HAYDUT DEVLETLER
"Haydut devlet" kavramı bugün politika planlamasında ve analizinde etkin bir rol
oynamaktadır. Mevcut Irak krizi bunun yalnızca en son örneğidir. Washington ve
Londra, Irak'ı komşuları ve bütün dünya için bir tehdit oluşturan "haydut bir
devlet" olarak ilan ettiler. Irak "yasadışı" bir ulustur.
Dünya düzeninin
bekçileri, ABD ve -yarım yüzyıl önce İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın hüzünle
kullandığı bir terimi benimsersek -onun "küçük ortağı" İngiltere tarafından
zapturapt altına alınması gereken, Hitler'in onda yeniden bedenlendiği birisi
tarafından yönetilmektedir. Kavram yakından ele alınmayı hak etmektedir. Fakat
önce, mevcut krizde nasıl uygulandığına bir bakalım.
Irak krizi hakkındaki tartışmanın en ilginç özelliği, böyle bir tartışmanın
hiçbir zaman yapılmamış olmasıdır. Doğru, pek çok sözcük sarf edildi ve nasıl
hareket edilmesi gerektiği üzerine tartışmalar yapıldı. Fakat tartışma şu aşikar
yanıtı dışlayan katı sınırlar içinde tutuldu:
ABD ve İngiltere kendi yasalarına ve anlaşma yükümlülüklerine uygun olarak
hareket etmek zorundadır.
İlgili hukuki çerçeve Birleşmiş Milletler Şartı'nda formüle edilmiştir. BM
Şartı, uluslararası hukuk ve dünya düzeninin temeli olarak tanınan "bağlayıcı
bir anlaşmadır" ve ABD anayasasına göre "ülkenin en üstün yasasıdır."
BM Şartı, "Güvenlik Konseyi barışa karşı herhangi bir tehdidin varlığını,
barışın bozulmasını ya da saldırı edimini tespit eder ve tavsiyelerde bulunur
veya 41. ve 42. maddelere uygun olarak hangi önlemlerin alınacağına karar
verir" der. 41. ve 42. maddeler ise, tercih edilen "silahlı güç kullanımı
içermeyen önlemleri" ayrıntılandırır ve bu tür önlemleri uygun bulmaması
halinde, Güvenlik Konseyi'nin başka eylemlere girişmesine izin verir. Tek
istisna, "Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliği muhafaza etmek için
gerekli önlemleri alana kadar silahlı saldırıya "karşı" bireysel ya da kolektif
kendini savunma hakkına" izin veren 51. maddedir. Bu istisnalar dışında, üye
devletler "uluslararası ilişkilerinde güç tehdidi veya kullanımından
kaçınırlar."
Dünya barışına karşı birçok tehdide tepki göstermenin yasal yolları vardır. Eğer
lrak'ın komşuları tehdit edildiklerini hissediyorlarsa, tehdide karşılık vermek
için uygun önlemleri onaylaması için Güvenlik Konseyi'ne başvurabilirler. Eğer
ABD ve İngiltere tehdit edildiklerini düşünüyorlarsa, aynı şeyi yapabilirler.
Ancak hiçbir devletin bu konular hakkında kendi kararını verme ve dilediği
şekilde hareket etme yetkisi yoktur. Elleri temiz olsaydı bile (ki durum pek
öyle değildir) ABD ve İngiltere'nin böyle bir yetkisi olamazdı.
Yasadışı devletler bu koşulları kabul etmezler: Örneğin Saddam'ın lrak'ı veya
ABD. O zaman BM büyükelçisi olan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright tarafından
ABD'nin pozisyonu açıkça ifade edilmişti. ABD 'nin lrak'la daha önceki bir karşı
karşıya gelişi sırasında, Madeleine Albright Güvenlik Konseyi'ne ABD 'nin
"mümkünse çok yönlü ve gerektiğinde tek yönlü olarak" harekete geçeceğini
bildirmişti. çünkü "bu bölgenin ABD 'nin ulusal çıkarları açısından yaşamsal
önemde olduğunu" düşünüyorlardı, dolayısıyla dışsal bir kısıtlamayı kabul
etmiyorlardı. BM Genel Sekreteri Kofi Annan Şubat 1998'de diplomatik misyonunu
başlattığında, Albright bu duruşu tekrarladı: "Kendisinin başarılı olmasını
temenni ediyoruz", "geri döndüğünde, ne getirdiğine ve ulusal çıkarlarımıza ne
ölçüde uyduğuna bakacağız".
Bu da "nasıl tepki göstereceğimizi
belirleyecektir." Annan bir anlaşmaya varıldığını duyurduğunda, Albright
doktrini tekrar etti: "Annan'ın bizim hoşumuza gitmeyen bir şeyle dönecek olması
mümkündür, ki bu durumda ulusal çıkarımıza uygun davranacağız." Başkan Clinton,
Irak'ın (Washington tarafından belirlenen) uyum testinde başarısız olması
halinde olacakları şöyle duyurdu: "ABD'nin ve umut edilir ki bütün
müttefiklerimizin, bizim seçtiğimiz bir zamanda, yerde ve tarzda tek yanlı
karşılık verme hakkı olacağını herkes anlayacaktır." Verecekleri karşılık, diğer
zorba ve yasadışı devletlere benzer bir tarzda olacaktı. Güvenlik Konseyi
oybirliğiyle, ABD İngiltere'nin Irak'ın anlaşmaya uymaması halinde güç
kullanmalarına izin vermesi taleplerini reddetti ve Annan'ın anlaşmasını
desteklediğini bildirdi. Karar "çok ciddi sonuçlar" hakkında uyarıda
bulunuyordu, fakat daha fazla ayrıntıya yer verilmemişti. Kritik önemdeki son
paragrafta, Konseyin "anlaşmadan kaynaklanan sorumluluklarına uygun olarak, bu
kararın uygulanmasını temin etmek ve bölgede güvenliği sağlamak amacıyla, konu
üzerinde aktif olarak durmaya karar verdiği" yazıyordu. Kararı veren Konseydi,
başkası değil; BM Şartı'na uygun olarak…
Olgular açıktı ve belirsizlik içermiyordu. Gazete başlıkları şöyle diyordu:
"Otomatik Bir Saldırı Desteklenmiyor" (Wall St. Journal); "BM, Anlaşmaya
Uymaması Halinde ABD'nin Irak'ı Tehdit Etmesini Reddetti" (New York Times) vs.
İngiltere'nin BM büyükelçisi "Irak'ın (BM'nin araştırmasını) engellemesi
halinde, kararın ABD ve İngiltere'ye Irak'a karşı "otomatik bir saldırı
başlatma' yetkisi vermediğini konseydeki meslektaşlarına kişisel olarak garanti
etti." Kosta Rika büyükelçisi, "silahlı gücün ne zaman kullanılacağına Güvenlik
Konseyi'nin karar vermesi gerektiğini" belirterek, Güvenlik Konseyi'nin
pozisyonunu ifade etti
Washington'un tepkisi farklıydı. ABD büyükelçisi Bill Richardson "anlaşmanın
tek yanlı güç kullanımını engellemediğini" ve ABD'nin dilediğinde Bağdat'a
saldırmak için yasal hakkını koruduğunu ileri sürdü. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü
James Rubin karar metnini "yaptığımız özel tartışmalar kadar önemli değil"
diyerek dikkate almadı: "Bu karara aldırış etmediğimizi söylemiyorum", fakat
"eğer anlaşma ihlal edilirse, tekrar Güvenlik Konseyi'ne başvurmaya gerek
görmediğimizi açıkça ortaya koyduk." Başkan, ABD'nin Irak'ın anlaşmaya uyması
konusunda tatmin olmaması halinde kararın "harekete geçme yetkisi tanıdığını"
belirtti. Başkanın basın sekreteri, bunun askeri eylem anlamına geldiğini
açıkça söyledi. New York Times'ın manşeti doğru olarak "ABD Irak'ı Cezalandırma
Hakkını Saklı Tutmakta ısrarlı" diye yazıyordu. ABD dilediğinde tek yanlı güç
kullanma hakkına sahiptir: İşte bu kadar.
Bazıları bu duruşun bile, uluslararası ve ulusal hukuktaki bağlayıcı
yükümlülüklerimize fazlasıyla yakın olduğu hissine kapıldılar. Senato çoğunluk
lideri Trent Lott, yönetimi dış politikayı "taşerona verir gibi" "başkalarına"
-yani BM Güvenlik Konseyi'ne- teslim ettiği için eleştirdi.
Senatör John McCain, "Birleşik Devletler kudretini Birleşmiş Milletlere bağımlı
kılıyor olabilir" uyarısında bulundu -ki bu, yalnızca hukuka uyan devletler için
bir yükümlülüktü. Senatör John Kerry, Saddam'ın "Birleşmiş Milletler kararlarını
ihlal etmeye ve dünya topluluğu için tehditkar bir konumda kalmaya inatla devam
etmesi" halinde, ABD'nin doğrudan Irak'ı işgal etmesinin "meşru" olacağını
ekledi. Güvenlik Konseyi'nin buna karar vermesi ya da vermemesi önemli değildi.
Böyle tek yanlı bir ABD eylemi, Kerry'nin kavradığı şekliyle "uluslararası
hukukun çerçevesine" uygun düşecekti. Vietnam savaşına karşı çıkmasıyla ulusal
bir şöhret kazanan, liberal bir güvercin olan Kerry, mevcut duruşunun eski
görüşleriyle tutarlı olduğunu açıkladı. Vietnam ona, gücün ancak eğer hedefe
"ulaşılabilirse ve ülkenizin ihtiyaçlarını karşılıyorsa" kullanılması
gerektiğini öğretmişti. O halde Saddam'ın Kuveyt'i işgali yalnızca bir nedenle
yanlıştı: Olayların gösterdiği gibi, hedef "ulaşılabilir" değildi.
Yelpazenin liberal-güvercin ucunda, Annan'ın anlaşması olumlu karşılandı, ama
esas sorunları dışarıda bırakan dar çerçevede. Tipik bir tepkiyle Boston Globe,
Saddam'ın pes etmemesi halinde "ABD'nin Irak'a saldırısı yalnızca haklı çıkmakla
kalmayıp, saldırmazsa sorumsuz duruma düşeceğini" belirtti -öyle ki, saldırının
sorgulanmasına hiçbir şekilde gerek kalmayacaktı. Aynı zamanda editörler,
"bilimi daha önce hayal edilmemiş bir yıkım yaratma yoluna sapmaktan alıkoymak
için dünyanın sahip olduğu en büyük şans" olarak "kitle imha silahlarına" karşı
"evrensel bir utanç uzlaşması" çağrısında bulundular. Duyarlı bir öneri; güç
tehdidine başvurmadan, başlamak için kolay yollar düşünülebilir, ama niyet
edilen bu değildir.
Politika analisti William Pfaff, Washington'un "teolojik ve felsefi görüşe",
Akinalı Thomas ve Renaissance teologu Francisco Suarez'in görüşlerine
başvurmakta gösterdiği isteksizliğini esefle karşıladı. Halbuki, "felsefe ve
teolojinin" rehberliğini arayan, ABD ve İngiltere'deki "analitik toplumun bir
bölümü" 1950 ve 1960'larda böyle yapmıştı. Ama entelektüel kültürle ilintisiz
olsa da, oldukça açık olan çağdaş uluslararası ve ulusal hukukun temellerinin
rehberliğini aklından geçirmemişti. Başka bir liberal analist, ABD'nin şu
olguyla yüzleşmesi gerektiğinin altını çizdi: Eğer ABD benzersiz kudretini
"gerçekten insanlığın iyiliği için kullanıyorsa, insanlık bunun kullanılmasıyla
ilgili söz hakkı talep ediyor. Oysa "anayasa, Kongre ve televizyonun Pazar
bilgiçleri" buna izin vermeyecektir. "Ve dünyanın diğer ulusları Washington'a,
(kendi) çıkarlarına ne zaman, nerede ve nasıl hizmet edilmesi gerektiğine karar
verme hakkını devretmediler." (Ronald Steel).
Anayasa geçerli anlaşmaları, özellikle aralarında en temel olan BM Şartı'nı
"ülkenin en yüksek yasası" ilan ederek, gerçekte bu tür mekanizmalar
sağlamaktadır. Ayrıca Kongreyi, çağımızda temelleri BM Şartı tarafından
belirlenen "ulusların hukukuna karşı saldırıları ... tespit etmeye ve
cezalandırmaya" yetkili kılmaktadır. Diğer yandan, başka ulusların "Washington'a
haklarını devretmediklerini" söylemek gerçekleri biraz hafife alan bir
ifadedir. Uluslar ona bu hakkı vermeyi, BM Şartı'nı büyük ölçüde şekillendirmiş
olan Washington'un (en azından retorik düzeydeki) yol göstericiliği
doğrultusunda şiddetle reddetmişlerdir.
Irak'ın BM kararlarını ihlal ettiği söylendiğinde, genellikle bu, iki savaşan
devletin "dünya polisi" rolünü üstlenerek, tek yanlı güç kullanmaya hakkı
olduğu şeklinde anlaşılmıştır. Bu ilkesel olarak, yasaları yerden yere vurması
değil, onları uygulaması beklenen polise bir hakarettir. Washington'un "güç
konusunda küstahça davrandığı" ve benzeri eleştiriler yapılmıştır. Ama bu, kendi
kendisini güç kullanmakla görevlendiren zorba bir yasadışı devlet için pek uygun
bir ifade değildir.
Kimsenin gerçekten denememiş olmasına karşın, ABD-İngiltere'nin iddialarını
desteklemek için, hayli eğilip bükülmüş yasal bir argüman kat edilebilir.
Birinci adımda, Irak'ın 3 Nisan 1991 tarihli, 687 no'lu BM kararını ihlal ettiği
söylenebilir. Sözü edilen karar, Irak'ın zikredilen hükümleri (silahların yok
edilmesi, denetim vs.) kabul ettiğini belirten "resmi bildirimi üzerine" bir
ateşkes ilan etmektedir. Bu muhtemelen kayda geçen en uzun ve en ayrıntılı
Güvenlik Konseyi kararıdır, fakat uygulama mekanizmasından söz edilmemektedir.
O halde, argümanın ikinci adımı, Irak'ın hükümlere uymamasının 678 no'lu kararı
(29 Kasım 1990) "yeniden gündeme getirdiği" olacaktır. Bu karar üye devletleri
"660 no'lu kararı desteklemek ve uygulamak için bütün gerekli araçları
kullanmaya" yetkili kılmaktadır. 660 no'lu karar (2 Ağustos 1990), Irak'ın
derhal Kuveyt'ten çekilmesini istemekte ve Irak ve Kuveyt'e, Arap Birliği
sistemini tavsiye ederek, "ihtilaflarının çözümü için derhal yoğun müzakerelere
başlama" çağrısı yapmaktadır. 678 no'lu karar, aynı zamanda "sonraki bütün
ilgili kararlara" (bunları 662, 664 şeklinde sıralar) atıfta bulunur. Bunlar
(662, 664) "ilgili" kararlardır, çünkü Kuveyt'in işgali ve lrak'ın bununla
ilgili eylemlerine gönderme yapmaktadırlar. 678 no'lu kararı yeniden gündeme
getirmek, bu nedenle, olayları daha önce oldukları haliyle bırakmaktadır: Güç
kullanma yetkisi olmadan, 687 no'lu son kararın uygulanması -ki 687 no'lu karar,
tamamen farklı konuları gündeme getirmekte ve yaptırımlar dışında hiçbir şeye
izin vermemektedir.
Sorunu tartışmaya ihtiyaç yoktur. ABD ve İngiltere, BM Şartı'nın öngördüğü
gibi, Güvenlik Konseyi'nden kendilerine "güç tehdidi ve kullanımı" için yetki
vermesini isteyerek kolaylıkla bütün kuşkuları ortadan kaldırabilirdi. İngiltere
bu yönde bazı adımlar attı, ama Güvenlik Konseyi'nin buna razı olmayacağı hemen
belli olduğunda, bu çabalarına son verdi. Ama hukuk düzenini reddeden haydut
devletlerin hakim oldukları bir dünyada, bu değerlendirmelerin pek bir önemi
yoktur.
Güvenlik Konseyi'nin, BM 'nin 687 no'lu ateşkes kararını ihlal ettiği için
lrak'ı cezalandırmak amacıyla güç kullanımını onayladığını varsayalım. Bu onay
bütün ülkelere uygulandı: Örneğin, bu nedenle bir ayaklanmayı desteklemek için
Güney Irak'ı işgal etmeye yetkili olacak İran'ı da. İran, Irak'ın komşusudur ve
ABD-destekli Irak saldırısının ve kimyasal savaşın kurbanıdır. Ve pekala makul
biçimde, işgal eyleminin yerel bir desteğe sahip olacağını iddia edebilir. ABD
ve İngiltere böyle bir iddiada bulunamazlar. Eğer hayal edilebilirse, İran'ın
bu tür eylemlerine hiçbir zaman izin verilmeyecektir, ama kendi kendilerini
görevlendiren yaptırımcıların planlarından çok daha az acımasız olacaktır. Bu
türden temel gözlemlerin, ABD ve İngiltere'deki kamuoyu tartışmalarına girdiğini
hayal etmek oldukça güçtür.
Hukuk düzeninin hor görülmesi, ABD'nin pratiğinde ve entelektüel kültüründe
derin köklere sahiptir. Örneğin, 1986'da Dünya Mahkemesi'nin ABD'yi
Nikaragua'ya karşı "yasadışı güç kullandığı" için mahkum eden kararına karşı
gösterilen tepkiyi hatırlayın. Karar, ABD'nin yasadışı güç kullanımına son
vermesini ve kapsamlı onarım işleri için tazminat ödemesini talep ediyordu.
Ayrıca, ABD'nin kontralara bütün yardımının, niteliği ne olursa olsun, "insani
yardım" değil "askeri yardım" olduğunu ilan ediyordu. Mahkeme, itibarını
ayaklar altına aldığı için her yandan suçlamaya maruz kalmıştı. Kararın
hükümlerinin basılması uygun görülmemiş ve görmezden gelinmişti. Demokratların
kontrolündeki Kongre yasadışı güç kullanımını arttırmak amacıyla derhal yeni
fonlar için yetki vermişti. Washington, bütün devletleri uluslararası hukuka
saygı göstermeye davet eden bir Güvenlik Konseyi kararını veto etmişti. Karar,
amacı açık olmakla birlikte, hiçbir ülkenin adını zikretmemişti. Genel Kurul
benzer bir kararı kabul ettiğinde, ABD fiilen kararı veto ederek, sadece İsrail
ve El Salvador'la birlikte karşı oy kullanmıştı. Bir sonraki yıl, yalnızca
İsrail'in otomatik oyunu toplayabilmişti Ne anlama geldiğini bir yana bırakın,
medya ya da fikir dergilerinde bunlara hemen hiç yer verilmedi.
Dışişleri Bakanı George Shultz bu arada (14 Nisan 1986) şu açıklamada bulundu:
"Eğer kudretin gölgesi pazarlık masasına düşmemişse, müzakereler teslim olmanın
nazikçe adlandırılmasından başka bir şey değildir." "Denklemdeki güç unsurunu
ihmal ederek, dışardan arabuluculuk, Birleşmiş Milletler ve Dünya Mahkemesi
gibi ütopik, hukuki araçları" savunanları mahkum etti. (modern tarihte
öncellerine rastlanabilecek duygular.)
51. maddenin açıkça hor görülmesi özellikle bilgilendiricidir. Bu tutum,
Hintçini için barışçıl bir çözümü öngören 1954 Cenevre Anlaşması'ndan hemen
sonra, dikkate değer bir açıklıkla sergilenmiştir. Washington anlaşmayı "bir
felaket" olarak görmüş ve altını oymak için derhal harekete geçmiştir. Ulusal
Güvenlik Konseyi "yerel komünist ayaklanma ya da başkaldırının silahlı bir
saldırı teşkil etmemesi" halinde bile, "eğer ayaklanmanın kaynağı olduğu tespit
edilirse" Çin'e saldırı dahil, ABD'nin askeri güç kullanımını düşüneceğine
gizlice karar vermiştir (NSC 5429/2). Her yıl kelimesi kelimesine planlama
belgelerinde tekrar edilen bu ifade öyle bir şekilde seçilmiştir ki, ABD'nin 51.
maddeyi ihlal etme hakkını açık hale getirmektedir. Aynı belge şu istekleri
dile getirmektedir: Japonya'nın yeniden askerileştirilmesi, Tayvan'ın "ABD'nin
Güneydoğu Asya'daki örtülü ve psikolojik operasyonları için odak noktasına"
dönüştürülmesi, bütün Hintçini'nde "geniş ve etkin ölçekte örtülü
operasyonlara" girişilmesi ve genel olarak Cenevre Anlaşması ve BM Şartı'nın
altını oymak için etkili bir hareket tarzının izlenmesi. Bu son derece önemli
belge, Pentagon belgeleri, tarihçileri tarafından çirkin bir biçimde tahrif
edilmiş ve büyük ölçüde tarihten silinmiştir.
ABD "saldırıyı", "politik savaş veya iktidarın devrilmesini" (yani başkası
tarafından) kapsayacak şekilde tanımlamayı sürdürmüştür. Bu, J.F. Kennedy'nin
Güney Vietnam'a karşı saldırıları kapsamlı bir hücuma kadar tırmandırmasını
savunurken, Adlai Stevenson'un "iç saldırı" olarak tanımladığı şeydir. 1986'da
ABD Libya şehirlerini bombaladığında, resmi gerekçe "gelecekteki saldırılara
karşı öz savunmaydı." New York Times hukuk uzmanı Anthony Lewis, Yönetimi
"şiddeti (bu durumda) bir öz savunma edimi olarak haklı gösteren hukuki bir
argümana" dayandığı için kutlamıştır. Lewis'in dayandığı BM Şartı'nın 51.
maddesinin bu yaratıcı yorumu, eğitimli bir ortaokul öğrencisini bile zor
durumda bırakırdı. ABD'nin Güvenlik Konseyi büyükelçisi Thomas Pickering,
ABD'nin Panama'yı işgalini 51. maddeye başvurarak savunmuştur. Pickering'e göre
51. madde "bir ülkeyi savunmak, çıkarlarımızı ve halkımızı savunmak için silahlı
güç kullanımına olanak sağlamaktadır" ve "ABD'ye uyuşturucu kaçakçılığı
yapılması için toprağının bir üs olarak kullanılmasını" önlemek amacıyla ABD'yi,
Panama'yı işgal etmeye yetkili kılmaktadır. Eğitimli görüş sahipleri, onaylama
anlamına gelecek şekilde, başlarını bilgece salladılar.
Haziran 1993'de Clinton, Irak'a, sivillerin ölmesine yol açan bir füze saldırısı
emri verdi. Saldırı, başkanı, kongredeki güvercinleri ve saldırıyı "yerinde,
makul ve gerekli" bulan medyayı cesaretlendirmişti. Yorumcular, büyükelçi
Albright'ın 51. maddeye gönderme yapmasından özellikle etkilenmişlerdi.
Albright bombardımanın "silahlı saldırıya karşı öz savunma" olduğunu açıkladı
-yani, iki ay önce eski Başkan Bush'a bir suikast girişiminde bulunulduğu ileri
sürülüyordu. ABD Irak'ın işe karıştığını kanıtlayabilseydi bile, 51. maddeye
yapılan gönderme en iyi tabirle saçma olarak nitelendirilebilir. New York Times,
sorunu ciddi biçimde ele almadan, "isim belirtmeden konuşan yönetim
yetkililerinin" basına "Irak'ın suçlu olduğu yargısının sağlam istihbarattan
çok, tali bilgilere ve analize dayandığını" söylediklerini yazdı. Basın,
koşulların 5 ı. maddeye "tamamen uyduğunu" söyleyerek seçkin görüş sahiplerini
rahatlattı (Washington Post). New York Times, "her başkanın, ulusun çıkarlarını
korumak için güç kullanma görevi vardır" diye yazarken, söz konusu durum
hakkında bazı kuşkular dile getiriyordu. "Diplomatik açıdan, bu başvurmak için
uygun bir gerekçedir" ve "Clinton'ın BM Şartı'na gönderme yapması, Amerikanın
uluslararası hukuka saygı gösterme arzusunu iletmiştir"
(Bostan Globe). 51. madde "devletlere, düşmanca bir güç tarafından tehdit
edildiklerinde, askeri olarak karşılık verme izni vermektedir" (Christian
Science Monitor). İngiltere Dışişleri Bakanı Douglas Hurd, Clinton'ın "haklı ve
orantılı öz savunma hakkını kullanmasını" destekleyerek, Parlamentoyu şu şekilde
bilgilendirdi: 51. madde bir devlete "yurttaşlarına yönelik tehditlere karşı
kendini savunmak için" güç kullanma yetkisi vermektedir. Hurd'e göre, eğer iki
ay önce eski bir başkanı öldürmek için başarısız bir girişim emrini vermiş -ya
da vermemiş -olabilecek bir düşmana karşı füze atmadan önce ABD'nin Güvenlik
Konseyi'nin onayını alması gerekseydi, dünyada "tehlikeli bir felç olma hali"
ortaya çıkardı.
Olayların kaydı, ulusal iktidar tarafından tanımlandığı şekliyle "ulusal
çıkarlarına" uygun hareket ederek, kendini gücün egemenliğine vakfeden "haydut
devletler" hakkında yaygın olarak beslenen kaygıya önemli bir dayanak sunuyor.
En uğursuz biçimde de, kendilerini küresel yargıç ve cellat olarak kutsayan
haydut devletler hakkında.
2.bölüm için
tıklayın