Bu yıl boyunca tanık olduğum, kiminde gülüp kiminde gözyaşına boğulduğum öyle
sahneler var ki belki bir ömür boyu silinmeyecek gözümün önünden...
Yağmur altında veda
Geçen yıl, kendim için yapabildiğim pek az şeyden biriydi:
Temmuzda David Gilmour konseri için Münih'e gittim.
Bütün gençliğime imzasını atan notalardaki sesti.
Bir Pink Floyd mirasçısıydı.
Grubun kurucusu Syd Barrett öldükten sonraki ilk konseriydi.
Orada olmak istedim. İyi ki gitmişim.
Galerilerle çevrilmiş meydan öyle hıncahınç dolu değildi gerçi...
Gelenler de kırlaşan saçlarını bandanalarla örtenlerdi.
"Üstat" da çaktırmadı yaşlandığını...
"Başlıyor" zilini "Time"la çaldı. Dinleyiciyle birlikte bulutlar da toplandı.
Bir süre yeni parçalarıyla oyalandı. Meydanı ateşleyemeyince eskilere abandı.
"Shine On You Crazy Diamond"la herkesi ayağa dikti.
Tam o sırada bir ahmak ıslatan başladı. Meydan şarkıyı hep bir ağızdan söylerken
hızlandı. Ve gitar soloda sağanağa dönüştü.
İnanılmaz bir yağmurdu; lakin şarkının büyüsü herkesi yerine mıhlamıştı.
Sahnedekiler ve meydandakiler bu büyüyü bozmamak için ara vermediler; 2000 model
bir Woodstock manzarası oluştu.
Gilmour konseri "Keşke burda olsaydın" diye bitirdi.
Herkes ayakta, Syd Barret için saygı duruşundaydı sanki...
Duymuş mudur ki?
"BABAM VE OĞLUM"
Üç kuşak gözyaşı
Herhalde hiç unutmayacağım bu filmi:
"Babam ve Oğlum"u babam ve oğlumla yan yana izledik.
Ve üçümüz de gözyaşı döktük.
Aynı duygu nehrinde yıkanmanın, arınmanın keyfini sürdük.
Ben severim filmlerde ağlamayı... Merhamettir gözyaşı, samimiyettir. "Bir
damlası cehennem ateşini söndürür" derler.
Hele bir de böyle aile boyu olunca; tam mest oldum.
Sadece bir nostalji de değildi üstelik; duygu dolu, akıl dolu, ders dolu bir
dönem filmiydi.
Eline sağlık Çağan Irmak...
Sağol "Babam ve Oğlum..."
ORHAN PAMUK
Bavuldaki gözyaşları
Sulusepken bir baba-oğul hikayesi daha...
Ve bir başka "Keşke burada olsaydın" hissiyatı...
Stockholm'de Orhan Pamuk'un Nobel ödül töreninde gurur, kişisel hatıralara
karışınca ağlamaklı bir sevinç manzarası doğurdu.
Pamuk nefis konuşmasını "Bugün babam burada olsun çok isterdim" diye bitirince
çevreme baktım; Cengiz Çandar, Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu gözyaşlarını
siliyorlardı...
Sanırım salondakilerin çoğu babasından kalanların, kalmayanların ve evlatlarına
bırakacaklarının, bırakamayacaklarının muhasebesini yaptı; biraz da onlara
gözyaşı akıttı.
Sadece Türklerin edebiyat tarihini Nobel'le taçlandırdığı için değil,
bilinçaltına bastırılmış bavulların kapağını kaldırdığı için de teşekkür ettik
Orhan Pamuk'a...
DUBAİ
Federer-Nadal finali
Bir başka kaçamak; mesaiden çalınmış bir başka zaman dilimi... Mart başında
Dubai Açık'ta tüm zamanların en iyi tenisçisinin final maçını izledik ailece...
Ve yenilgisine tanık olduk.
"Dünyada hangi spor dalında, hangi finali izlemek istersin?" diye sorsalar
tereddütsüz "Teniste Federer-Nadal maçı" derdim.
O maçı izlemek kısmet oldu.
Biletsizdik üstelik. Maharetli bir çiftin üstün gayretleriyle karaborsa bilet
bulup güzel bir yerden soluk soluğa bir maç izledik.
Yüzünde mimik oynamayan soğukkanlı şampiyonun, tümüyle jestleriyle oynayan
sıcakkanlı rakibi karşısında zorlanışını ve sonunda kaybedişini biraz hayret,
biraz ibretle gözledik.
Maçtan sonra yan yana oturup sıcak bir sohbete dalmalarını ve kupalarını Arap
şeyhlerin elinden almalarını da gülümseyerek seyrettik.
2007 Ocak'ında rövanş var. Ama bu kez çok uzakta:
Avustralya Açık'ta...
KEVSERCİK
Bir çift mest
Bir hazin fotoğraf...
Kapı önündeki mestler anneannemin...
Hayatı boyunca ayağından eksik etmedi bu dayanıklı bağsız terlikleri... Dışarı
çıkarken de pabucunu hep bunların üzerine giydi.
Geçen ocakta bir gün yoruldu, ayağından çıkardık; buz kesmiş ayaklarına yün
terlikler giydirdik.
Faydasızdı.
90'lık yüreği daha fazlasına dayanamadı.
Ailece son kez başucunda toplandık.
Sonra onu sarıp sarmaladık; doğduğu topraklara defnetmek üzere yola çıktık.
Çıkarken ardında bu mestleri bıraktık.
Pek öksüz duruyorlardı.
Fotoğraf makinem yanımdaydı.
İki kare çektim.
Çocukluğum boyunca kapısının önünde ya da namaz vakti musluk başında gördüğüm
mestleri, Kevsercik'e veda ederken kamerama ve hafızama kaydettim.
BÜLENT ECEVİT
İki mumdan biri söndü
2006'dan bir başka unutulmaz sahne:
80 yaşında dimdik bir kadın; 60 yıl aynı yastığa baş koyduğu eşinin cenaze
arabasının ardından yürüyor, 100 binleri ardına takarak...
Ecevit'in ölüm haberini aldığımda "Mumların biri söndü" cümlesi geçti içimden...
O güne kadar 60 yıl boyunca her yılbaşını beraber geçirmişlerdi.
Sadece 1981'i 1982'ye bağlayan 31 Aralık gecesi ayrı düşmüşlerdi.
Çünkü o gün Bülent Ecevit hapisti.
Rahşan hanım yılbaşı alışverişinde iki mum almıştı; birinin üzerinde bir kız,
öbüründe oğlan resmi olan iki mum...
Kızlı mumu kendisine saklamış, oğlanlıyı eşine yollamıştı.
Yılbaşı gecesi saat 12'yi vurunca biri evde, diğeri hapiste mumlarını yakmış ve
yine aynı anda birbirlerini hatırlayarak söndürmüşlerdi.
O günden sonra da bunu her yılbaşı birlikte tekrarlamışlardı.
Bu gece tek mum yanacak Oran'daki evde...
Ama oğlanlı mumun ışığı, gelecek kuşakları da aydınlatacak.
BEKİR
Bir kedim bile yoktu; oldu
Yılın büyük ikramiyesi, bir gün camın kenarında bitiverdi.
Miniminnacıktı.
Sesi cılız, karnı açtı.
İlk sütten sonra bize alıştı; gide gele sevdirdi kendini...
Bir gün minik patilerini dayayıp sessizce içeri sızdı. Girip çıkmaya başladı.
Derken hepten alışıp salonda başköşeyi kaptı.
Tekirdi.
Adını "Bekir" koyduğumuzda dişi olduğunu bilmiyorduk henüz...
Öğrendiğimizde artık çok geçti.
Tekirlerin en güzeli Bekir, evin kızı olmuştu.
Milliyet
31/12/2006