Psikopat, sadist bir taşralı, masum bir taksi şoförünü yoktan yere öldürür. Hem
de hunharca. Bir kaya parçasıyla taksi şoförünün kafasını vura vura paramparça
eder. Öyle korkunç ki, anlatılır değil!
Polonyalı ünlü yönetmen Krzysztof Kieslowski, bizim "anlatılır değil"
dediğimizi, "Öldürme Üzerine Küçük Bir Film" adlı filminde alabildiğine anlatır.
Söz konusu 'pornografik şiddet' sahnesini belgesel gerçeklik boyutunda o denli
yansıtır ki, katilin her türlü cezaya müstahak olduğunu düşünmeden edemezsiniz.
Dekalog'ların beşincisi olan mezkur filmin müthiş bir sahnesidir bu. Öyle ki,
intikam duygusuna yabancı, dünyanın en merhametli insanının bile bu sadist
katilin infazına 'lafı' olmaz.
"Üç Renk Üçlemesi"nin (Mavi, Kırmızı, Beyaz) yönetmeni vicdanlarda evvela bu
etkinin uyanmasını amaçlamıştır zaten. Bunu da ziyadesiyle başarır.
Gelgelelim, film burada bitmiyor. Katil yakalanır ve elektrikli sandalyede infaz
edilir. Sahneyi anlatmaya hiçbir kelimenin güçü yetmez. Kieslowski, infazı en
küçük ayrıntısına kadar ortaya koyar. Öyle ki, seyirciyi "infazlar olmasın!"
raddesine getirmeden bırakmaz. Saddam'ın infazına 'gıkı' çıkmayan Avrupa'nın,
idama karşı çıkışının vicdani temellerine bir 'gönderme' hüviyetindeki bu
filmden çıktığımda kendime şunu sormuştum: Tam tersi olsaydı; yani, önce infaz
sonra cinayet verilseydi nasıl etki bırakırdı acaba?
Bir filmle sarsıcı bir gerçekliği yan yana anıyorum diye Saddam'ın infazını 'simulasyona'
bağlayacak değilim. Sanırım, Saddam'ın cinayetlerinin ağırlığı, 'filmi' (en
azından benim zihnimde) tersinden başlatınca, malum soru aklıma geldi.
İğrenç infaz görüntüleri eşliğinde Saddam'ın trajik sonunu gördük. Şuncağızı da
ilave ettikten sonra 'filmimize' başlayalım: Üç beş çapulcu dışında diktatörün
akıbeti kimsenin umurunda değildir. Hemen herkesin canını sıkan şey, işgalci
güçlerin bu işteki fonksiyonudur.
Mevzu, 1979 İran İslam Devrimi'yle başlıyor. İmam Humeyni 2500 yıllık Pehlevi
hanedanını yıkmış, İsrail'in o vakitler İslam dünyasındaki tek müttefiki Şah
Rıza'nın işine son vermiştir. O günden beri ABD, "Benim işe aldığım adamı nasıl
işten çıkarırsın?" diye İran halkının iflahını kesmek için her yolu denemeye
koyulmuştur.
ABD, İran'ın mazlum ve mağdur halkının bütün malvarlığını dondurmakla işe
başlamıştır. Sonra da ayarladığı taşeronu (Saddam'ı), Kuveyt ve Suudi Arabistan
ana sponsorluğunda İran'a saldırtmıştır. Kimyasal ve biyolojik silahlarla çocuk,
kadın, yaşlı demeden bu kirli ve alçak savaşı tam sekiz yıl sürdürmüştür. Yüz
binlerce insanın ölümüne, birkaç mislinin de sakat kalmasına neden olmuştur.
Saddam, Irak halkına da yapmadığını bırakmamıştır. Bu rezil katliamların hangi
birini anlatayım? Annesine sarılamadan can veren, ciğeri parçalanan bebekleri
mi? Halepçe'de 5 bin Kürt kardeşimizi biyolojik silah kullanarak hunharca
katletmesini mi?..
Dinci İsrail rejiminin müttefiki Şah rejimini alaşağı eden İran halkına sırf
devrim yaptığından dolayı kan kusturan Saddam'ın, güya Filistin meselesine sahip
çıkma sahtekarlığı hiçbir katliamını örtmeye yaramamıştır. Nihayetinde, "Kim ki
bir zalime yardım eder, Allah da o zalimi ona musallat eder" hükmü
gerçekleşmiştir. Bunda, bütün işbirlikçilerin, işbirlikçiliğe niyetlenenlerin
almaları gereken büyük ibretler vardır.
ABD'nin, Saddam'ın işbirlikçiliğinin sorgulanmasına fırsat vermeden apar topar
infazından bile (suyundan da çorba yaparcasına) ekmek yemeyi düşünmesi, bölge
halklarının fitneye elverişli zihinleri dolayısıyladır. Ayrıca, İran'ın, Saddam
için ABD ile yapacağı hiçbir pazarlık olamaz. Allah aşkına, Saddam'ın nesi
kalmıştı ki, İran bunun pazarlığını yapsın?
Zalimler, doğası gereği fokur fokur fesat aşı pişirecektir elbette Dinlerinde
fırka fırka olanların bu çorbadan içmeye elleri mahkumdur ve bu nedenle de,
zulümden başka görecekleri bir şey yoktur.
Artık vakit gelmiştir: Hepimiz Sünni, hepimiz Şii'yiz. Yani, sadece Müslüman!
Yenişafak
03/01/2007