NPQ: Batı'nın materyalist ve değerlerin göreceliği bakışını göz önüne
alırsak, İslâm'la bir uygarlık çatışmasına doğru mu gidiyoruz?
Brzesinski: İslam otomatikman düşmanımızdır ya da İslam, politik açıdan
tanımlanmış haliyle insan haklarına otomatikman karşıdır şeklinde bir tutum
almamak için çok dikkatli olmamız gerekiyor.
Yeni yeni tanımlamaya başladığımız gibi insan haklarına daha geniş açıdan
bakarsak, İslamî ahlâk kurallarının egemen olduğu gerçekten dindar bir toplumun,
kişiye sadece politik ya da ekonomik bir unsur değil, bütünüyle "insan" olarak
değer veren bir toplum olduğunu görebiliriz.
Tabii ki Salman Rüşdi'nin mahkum edilmesi gibi militan İslâmcı eylemlerle
uzlaşılamaz. Ama kültürel alanda, son tahlilde, insanın ruhsal boyutlarına çok
daha zararlı bir tür materyalist hedonizmi yaygınlaştırırken, İslâm'ı genel
olarak kınamak ve kendi politik insan hakları tanımımızı ona empoze etmeye
çalışmak kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olacaktır.
* * *
ÇATIŞAN UYGARLIKLAR ESNEK BATI'NIN ZAYIF SURLARI
Zbigniew BRZESINSKI *
NPQ: Soğuk Savaş sonrası dönemde dünya meselelerindeki ana sorunların
ideolojik ve ulusal değil, daha çok felsefi ve kültürel kaynaklı o1duğunu
söylüyorsunuz.
Uluslararası ilişkilere geleneksel jeopolitik bakış tarzımızın, yani uluslar
veya bloklar arası güç dengelerinin yerini jeokültürel çelişkilerin,
"uygarlıklar arası bir çatışma"manın mı almaya başladığı anlamına geliyor bu?
Zbigniew Brzesinski: Dünya artık çok daha iç içe bir hale geldi. Aynı zamanda
politikaya heves duyulmasına neden olan konular da çok farklılaştı. Gelişmiş
dünyada, sosyal yaşamın eskiden ulusal sınırlarla veya rekabet halindeki
ideolojik sistemlerle ilgili tartışmaları artık yerini "güzel hayat" la ilgili
tanımlamalara ve hatta nihai olarak bireyin "insani güvenilirliğinin"
sınırlarına ilişkin sorulara bırakıyor. Örneğin bizim toplumumuzu ele alalım.
Hayat ne zaman başlar veya ne zaman sona ermesi gerekir, her iki durumda da bu
seçimi yapmak kimin hakkıdır gibi sorular en fazla ilgi uyandıran konular.
Kürtaj, ötenazi ve -giderek artan oranda- plastik cerrahiden genetik
mühendisliğine geçiş, en çok tartışılan belli başlı konular olmaya başlıyor'.
Bir anlamda bugünün en önemli tartışma konuları ulus devletin sınırlarından çok
kişinin sınırlarıyla ilgili sorunlar.
Biz bu felsefi meselelerle başa çıkmaya çalışırken, yalnızca toplumların kendi
içlerinde değil, birbirlerine ticaret, ulaşım ve iletişimle bağlı kültürler
arasında da kaçınılmaz olarak çalışmalar yaşanıyor ve yaşanacaktır.
NPQ: İnsan hakları ve bireyin özgürlüğü konusunda daha şimdiden bir çatışma
yaşanmıyor mu? Bireyin teslim olup boyun eğmesini savunan İslamî kültürü de,
"Tüm çivileri çakmayı" ve otoriteye sadakati "yumuşak otoriterizm"i savunan
Konfüçyüsçü kültürü de, Batı liberalizminin birey özgürlüğü anlayışıyla aynı
kıstaslara göre değerlendirmek mümkün değil.
Brzesinski: Bundan böyle artık insan hakları bile, dünyanın büyük oranda
totalitarizmin tehdidi altında olduğu zamanlarda yapıldığı gibi sadece politik
açıdan tanımlanmayacaktır.
İnsan hakları tartışmasının kendisi bile daha şimdiden insanların "güzel hayat"ı
nasıl tanımladıkları gibi karmaşık bir sorunun cevabını gerektiriyor. Bu tanım,
bugün, hayatın bir bütün olarak değeri gibi "nazik" konuları işin içine katıyor
ki, bunlar da tek başına maddi ya da siyasi boyutlarla sınırlanamaz. "Güzel
hayat"ın tanımı, erdem, ahlakî düzen ve ruhsal inancın daha derin
bağlılıklarıyla ilişkilendirilmelidir.
NPQ: Yirminci yüzyılın ikinci yarısına ait eski sorunlar bile henüz
çözülmemişken, insanlık durumuyla ilgili bu yeni felsefî sorunlar öne çıktı.
Deng Siaoping, Tiananmen katliamının ardından insan haklarının iyileştirilmesi
için Çin 'e yapılan baskıya atfen "Amerika ile Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş
var" demişti. Malezya Başbakanı Muhammed Mahathir de, Batı'nın "insan hakları
emperyalizmi" olarak adlandırdığı olguya açıkça cephe alıyor.
Brzesinski: Bu çelişkinin bir kısmı, insan haklarının politik tanımının,
ideolojik çelişkinin bir parçası olduğu eski dönemin kalıntısıdır.
Bu çelişki ne kadar önemli olursa olsun, inanıyorum ki Batı'da bizler bu tür
geleneksel tartışmaları aşma yönünde ilerliyor, insanoğlunun gerçekte ne olduğu,
insan haklarının boyutlarını gerçekte neyin belirlediği gibi çok daha karmaşık
sorunları tartışmaya geçiyoruz.
Şimdi artık, daha önce de ifade ettiğim türden sorulara yönelmemiz gerekiyor:
İster hastanede ister rahimde olsun, bir hayatı sona erdirmek kimin hakkıdır?
Annenin mi, doktorun mu, rahibin mi, devletin mi, kilisenin mi? Genetik olarak
kendini değiştirme konusu ne olacak? Kimin genetik mühendisliğinin faydalarından
yararlanmaya hakkı olacak, kimin olmayacak? Bunun boyutlarını ve sınırlarını
belirleme hakkı kimde olacak? Bilim adamında mı, teologda mı? İnsan haklarının
yeni boyutları işte bunlar.
NPQ: Ortaya çıkacak kültürel çelişkileri şimdiden tahmin etmek mümkün.
Bireyin, ölümün kesinliğiyle sona eren ayrı bir varlık olarak görüldüğü Yahudi-Hristiyan
Batı'da kişinin genetik bütünlüğüyle uğraşılması, ayrı bir şey. Ama genetik
dönüştürme, ruhun ölümsüz olduğunu ve atalardan sonraki nesillere devrolarak
tekrar hayat bulduğunu düşünen Şinto inancının hakim olduğunu Japonya'da nasıl
karşılanacak?
İstekler ve amaçlar açısından Amerika'nın 200 yıllık çok ırklı toplumu Jose
Vasconcelos'un "La Raza Cosmica" fikrine yaklaştı zaten. Ama Japonya'da hanedan
ailesinin genetik soyu hiç ara vermeksizin tam 2600 yıl geriye kadar uzanıyor!
Brzesinski: Bence bu örnekler, kısa bir süre sonra, yirminci yüzyılın
ortalarındaki ahlaki açmazlarımızın bugünkülere oranla ne kadar açık ve basit
olduğunu düşünüp o günlere nostalji duyacağımızı gösteriyor.
NPQ: İslamiyet konusuna gelirsek, Komünizmin çöküşünden sonra dünya çapında
görülen politik uyanışın, "felsefi bir muhtevada ve büyük ölçüde -İslâmiyet
dışında- köklü herhangi bir bağlılıktan yoksun bir biçimde gerçekleştiğini"
söylediniz.
Dünya siyaset sahnesinin geri kalan kısmına "retoriğin ve esas olarak tüketim
kaynaklı değerlerin hakim olduğunu, kişisel tatminin ön plana çıkarıldığını"
söylüyorsunuz.
Octavio Paz da bundan sadece biraz farklı bir açıdan aynı gözlemde bulunuyor:
Meksikalı şair, "İslâm'da bilim ile inancın uzlaşmaması halinde, şu anda
Asya'nın büyük bir bölümünde, Amerika kıtasında ve Avrupa'da çok geniş bir
alanda hüküm süren relativist (göreci) uygarlıkla islâm arasında büyük bir
çelişki yaşanacak," diyor.
Batı'nın materyalist ve değerlerin göreceliği bakışını göz önüne alırsak,
İslâm'la bir uygarlık çatışmasına doğru mu gidiyoruz?
Brzesinski: İslam otomatikman düşmanımızdır ya da İslam, politik açıdan
tanımlanmış haliyle insan haklarına otomatikman karşıdır şeklinde bir tutum
almamak için çok dikkatli olmamız gerekiyor.
Yeni yeni tanımlamaya başladığımız gibi insan haklarına daha geniş açıdan
bakarsak, İslamî ahlâk kurallarının egemen olduğu gerçekten dindar bir toplumun,
kişiye sadece politik ya da ekonomik bir unsur değil, bütünüyle "insan" olarak
değer veren bir toplum olduğunu görebiliriz.
Tabii ki Salman Rüşdi'nin mahkum edilmesi gibi militan İslâmcı eylemlerle
uzlaşılamaz. Ama kültürel alanda, son tahlilde, insanın ruhsal boyutlarına çok
daha zararlı bir tür materyalist hedonizmi yaygınlaştırırken, İslâm'ı genel
olarak kınamak ve kendi politik insan hakları tanımımızı ona empoze etmeye
çalışmak kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet olacaktır.
NPQ: İşte zaten bu yüzden çatışma kaçınılmaz görünüyor. Üstelik bu çatışma
İslâm'ın sadece militan uçlarıyla olmayacak. Ticaret ve telekomünikasyonla
birbirine bağlanmış bir dünyada, dindar toplumlar modern Batılı radikal
dinsizliğiyle zorunlu olarak ihtilaf halindedirler; özellikle de inanç
sistemleri, doğası gereği, seküler Liberalizmin materyalist dayanaklarına meydan
okuyorsa.
Brzesinski: Şu andaki biçimiyle Batı sekülarizminin insan haklarının en iyi
taşıyıcısı olduğunu düşünmüyorum. Batı sekülarizmi "güzel hayat"ın anlamına
dayanak oluşturan tanımların, esas olarak hedonizm, kendini tatmin ve tüketim
olduğu kültürel bir dalgadır. İnsanlık, bundan daha farklı bir şey olmalı. Bu
kadar büyük bir manevi ve ahlakî boşlukta politik bireyin korunması çok fazla
şey ifade etmez. Batı'nın çoğunda hakim olan maneviyattan yoksun sekülarizm,
kendi kültürel yok oluşunun filizlerini de içinde taşımaktadır. İşte bu yüzden,
Amerika'nın süper güç konumunun dayanaklarının bayağı zayıf olduğu endişesini
taşıyorum.
Müsamahakâr bir cornucopia * (mitolojide Amalthea'nın boynuzu; bolluk
simgesi olarak kullanılan, içinden meyveler taşan boynuz -ÇN) kültürü,
Amerika'nın bütün dünyanın saygı duyduğu ahlakî bir otoriteye dönüşmesini
engelliyor, çünkü bu kültür Liberalizmin üstünlüğünün tüm dünyada
yaygınlaştırılması için gösterilen çabaları ikiyüzlü ve boş bir hale getiriyor.
NPQ: Batı'nın bu zaafı, Batı'yla arasındaki ekonomik uçurumun kapanmasına
imkan olmayan Sudan gibi yoksul ülkelerde İslâm'ın gittikçe çekici hale
gelmesini de açıklıyor. Belki de Afrika gibi bölgelerde, Amerika önderliğindeki
dünya düzenine karşı manevi açıdan güçlenmiş bir alternatif ortaya çıkacak, ne
dersiniz?
Brzesinski: Beni en çok endişelendiren şey, politik açıdan uyanan ve daha
militan bir İslâm'a yönelen halkların özlemlerine tatmin edici bir cevap
veremememiz değil. Kültürel çöküşümüzün, Amerika'nın sadece dünyanın politik
önderi olarak kalabilmesini değil, örnek bir sistem olarak kalmasını bile
engellemesinden korkuyorum.
NPQ: Bir yanda hem güçlü hem zayıf yönleriyle liberal Batı, öte yanda Doğu
Asya'nın yumuşak otoriter toplumları ve militan İslâm. Bu iki taraf arasında
jeokültürel bir çatışma potansiyeli kuşkusuz mevcut. Bu tür kültürel
çatışmaların bir gün askeri boyut kazanmasından kaygı duymak için bir neden var
mı? Bunu söylerken Çin 'in İran'la füze ve muhtemelen nükleer silâh satışını
düşünüyorum. Harvard Üniversitesi'nden siyaset bilimci Huntington "uygarlıklar
arasında bir çatışmanın yaklaştığını, bu KonfüçyüsçüMüslüman ilişkisinin de Batı
için bir tehlike olduğunu söylüyor.
Brzesinski: Çin'in önderliğinde, Rusya ve İran'ın da olduğu bir ittifakın, ABD
önderliğindeki mevcut global güç hiyerarşisine karşı bir tehdit oluşturması
olasılığını dikkate almak gerekir.
Bu ancak kısmen jeopolitik bir tehdit olabilir. Daha çok kültürel ve
sosyoekonomik bir tehdit olacaktır. Çin pekala yeni rolünün hem eski komünist
komuta sistemini hem de laissez faire ekonomisini redden bir "üçüncü yol"un
önderliği olduğunu ileri sürebilir. Aynı zamanda Batı tipi Hedonizme ve
Materyalizme karşı çıkan, onun önünü kesen alternatif bir kültürel-felsefi model
ortaya koymak da isteyebilir.
Bu tür bir ittifak, Doğu Asya haritası üzerinde dikdörtgen şeklinde çok geniş
bir bölgede bir şiddet girdabı yaratacaktır. Bölge, doğudan batıya, Balkanlar'ın
yanında Adriyatik Denizi'nden Çin'in Sinkiang'daki sınırına kadar; güneyden
kuzeye ise Basra Körfezi'nin çevresinden dolaşıp Ortadoğu'nun bir kısmını,
güneyde İran, Pakistan, Afganistan'ı da içine alarak kuzeyde Rus-Kazak ve
Rus-Ukrayna'sının boyunca uzanır.
Bu bölgede, çoğu uluslaşma sürecinin başlarında bulunan 30 ülke ve 400 milyon
insan bulunmaktadır. Dinsel, kabilesel ve etnik farklılıklardan kaynaklanan
şiddet bölgede zaten patlak vermiştir ve daha da artacağı görülmektedir.
Politik gerginliğin hakim olduğu, dinsel ve etnik tutkuların hararetle
benimsendiği bu bölge, çatışan uygarlıkların coğrafi merkezini oluşturmaktadır.
Konfüçyüsçü, İslam ya da Hristiyan uygarlıkların dünya ölçeğinde bir çatışmaya
girecek kadar birbirleriyle yakın ilişki içinde olduklarını düşünmüyorum. Ama
Yugoslavya'da gördüğümüz gibi daha küçük bir ölçekte, bu tür çatışmaların
gerçekleşebileceğine inanıyorum.
Demek ki kitlesel imha silahlarına sahip olmak isteyen ya da bunları elde
etmeyi başaran ülkelerin yarısının Avrasya bölgesinde bulunması tesadüf
değildir. Bu durumda Çin'in bölgedeki silah bağlantıları çok endişe vericidir.
NPQ: Hiroşima ve Nagazaki'deki nükleer patlamalar. Pax Americana dönemini
başlatmıştı. Bombanın bu Avrasya kazanında savaşan kabileler veya dinler
tarafindan kullanılması da herhalde eski düzeni tamamen sona erdirip net bir
biçimde yeni kargaşa çağını başlatacak.
Brzesinski: Doğru. Bence, bundan sonra nükleer silahların tekrar kullanılacağını
göreceğimiz ilk bölge muhtemelen burası olacak.
NPQ: Silahlı kabilelerin yarattığı bu post modern gerginlik, bir soru gündeme
getiriyor: Bireyin özgürlüğü ya da ruhani otoriteyle dünyevi otoritenin
birbirinden ayrılması gibi. Batı değerlerinin evrenselliği iddiaları ne kadar
devam edecek?
Birçok açıdan Liberalizm de Marksizm'in yaşadığı sorunları yaşıyor. Marksizm ve
Komünizm de toplumun değişik kesimlerinin diğerleriyle nasıl ilişkide
olabileceğini gösteren bir politik teoriye sahip değildi. Çünkü Marksizm, günün
birinde zafer kazanarak tüm çelişkileri ortadan kaldıracak evrensel bir sınıfın
olduğunu varsayıyordu.
Liberalizm de, aynı şekilde, kendi değerlerinin evrensel olduğunu varsayıyor;
dolayısıyla, aynı ölçütlere göre değerlendirilmesi mümkün olmayan uygarlıkların
yeni bir dünya düzeninde bir arada nasıl yaşayacaklarına ilişkin bir politik
teoriye sahip değil.
Soğuk Savaş sonrasında dünya kargaşa içine girerken böyle kurallar belirlemeye
ihtiyacımız yok mu sizce? Bu tür değerleri, örneğin insan haklarından sorumlu
Fransız bakanın önerdiği "müdahale hakkı" gibi yöntemlerle başkalarına empoze
etmeye çalışmalı mıyız?
Brzesinski: Bunu yapabileceğimizi sanmıyorum. Batı'nın bunu yapmak için ne gücü
var ne de arkasında kamuoyu desteği. Böyle bir şey, günümüzün rahat tüketim
toplumlarının bazı fedakarlıklar yapmasını gerektirir ki, bu söz konusu bile
edilemez.
Ancak, bu gerçek Liberalizmin evrensellik eğilimiyle çelişmektedir. Liberalizmin
talimatlarının, doğası gereği evrensel geçerliliğe sahip olduğu varsayılır. Bu
varsayımla gerçeğin sınırlılıkları arasında açık bir çelişki vardır burada.
Üstelik bu aşamada, tıpkı Marksizm'in evrenselliğe yönelik iddialarının yanlış
çıkması gibi (çünkü Marksizm, tarihte belli bir dönemi yansıtıyor ve Avrupa
deneyimiyle koşullanmıştır) Liberalizmin de tarihi bir dönemle ve Avrupa
orijiniyle sınırlı bir felsefe olabileceğini kabul etmek zorunda kalacağımızı
düşünüyorum. Günümüzde liberalizmin evrensel geçerliliği sorgulanmaktadır. Doğu
Asya toplumlarının büyük başarısının, Batılı Liberal modelin evrensel
geçerliliği iddialarına ciddi bir soru işareti getirdiği kesin. Bu toplumlar
ismen Liberal Demokrasi olarak adlandırılabilir ama aslında köklü Konfüçyüsçü
etkileri nedeniyle sistem olarak tamamen farklı toplumlardır.
NPQ: Japon filozof Takeşi Umehara da, modernizmin bir yan akımı olan
Marksizm'in başarısızlığının, modernizmin ana akımı olan Liberalizmin çöküşünün
öncülü olduğunu söylüyor.
Umehara'ya göre her ikisi de seküler toplumlarından manevi yaşamı
dışladıkları için başarısızlığı davet ettiler. Bu fikre katılıyor musunuz?
Brzesinski: Şöyle söyleyeyim: Marksizm'in çöküşü, liberalizmin global
sınırlılıklarını ortaya çıkardı. Liberalizm evrensel olarak görülüyordu çünkü
Marksizm'in insanlığı tehdit eden evrensel iddiaları vardı. Buna cevaben, bu
rekabetin bir parçası olarak Liberalizm de evrensel alternatif olarak ortaya
çıktı.
Şimdi rekabet sona erdiğine, Marksizm öldüğüne göre Liberalizmin
sınırlılıklarını ortaya dökmenin artık tehlikesi ya da politik açıdan yüksek
bir faturası kalmadı. Şu anda o aşamaya giriyoruz. Totaliter ütopya ortadan
kalkınca, müsamahakâr cornucopia'nın liberal toplumlarımıza getirdiği
tehlikeleri görmek kolaylaştı.
Ama bu alışma süreci uzun, acılı ve zor geçeceğe benziyor.
NPQ: Toplumumuzu içten içe çökerten "müsamahakâr cornucopia", tüketim
kültürü içine yerleştirilmiş bir usul hukuku cumhuriyetinin yol açtığı
kaçınılmaz bir toplumsal özellik değil mi?
Böyle bir toplumda "negatif özgürlük" kavramı bütün değerleri, doğal hukuk olsun
geleneksel din olsun, hiçbir pozitif davranış rehberi bırakmadan eşit düzeyde
kayıtsızlıkla korumaktadır.
Brzesinski: Olabilir. Bugün kesin olan bir şey varsa, o da kitle iletişiminin,
özellikle de televizyonun oynadığı önemli roldür. Televizyon, toplumsallaşma ve
değerlerin aktarılmasında temel araç olarak -sırasıyla- ailenin, okulun ve
kilisenin yerini almıştır. Televizyon, daha önce değerlerin aktarılmasını ve
devamlılığını sağlayan bu üç mutlak kurumun yerini alırken de, Gresham yasasının
bir benzeri doğrultusunda tutum almıştır: En çok ilgi çeken konular, insanın en
soylu yanı yerine en aşağılık şehevi arzularıyla marazi korkularına ve
endişelerine yönelik konular olduğu için, kötü programcılık iyi programcılığı
saf dışı eder. Böylece televizyon çürümüş, ahlak dışı ve yıkıcı değerleri
yaygınlaştıran bir araç olmuştur.
Uygarlık tarihi boyunca bütün toplumlar ve bütün dinler tarafından yıkıcı ve
bölücü olarak kabul edilen değerler -tamahkarlık, sefahat, şiddet, sınırsız
ölçüde kendi zevkine düşkünlük, ahlaki sınırların bulunmaması- göz alıcı bir
şekilde çocuklarımızın önüne konan yiyecekler olmuşlardır.
Eğer bu gerçek bizi korkutmuyorsa, dünya düzeninin lideri olan ülkenin ruhu,
onarılması mümkün olmayacak ölçüde tahrip olmuş demektir.
NPQ: Bu yüzden de Batı Liberalizmi, etnik temizlik arzularına, dinsel
fundamentalizme ve Konfüçyüsçü otoriter refah toplumuna karşı zayıf bir surdur
...
Brzesinski: Kesinlikle. Nefsine düşkün, hedonist, tüketime yönelik bir toplum,
dünyaya ahlaki bir motif sunamaz.
NPQ: Ahlakî açıdan bu kadar gevşek bir kayıtsızlık, üniversitede çok
kültürlülük için Bosna'daki etnik temizliğe karşı harcadığından daha fazla çaba
harcayamaz.
Brzesinski: Kesinlikle. Ve yine aynı nedenden ötürü: Ahlaki bilincimiz
tüketicilik yüzünden, sanki süpermarket raf1arında birbirleriyle rekabet
halindeki mallar karşısındaymışız gibi bütün değerlere gösterdiğimiz eşit ölçüde
kayıtsızlık yüzünden çürümüştür.
NPQ: Bosna konusunda Washington ve Avrupa'da tanık olduğumuz politik felç
durumu bazı açılardan Batı ruhunun felcini ve ahlaki gücünü yitirmişliği
gösteriyor.
Brzesinski: Batı'yı yönlendiren ahlaki bir güdü bulunmadığını ve sloganların da
esas olarak kendi kendini kutlama ritüelleri olduğunu gösteriyor.
İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan itibaren, "Bir daha asla!" sloganı yeni bir
soykırıma karşı direniş çağrısı olarak algılandı.
Peki, "Bir daha asla!" sloganı işlevsel olarak bugün ne anlama geliyor? Müzeler
açmak ve televizyonda soykırımları izlemek anlamına geliyor.
Yahudi soykırmını anarken bile, kendini tatmine yönelik ikiyüzlü bir davranış
içine giriyoruz. Kendimizi 1940'larda harekete geçmemiş olanlardan ahlaken üstün
görüyoruz ama bunu yaparken şu andaki ataletimizi kendimizi haklı çıkartarak göz
ardı ediyoruz. Eğer bu kendini kandıran bir ikiyüzlülük değilse, nedir?
NPQ: Marksizmin, Sovyetler Birliği'nin başarısızlığa uğraması nedeniyle
çöktüğünü, Liberalizmin de Amerika'da müsamahakâr cornucopia zafer kazanması
yüzünden çökebileceğini söylemek, çok mu ileri gitmek olur?
Brzesinski: Marksizm öldü çünkü insanların ihtiyaçlarıyla ilgisi yoktu, yanlıştı
ve pratikte suçluydu. Müsamahakâr cornucopia ise muzaffer Liberalizmi
etkileyen, ama hala direnilebilecek ölümcül bir hastalıktır.
Tartıştığımız tehlikeli eğilimler o doğrultuda olmasına karşın müsamahakâr
cornucopia henüz Amerika'nın özünü belirlemiyor. Eğer müsamahakâr cornucopia
gerçekten Amerika'nın belirleyici gerçeği haline gelirse, Liberalizmin ya da
Amerika'nın nüfuzunun dünya ölçeğinde devam edebileceğini sanmıyorum.
NPQ: Octavio Paz ve Czeslaw Milosz gibi şairler, Batı 'nın nihilizminin ve
değerlere karşı kayıtsızlığının en az totalitarizm kadar tehlikeli olduğunu
uzun zamandır söylüyorlar. Her ikisi de ruhu tüketen ...
Brzesinski: Evet, ama ben ikisini eşit görmüyorum. Eğer liberalizm müsamahakâr
cornucopia tarafından belirlenen bir hal alırsa maneviyatının boğulmasına,
soluğunun kesilmesine yol açar, oysa totaliltarizm maneviyatı vahşice katleder,
ezip geçer.
NPQ: O halde liberal bir toplum müsamahakâr cornucopia'nın ahlâkın
çürümesine yönelik saldırılarına karşı kendisini nasıl silahlandırabilir?
Brzesinski: Amerika da, Batı Avrupa'daki liberal toplumlar da işe ahlak
bilincini geliştirmekle başlamalıdır; ahlakı motiflerin çekiciliğinin ve
yararlarının daha fazla bilincine varılmalı, nefse düşkünlük yerine bunu
sınırlayan bir toplumsal özellik benimsenmelidir. Eğer bunu başaramazsak, neyin
yanlış neyin doğru olduğunu tanımlayan işlevsel kıstaslara sahip olamaz,
böylece de kendi kendimizi mahva sürükleriz.
Tabii ki bu ahlakî kıstaslar birdenbire keşfedilecek bir şey değil. Üç büyük
dinden -Hristiyanlık, İslamiyet ve Yahudilik- geleneksel olarak ortaklaşa
aldığımız değerlerin doğasında var bunlar. Bütün bu dinlerde, seküler bir
toplumunda benimseyebileceği belirli kurallar mevcut; doğru ve yanlış ayrımının
duygularda, içgüdüsel olarak belirlenmesi gerektiğine ilişkin bazı kavramlar,
mutlak yanlış ve mutlak doğru diye bir şeyin olduğu, her şeyin göreli
olamayacağı…
NPQ: Devletin politik yapısı tüm değerlerin göreliliğini anayasal koruma
altına almışken bunun nasıl yapılacağı, liberal toplumların açmazını
oluşturuyor.
Brzesinski: Geleneksel toplumsallaştırma kurumlarının -aile, okul ve kilise-
sapasağlam ayakta olduğu zamanlarda bu mümkündü. Bu kurumlar medyanın zevke
düşkünlük propagandasına karşı ahlakî bir temel, bir denge sağlıyorlardı.
Geleneksel kurumlar zayıfladıkça, tarafsız devleti ahlakî değil, yasal bir
hakem haline getiren, kültürel anlamda yıkıcı bir medya güçlendi.
Kendine sınır koyabilme ihtiyacının, hoşgörülü tüketiciliği sınırlayarak tekrar
ortaya çıkması zorunluluğuna ilişkin bazı işaretler var. Belki de bunun en
önemli örneği, doğal olarak her şeyin daha fazlasının daha iyi kabul edildiği
bir kafa yapısı hakimiyetine direnen çevre hareketidir.
Nihayet, toplumuzda mutlak değerlerin, temel toplumsallaştırma kurumları
aracığıyla bilinçli bir şekilde aktarılması olgusunu yeniden canlandırmalıyız.
Bu kurumların toplum üzerindeki etki sırası, aile, okul, kilise ve bundan sonra
medya olmalı, başka türlü değil.
Başka bir deyişle, maneviyatın dünya çapındaki buhranın üstesinden gelmek için
hayatlarımızı yeniden dengeye sokmaya ihtiyacımız var. Hayatın manevi boyutunun
da maddi boyutu kadar önemli olduğunu kabul etmenin zamanı gelmiştir. Yirminci
yüzyılda "bir daha asla"nın kolaylıkla bir kez daha gerçekleştiğini gördük.
İnsanlık, rastlantılara bağlı bir dünyada kaderi üzerinde hak iddia etmekse,
ahlakî güdüler merkezi bir yerde olmak zorundadır.
* * *
· Jimmy Carter'ın ulusal güvenlik danışmanı olan Brzesinski, son kitabı Out of
Control'da, Amerikan kültürünün "comucopia"sının, ABD'nin Soğuk Savaş sonrası
dönemde önder bir rol oynayabilmesine köstek olduğunu söylüyor. NPQ Yayın
Yönetmeni Nathan Gardels'in Brzesinski'yle Washington'da yaptığı röportaj.
· NPQ Türkiye, Cilt 2, Sayı: 7, s. 6-1 ı. Çeviren: Levent Cinemre
Üyemiz gnfrfd'e teşekkürlerimizle.