadar güç değil. Ancak ahlak söz konusu olduğunda, ki örneğin
Woody Allen'ın da en çok ilgilendiği alan bu sanıyorum, Tanrı'ya inanıp
inanmamak daha başka bir önem kazanıyor. Bu anlamda, insanlar Tanrı'ya
inanmadığında neler olur sence?
Ünlü Rus yazarı Dostoyevski, insan Tanrı'ya inanmazsa herkesin birbirinden çalıp
birbirini öldüreceğini söylüyordu. Woody Allen da bunun benzerini söylüyor belki
de. Ancak ben buna inanmıyorum. Günümüzde dinin çok kuvvetli olmadığı pek çok
toplum var. Bu toplumlarda insanın daha çok çalıp çırptığı, daha çok adam
öldürdüğü söylenemez. Batı toplumlarında büyük şehirlerde var olan şiddetin,
işlenen suçların öncelikle Tanrı'ya inanıp inanmamakla bir ilgisi olduğunu
sanmıyorum. Bunun şehir kültürüyle a1akalı olduğunu düşünüyorum. Yani Woody
Allen ve Dostoyevski ile aynı fikirde değilim. Tersine ben ilerlemeye
inanıyorum. Ahlaksal sorumluluğumuzun, sorumluluk ufkumuzun giderek
genişlediğine inanıyorum.
Peki bu ilerlemenin sebebi ne? İnsanlık tarihini devir almamızdan mı
kaynaklanıyor?
Evet, bence öyle. Doğduğumuz an beraberimizde getirdiğimiz bavulun,
entelektüel bavulumuzun giderek büyüdüğünü söyleyebiliriz. Ancak öte yandan
unutmamalıyız ki bu gezegeni atalarımızdan devralmıyor, çocuklarımızdan ödünç
alıyoruz! Umumi tuvaletlerde gördüğümüz yazılar gibi: "Lütfen tuvaleti
bulduğunuz gibi bırakınız!" Gezegenimiz hakkında da aynı şeyi söyleyebiliriz.
Çocuklarımızın, torunlarımızın hakkını onlardan çalmaya hakkımız yok!
En beğendiğin filozof kim?
En beğendiğim filozof diye biri yok sanırım. Bunun nedeni de felsefede
yanıtlardan çok, sorularla ilgileniyor olmam olsa gerek. Daha önce de
söylediğim gibi aslında pek fazla felsefi soru yok. Çocukların sorabileceği
türden sorular var: "Ben kimim?", "Dünya nerden geliyor?", "Tanrı var mı?",
"Ölümden sonra hayat var mı?", "Adalet nedir?", "Adil bir toplum nasıl olur?",
"Mutluluk nedir?" ... Bu soru bana daha önce de çok soruldu.
Ancak bir keresinde İtalyan bir gazeteci bu soruyu biraz değişik bir biçimde
sordu:
"Düşün ki ölmüşsün ve cennete gitmişsin. Burada tüm filozoflarla konuşma şansına
sahipsin tabii. Gidip önce hangisiyle konuşurdun?" dedi. O zaman düşünmeye
başladım. Hiç şüphesiz Sokrates'e giderdim, çünkü hakkında çok az şey
biliyorum. Kendisi tek bir satır yazmamış ama Avrupa'da akla dayalı felsefenin
kurucusu olmuş.
Sonra İsa'ya giderdim. Çünkü o da gizemli bir insan. Kimdi? Tek bir satır
yazmamış. Onu yalnızca İncil aracılığıyla tanıyoruz. Ve o da tarihte son
derece önemli bir rol oynamış bir insan, aynı zamanda büyük bir filozof. Benim
ahlakımın İsa'nın öğrettiği ahlak olduğu söylenebilir. Yani Sokrates'in aklı ve
bağışlamak, sevmek gibi konularda İsa'nın ahlakı…
Bir de Buddha'ya giderdim. O da gizemli bir insandı. Hiçbir şey yazmamıştı. Ama
insan doğasını ta yakından izlemişti. Her şeyin geçiciliğinin altını çizmişti.
Buddha'yı da büyük bir filozof olarak görüyorum.
Budhha, lsa ve Sokrates' e öncelik vereceğini, çünkü bunların gizemli
olduklarını, hiçbir şey yazmadıklarını söylüyorsun. Ya sen? Sen yazdın.
Gizemli bir insan değil misin bu yüzden? Artık hiçbir gizemin, sırrın yok mu?
Var, tabii ki var. Çünkü daha yazmak istediğim çok şey var. Henüz yazılmamış
şey, gizemli şeydir.
Peki insan olarak? Herkesin içini, dışını bildiği açık bir kişiliğin mi var?
Artık her gördüğüm yerde tanınıyorum, Bu hoş bir şey ama bazen fazla geldiği
de oluyor. Öte yandan küçüklüğümden beri dünya bana.anlaşılmaz bir sır olarak
gözüktü. Beni kitap yazmaya iten şey ne oldu? Şu veya bu yazar, şu veya bu
filozof değil, dünyanın, doğanın kendisi oldu. Dünya nedir? Nerden gelir?
İnsan aklı da bana son derece gizemli bir şey geliyor . . Hafıza nedir, akıl
nedir? Denebilir ki belki de, insan aklı bizim anlayabileceğimiz kadar basit
olsaydı, yine de anlamadığımız için aptal sayılırdık. Bir solucanın beynini
belki anlayabiliyoruz ama insan beynini tümüyle anlayamıyoruz… Belki insan
aklını tümüyle anlayan bir Tanrı'nın var olduğunu düşünebi1iriz, ancak ortada
olan gerçek, onunda kendini tümüyle anlayamayacağıdır.
Kitabında neden yalnızca Avrupa felsefesinden söz ediyorsun?
Bu yerinde bir soru. Aslında ben Budist felsefeyle ve Hint felsefesiyle çok
ilgiliyim.
Bu konuda ders kitapları yazdım. İslam hakkında da küçük bir kitap yazdım.
İslam'da da pek çok ilginç akım, pek çok ilginç kişi var: Tasavvuf gibi, Gazali
gibi ... "Sofi' nin Dünyası"nda da yazdığım gibi, Ortaçağ'da bilim Müslüman
kültürde çok daha fazla ilerlemiş durumdaydı.
Yine kitabımda, Antik Çağ'dan sonra Akdeniz kültürünün üç kola ayrıldığını
belirtiyorum: Roma-Katolik kültür, Latin temelli kültür, Yunan kültürü ve İslam
kültürü. Rönesans'da bu kültürler tekrar bu araya geliyor: Arap kültürü
İspanya'dan Kuzey Italya'ya geliyor, vs.
Ancak kendime bir sınır çizmem lazımdı. Budist felsefe hakkında on sayfacık
yazı yazmakla yetinemezdim. Çok az olurdu bu. Sonra kitabımda eksik olan bir
başka konu, 20. yüzyıl felsefesi Modem felsefe konusunda pek bir şey yazmadım.
Amacım bu yüzyıla gelene kadarki felsefe konusunda temel birtakım bilgiler
vermekti.
Daha sonra bu konularda yazmayı düşünüyor musun?
Belki. Öte yandan zaten bugüne kadar yazdıklarımda Doğu felsefesinden son
derece etkilenmiş olduğumu düşünüyorum. Eğitimime "Norveç Dili ve Edebiyatı"
ile yani bir anlamda milli bir alanda başladım. Sonra "Avrupa Düşünce Tarihi"
ile devam ettim. Son olarak da "Dinler Tarihi" okudum ki bu da tüm dünyayı
kapsıyordu. Bundan sonra okumak isteyeceğim bilim olsa olsa astroloji olur
herhalde!
İslam hakkındaki kitabınızı Müslüman ülkelerde yayımlamayı düşündünüz mü?
Neden olmasın? Ancak bu kitabı yazarken konuyu bir Müslümanın "evet, bu benim
dinim" diyebileceği biçimde yazmaya gayret ettim. Bu bakımdan kitap dışardan
bakılarak yazılmış bir kitap değil.
Bundan sonraki projem de bunu Türkçe'ye çevirmek olabilir belki ...
Tabii. Ama kitap İslam'a çok genel bir giriş niteliğinde. Ama kitabı yollarım
istersen sana
Tabii, çok iyi olur. .. Gördüğüm ve kitabında kendini ele verdiğinden
anladığım kadarıyla son derece ilginç bir insansın. Hayat hakkındaki bu coşkunu
kaybetmekten korktuğun oluyor mu hiç?
Hayır, bundan korkmuyorum. Ama korktuğum bir başka şey var: Bu, "Sofi'nin
Dünyası"nı yazışımdan bu yana epey zaman geçti….. Tüm hayatım boyunca "Bay
Sofi'nin Dünyası" olarak kalmaktan korkuyorum. Bir çok insan bana "Kitabını
okudum!" diyor. Ama ben yalnızca bir kitap yazmadım ki! Bir de yazacak
zamanımın kalmamasından ve konsantrasyonumu yitirmekten korkuyorum. Ama coşkumu
kaybetmekten korkmuyorum.
Son olarak, senin bana sormak istediğin bir şey var mı? Bir de kitabının
Türkçe 'ye çevrilmesi seni heyecanlandırıyor mu?
Tabii! Birincisi Türkçe egzotik bir dil. Norveççe kitaplar diğer İskandinav
dillerine ve Almanca'ya, bazen de İngilizce'ye çevriliyor. Ama Türkçe! Bu çok
heyecan verici. Kitabımın Türkçe'sini görmeyi iple çekiyorum. Evet ben de sana
şunu sormak istiyorum: Norveççe yazılmış bir kitabı bambaşka bir dile,
bambaşka bir kültüre çevirmek zor olmadı mı?
Çok kolay bir şey olmadı tabii. Kültür farklarının bunda önemli bir rol
oynadığını düşünüyorum. 15 yaşındaki Norveçli bir kızın tutum ve davranışlarını
Türkçe 'ye aktarmak o kadar kolay değil. Örneğin Sofi felsefe öğretmeniyle
"siz" değil "sen" diye konuşuyor. Bu Türkiye'de oldukça yadırganacak bir durum
.
Evet, Sofi oldukça "serbest" bir kız ...
Öyle ...
Ancak bunun bir başka nedeni de Norveççe'de "siz"li hitap tarzının giderek yok
olması...
Doğru, işte ben de tam da bu nedeni anlatamamaktan ötürü zorlandığımı
hissettim. Sofi'nin "serbest"liğine bir başka örnek de, Alberto ile bir
kilisede sabaha karşı dörtte buluşmaya gitmesi ... Türk okuyuculann buna nasıl
tepki duyacağını merak ediyorum.
Üstelik de burada Alberto'ya karşı son derece cüretkar, değil mi?
Evet, fazlasıyla.
Belki de korktuğundandır. Hep tanışmayı istediği, gizli gizli gözlediği bir
kişiyle ilk kez karşılaşacak olmanın korkusudur onu kabalaştıran ...
Bunun dışında bu çeviri benim için felsefi içeriği itibarıyla da ilginç bir
serüven oldu. Kitapta geçen tüm filozoflardan daha önce Türkçe 'de
okumadıklarım olduğu için, Türkçe terminolojinin doğru olması bakımından bunları
önce başka kaynaklardan okudum.
Türkiye'de felsefeye ilgi nasıl? Lisede ve üniversitede felsefe okutuluyor mu?
Benim zamanımda liselerde okutuluyordu ama seçmeli ders olarak. Şimdi de
öyle sanıyorum.
Norveç'te de öyle. Ama üniversitede tüm öğrencilerin bir sömestr felsefe
okumaları zorunlu.
Türkiye 'de ise böyle değil.
Platon, Kant gibi isimler Türkiye'de tanınan isimler mi?
Evet. Felsefe alanında çevrilmiş kitaplara, okullarda okutulanlara
bakıldığında Türkiye 'deki felsefe eğitiminin Doğu felsefesinden çok, Batı
felsefesine yönelik olduğunu görmek mümkün. Türkiye 'deki pek çok kişiye göre
bu oldukça tek yanlı bir durum. Bu kişilere göre Türkiye 'de Doğu felsefisine ve
Batı felsefisine aynı derecede önem verilmeli. Çünkü Türkiye bu iki geleneğin
tam ortasında yer alıyor.
Japonya'dayken birkaç üniversitede konferans vermem istendi. Yanımda, daha önce
de kullandığım bir metin vardı. Japonya'ya geldiğimde bilgisayarımda bu metinde
geçen "felsefe" sözcüğünün geçtiği her yeri "Batı felsefesi" diye değiştirdim.
Çünkü ben aynı zamanda Doğu felsefesiyle, Zen-Budizmle filan son derece
ilgiliydim. Ama bana bu "Western philosophy" lafını tamamen gereksiz olduğunu
söylediler. Japonya'da felsefe sözcüğü, Batı felsefesi sözcüğüyle eş anlamlı.
Korkarım Türkiye 'de de durum biraz böyle.
Bu biraz üzücü bir durum elbette. Japonya'da Budist tapınaklarını gezerken
Budizmin uzak, mekanik bir hal almış olduğunu hissettim. Böyle bir tapınakta,
sana geleceğini anlatan astrolojik bir kağıt uzatılması filan gibi olaylar da
mümkündü. Ayrıca ben Budist felsefeden.bahsettiğimde bunu yeterince
bilmediğimi de gözledim.
Daha önce Hıristiyan olmayan ülkelerde bulunmuşsun. Peki hiç Müslüman bir
ülkede bulundun mu?
"Sofi'nin Dünyası"vesilesiyle değil, ama İslam hakkında yazdığım kitap
vesilesiyle Tunus'da bulundum. Kitabı buraya gitmeden tamamlamıştım aslında….
İmamlarla konuşmak, Kuran okuluna giden çocuklarla karşılaşmak için gittim
oraya. Resimler çektim.
Yine de Türkiye'de görmelisiniz bence ...
Ben de çok istiyorum bunu.
Umarım bu, yakında gerçekleşir. Sohbetin için çok teşekkürler ve bundan
sonraki yaşamında başarılar!
Sağol, sana da!
* * *
Kaynak: :Cumhuriyet Kitap eki / sayı:309/18 Ocak 1998_
Üyemiz gunfrfd'e teşekkürlerimizle.