İsveç Modeli "Refah" (welfare) Kapitalizminin aslında Solcular değil,
Muhafazakârlar için bir model olduğunu ileri sürenler, hükümlerini birden fazla
olguya dayandırırlar. Bunlardan biri, ülkenin 1932'den bu yana (1990'lardaki
kısacık dönem hariç) Sosyal Demokrat, SPA iktidarının yönettiği Tek-Parti
devleti olmasıdır.
1932-1946 yılları arasında iktidarda kalan karizmatik İsveç Başbakanı Per Albin
Hansson, İsveç'in "istenmeyen" unsurlarının zorla kısırlaştırılması hareketini
başlatan lideridir. Daha da vahimi, ülkeyi kültürel ve genetik nitelikleri
müstakar (homojen) olan İsveçliler için "yuva" teşkil edebilecek bir
yapılanmaya, "folkhemmet"e, dönüştürmeye yönelik hareket, İsveç işveren
federasyonu ile İsveç işçi sendikalarının ortak ve sessiz mutabakatı ile
gerçekleşir. Saltzjoben kasabasında formüle edildiği için "Saltzjoben Ruhu"
olarak bilinen bu mutabakat sayesinde "ırkçı klişelere uymayan unsurlar"ın İsveç
toplumundan ayıklanmalarını içlerine sindirebilmişler, Nazilerin revaç verdiği
uygulamaları, İsveç sosyal demokratları benimsemekten kaçınmamışlardır.
Avrupa'nın en çok silah üreten ülkesi
İşveren ve işçi temsilcilerinin mutabakatının bir diğer tezahürü, ifadesini "folkhemmet"te
bulan pederşahi devlet anlayışının yerleşmesidir. Türkiye'ye parmak ısırtan bu
devletçilik anlayışı, zamanla, İsveç'i, geniş kapsamlı sosyal güvenlik
programlarının yanı sıra ekonominin devlet tarafından sıkı bir biçimde
yönlendirildiği, vergilerin emsal ülkelerden hayli yüksek olduğu bir ülke haline
getirmiş, '90lı yılların başlarında ziyadesiyle ağır bir ekonomik krizle karşı
karşıya bırakmıştır. Günümüzde İsveç, işsizliğin reel terimlerde % 25'i bulduğu
bir ülkedir. İşin ilginç yanı, Alpay'ın "dünyanın en demokratik, laik ve sosyal
hukuk devleti olmayı başarmış" (1) olduğunu iddia ettiği İsveç'in çalışma
bakanının yalan söylemek, gerçek rakamları saptırmakla suçlanıyor olmasıdır. (2)
Ülkenin önde gelen aydınlarından Ulrtlch Beck, "zombi kavramlar" dediği, ölü
oldukları halde ölmeyi reddeden kavramlar arasında İsveç "devlet"ini, İsveç
"ulus devleti"ni, İsveç "refah devleti"ni sayar. Günümüz İsveç'inde gelişen bir
diğer fıkra, ülkenin pek yakın bir zamanda "welfare turistleri" yani "sosyal
hukuk devleti" İsveç'in işsizlik sigortasından yararlanmak üzere ülkeye akın
edecek "on hatta yüz binlerce" turistle ne yapılacağı sorusudur. Kara mizah!
Tüm ulus-devletler gibi İsveç de kendisine özgü bir ulusal kişilik
geliştirmiştir. Her ne kadar Norveç gibi "İsveç de, gurur ve hatta kendini
beğenmişlik şeklindeki ölümcül bir günahın pençesinde kıvranmaktaysa da" İsveç
milliyetçiliğinin çok daha sakin, kışkırtmalara hayli kapalı olduğu anlatılır.
İsveçli Fjordman, kendilerini "ahlâki süper güç" olarak "göstermekten
hoşlandıklarını" söyler, "Bir Fransız gözlemcinin ifade ettiği gibi, İsveç bütün
dünyanın kaynanasıdır." Öte yandan, "gürültücü ya da yayılmacı" bir ülke
olmamalarını, içsel sükunetlerine borçlu olmadıkları, ataları Vikinglerin ve
"Kuzey Arslanı" lâkaplı, İsveç Kıralı "Gustaf Adolf den store" yani "Büyük
Gustaf"ın (1594-1632) "Avrupa'yı haraca kesmiş olmasının tasdikindedir." İsveç,
I. ve II. Dünya savaşları arasında İtalya ve Almanya'da görülen hercümerci
yaşamadıysa, nedeni, her iki savaşa da girmemiş olmasıdır denir. Buna karşın,
savaş süresince İsveç ekonomisi hemen tümüyle Nazilerin Yeni Düzen'ine (New
Order) eklemlenmiş, yüzde otuzu Alman silâh sanayii tarafından kullanılan
yüksek-nitelikli demir cevheri ihtiyacına ilaveten Almanya'nın gıda, odun ve
diğer hammadde gereksinimlerini karşılamıştır. Alpay'ın şiddetle reddetmesine
(3) karşın, İsveç, bugün de Avrupa'nın en çok silâh üreten ve satan ülkelerinden
birisidir. Ülkede "salt ihracat için silâh üretmek" yasak olduğu halde, İsveç'in
2000'li yıllardaki silâh üretiminin 1995-1998 dönemine kıyasla % 48 arttığı ve
bu oranın doğrudan ihracata yansıdığı; sadece 2004'te aralarında Birleşik Arap
Emirlikleri, Kazakistan, Omar, Pakistan, Suudi Arabistan ve Tunus'un olduğu
(bunlar "özgür olmayan," "diktatörlükler" olarak tasnif edilen ülkelerdirler!)
119 milyon İsveç Kronu değerinde satış yaptığı, bu miktarın 1998'deki 10 milyon
kronu yaklaşık on iki kez katladığı; dahası, İsveç hükümetinin 2004'te silâh
sanayiini araştırmak üzere görevlendirdiği komisyonun 2005'te silâh satışlarını
serbest bıraktığı bilinirken (4) yazarımızın feveranının nedenini anlamakta
güçlük çektiğim doğrudur. Aynı İsveç, "İrangate" olarak da bilinen, İran-Kontra
skandalına da karışmıştı. Olay, 1980'li yılların ortasında patladı. İran-Irak
Savaşı sürüyordu, İran'a sözde silâh ambargosu uygulanıyordu. Ronald Reagan ABD
başkanıydı ve can düşmanı İran'a, İsveç'in de dahil olduğu gizli bir operasyonla
silâh satarken "yakalandılar." Dahası, satıştan elde edilen paraları yine
İsveç'in dahil olduğu bir operasyonla Nikaragua'da Kontra diye bilinen
"anti-komünist" gerillaları kaynaklamakta kullandıkları ortaya çıktı.
Kontra'lar, Nikaragua'nın seçimle gelmiş sosyalist Sandinista hükümetini
devirmeye çalışıyorlardı. Ama ne gam!
Nazi Almanya'sından geri kalmayan...
İşaret etmeye çalıştığım, Nazi Almanya'sı ile birlikte çalışmış, kredi
kullandırmak suretiyle Wehrmacht'ın askeri teçhizat alımlarını kaynaklamaktan
geri durmamış olan İsveç'te, fiiliyatta pek bir şeyin değişmediğidir. Şu şerhle
ki, II. Dünya Savaşı'nın meyvelerini yiyen İsveçliler, eriştikleri refah
seviyesinden hoşnut, savaşlarının dehşetengiz etkilerini uzaktan seyredebilme
lüksüne sahip insanlar olarak, "Faşist devletlerin en ılımlısı" (5) kalmayı
başarabilmişlerdir. İktidara Hitler ve Mussolini gibi seçimle gelen SAP, menhus
ikiliden farklı olarak, gücünü halkına çevirmemeyi bilmiştir. Dahası, II. Dünya
Savaşı sonrasında "tüm 'Solcular' gibi, açık milliyetçiliği bırakıp, İsveç'in
üstün bir ülke olduğu duygusunu saklı tutmayı" başarmış olduğundan, kendisini
dünyanın geri kalanının ahlâk bekçisi olarak görebiliyor olmasına şaşırmamak
gerekse gerekir.
Ancak, "açık" milliyetçiliği bırakmanın, "milliyetçilik"i bırakmak anlamına
gelmeyeceği de açıktır. Nitekim, İskandinavya'nın hemen her ülkesinde rastlanan
"çokkültürlülük" karşıtlığının İsveç'te de mümbit zemin bulmaya başladığı
görülmektedir. "Folkhemmet" ülküsünü şiar edinmiş olan İsveç'e "çokkültürlülük,"
çok sayıdaki yabancı göçmen ve/veya sığınmacılar tarafından dayatılmış olan
nisbeten yeni bir durumdur. İsveçli etnolog Maria Backman, Stockholm
yakınlarındaki Ronna in Södertalje'deki polis karakoluna bu yılın başlarında
göçmen gençler tarafından otomatik silâhlarla ateş açılması olayını inceleyen
"Beyazlık ve Cinsiyet" başlıklı makalesinde, göçmenlerin sarışın İsveçli kızları
"hafif meşrep ve kışkırtıcı" buldukları için sataştıklarını, olayların kızların
tepki vermeleri sonucu büyüdüğünü anlatmakta, "hızlı göç sonucu İsveçli
sakinlerinin minnacık bir azınlığa dönüştükleri" kasabada, sarışın kızların
cinsel tacizi önlemek için saçlarını boyatmak zorunda kaldıklarını
söylemektedir. "Sarışın olmak, yaşlı adamların bakışlarına, gençlerin 'fahişe'
nidalarına muhatap olmak demektir." Nitekim, "İsveç'te tecavüz suçları bir kuşak
içinde dört misli artmış olup, söz konusu istatistiklerde İslâm ülkelerinden
gelen erkeklerin nüfuslarıyla orantısız bir yer kapladıkları görülmektedir."
Yani? Yani, sakın, Alpay'ın yalanladığı "İsveç'te ... kadınların yoğun bir
şekilde şiddete maruz kaldığı" şeklindeki gözlem, Müslüman erkeklerin sarışın
kızlara uyguladıkları şiddet olmasın? 2004 Haziran'ında yapılan bir kamuoyu
yoklamasında, deneklerden % 50'sinin göçmen akınlarının kısıtlanmasını
istediklerini düşündüğümde, doğrusu, olabilir gibi geliyor! Zaten, Avar'ın sokak
röportajları da İsveç'in Iraklı sığınmacıların akınına uğradığı 2006'da
yapılmamış mıydı? Kaldı ki, aynı deneklerin üçte ikisi, "İslâm'ın İsveç
toplumuna uyum sağlayabileceğinden emin olamadıklarını" belirtmişlerdi.
Program yapımcısına yapılan haksızlık
Neticeyi kelâm, yazımın başında hangi İsveçli (ya da Batılı!) bir sütun yazarı
kalkar da Türkiye'yi eleştiren bir televizyon programını "benim tanıdığım
Türkiye'ye hiç ama hiç benzemiyordu" gibisinden, mükemmelen öznel bir
değerlendirmeyle topa tutabilir diye sormuştum. Cevabını şimdi veriyorum:
hiçbirisi. Çünkü, hem belgelendirilmemiş kişisel şehadetin okuru ikna etmeye
yetmeyeceğinden hem de "sen ya Türkiye'yi hiç tanımamışsın ya da Türkiye
gerçeğini bilerek isteyerek saptırıyorsun" şeklinde bir karşı-saldırıya çanak
tutmasından ürker. Öznel yaklaşımlar, hemen her zaman tartışmanın "argumentum ad
hominem" şeklinde yozlaşmasıyla sona erer. İsveç'te eğitim görenler mutlaka
bilirler ama bilmeyenler için açıklayayım: Latince kökenli bir terimdir. Bir
argümanı ya da hükmü, delillerle değil, hükmü ya da argümanı ileri süreni
karalamak suretiyle çürütmeye kalkışmak anlamındadır ve mantık ilminde safsataya
girer. Alpay'ın, program yapımcısını "devlet kurumları içinde yuvalanmış Batı ve
AB düşmanı" saydığı, kendince kötü şöhretli Kızıl Elma koalisyonundan olmakla
suçlaması, "gazeteciliğin yüklediği sorumluluktan tamamen yoksun" olduğunu iddia
etmesi, bu fasıldandır.
(1) TRT'de skandal, 18.12.2006, Zaman.
(2) Hans Karlson, LO (LO, devasa bir işçi sendikasıdır).
(3) "11 Aralık akşamı TRT 1'de yayımlanan İsveç ve Nobel konulu 'belgesel'de
inanılmaz bir önyargı ve tek yanlılıkla şunlar iddia ediliyordu: İsveç dünyaya
silah ve savaş ihraç eden ... bir ülkeydi... Bu ve benzeri uydurma bilgilerin
art arda sıralandığı programda tasvir edilen İsveç ... benim dokuz yıl süreyle
içinde yaşadığım ve yakından tanımak fırsatını bulduğum İsveç'e hiç ama hiç
benzemiyordu."
(4) Anja Skeppstedt, Country report on the Swedish arms trade To the ENAAT-meeting
in London, United Kingdom, May 2005. Covering the time since the meeting in
Czech Republic, June 2004 until now.
(5) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997.
Zaman
30/12/2006