Mehmed Akif'in bilindiğini ama tanınmadığını söylersek, acaba abartıya kaçmış
mı oluruz?
Hayır!
Kesinlikle hayır!
Mehmed Akif, 'biz' için yaşayan; 'biz'e hizmet eden; önemsediği, değer verdiği,
hatta kutsadığı 'biz' için 'ben'ini feda etmekten çekinmeyen bir şairdi; bir
dâvâ adamıydı, iddiası vardı; gerçekleşmesi için canını feda edebileceği
sevdaları vardı. O, biz'e hizmet amacıyla yazdı; biz için yazdı ve yaşadı.
Cemiyet-i beşeriye'ye, yani mensubu bulunduğu, ait olduğu topluma adadı
kendisini. Bizler de onu öyle tanıdık; bizim için yaptıklarıyla, bizim için
yazdıklarıyla, bize göründüğü kadarıyla.
Oysa bir de gizliden gizliye kendisini yazan, anlatan; kuytu köşelerde bir
başına kendisini düşünen, kendisi için düşünen ve yazan bir Akif vardı; 'biz'e
görünmek istemeyen, belli etmese de biz'den kaçan, kaçmaya çalışan bir Akif...
Huzur-ı mahşerde nâm u nişanı anılmasın deyu "mahv-ı vücud" eyleyen, yani
kendisini yok etmeye çalışan bir Akif.
Kim başarmadığını söyleyebilir ki? Başardı. Ne yapıp edip nazarımızın uzağına
düşmeyi becerdi. Kalabalıkların içinde bile yalınız kaldı; hem de bile isteye
yalınız kaldı.
Kur'an-ı Kerim'i tercüme ettiği o çetin yıllarda, dinlenmek için Mesnevî-yi
Şerif'i iki kez -hem de şerhleriyle birlikte- hatmeden Akif'i, şayet
Safahat'ında bulmak istiyorsanız, biraz sonlara doğru yürümelisiniz. Meselâ
Safahat'ın 7. Kitab'ını biraz daha dikkatlice okumalısınız.
Hicranına, gecelerine, secdelerine ortak olmak istiyorsanız; evvelemirde,
koynunda neyiyle, boynunda HİÇ yaftasıyla âvare âvare sokaklarda dolaşan
Neyzen'in ehibbasından Akif'le hemhâl olmalısınız.
Bu Akif'i nerede bulaşabilir, onunla nerede tanışabiliriz?
Elbette resim arkalarına yazdığı o mini mini kıt'alarda.
Gölgesinin ardına gizlenen Akif, resim arkalarındadır; arkalarda, yani
görünmemek için saklanıp gizlendiği hicran dolu suretlerin arkalarına, "ehibbaya
selam olsun" deyu karaladığı kırık dökük mısralarda...
Tabii ki bir de mektuplarında. Akif, dostlarına yazdığı mektuplarda, kendisini
gizlemeyi pek başaramaz; çok daha kendisi olur. Konuşmaktan çok susmayı itiyad
edinmiş bu büyük adamın, gerçekte, susarken konuştuğunu, bilenler bilir.
Mektuplarında –mektubun yazıldığı kişilere göre bazı farklılıklar taşısa da-
sızısını, öfkesini, ızdırap veya sevinçlerini dışavurmaktan, belli etmekten pek
kaçınamaz.
Hacı Baba'nın, yani Babanzade Ahmed Naim'in vefatından duyduğu teessür tek
kelimeyle "fevkalâde"dir. Bu nedenle olsa gerek, Hacı Baba'sını pek bekletmemiş,
vefatının ardından en çok iki yıl bekledikten sonra kadîm dostunun yanına
gitmiştir; "Şeyh-i Ekber hakkında hüsn-i zannımın zerresini bile feda etmem"
diyen, belki de hayattaki en yakın dostunun yanına...
Bizim için yazmış ve yaşamış bir şairin, 'bizim' için yaptıklarını
önemsemediğimi söyleyemem. Nitekim ilgilenenler, vitrindeki Akif'le
ilgileniyorlar; onu vitrinde, 'biz'in önünde, bizim önümüzde alnı pak, sırtı pek
bir surette tutabilmek için hakikaten ciddi çabalar gösteriyorlar.
Biz, bizim için yazan ve yaşayan Akif'i iyi kötü biliyor, hatta –eğer tanımak
denebilirse buna- az çok onu tanıyoruz.
Peki 'ben'? Ben, 'ben'ini de düşünen, ben için, ben'i için de yazmaya, yaşamaya
çalışan, bile isteye gözlerden ırakta kalmayı seçmiş olan Akif'in her birimiz
için, tek tek bizler için söyleyecek çok sözü olduğunu da biliyorum. Kısacası,
Akif'in şiiriyetinin asıl bu vâdide ortaya çıktığını vurgulamaya çalışıyorum.
Şairler dervişlerin kardeşidir. Aynı kâseden içerler çünkü. Muhayyile'nin
kâsesinden. Akif, bir "şair-derviş"tir. Kimsenin kuşkusu olmasın ki büyüklüğü de
buradadır; hem de vitrindekilere bakmaktan gözleri kamaşmış olanların asla
göremeyecekleri küçüklükteki bir büyüklük...
Biz'e boşverin, biz'i boşlayın demiyorum. Sadece 'biz' kadar, 'ben'in de ilgiye
muhtaç olduğunu; üstelik 'ben' büyümedikçe, 'biz'in büyüyemeyeceğini söylüyorum.
Sorarım size, şiirinin önünde değil, arkasında kalan bu şairi keşfetmek için
şimdi değilse, ne zaman yola düşeceğiz?
Yenişafak
31/12/2006