Bir düşünürün veya sanatçının önce eser(ler)iyle karşılaşırız. Önce eseri
görürüz, evvelâ telifi okuruz, yani 'eser'den müessire, 'müellef'ten müellife
doğru gideriz. Dolayısıyla bir düşünürü veya sanatçıyı anlamak için de hiç
kuşkusuz önce o düşünür veya sanatçının eserlerine (âsar-ı güzîdesine) nüfuz
etmeyi, hatta –mümkünse– vâkıf olmayı isteriz.
Bu yolu tercih edenler, bibliyografya'yı (terceme-i âsar'ı) biyografi'ye (terceme-i
hâl'e) önceleyenlerdir. Ne yazmış? Nasıl yazmış? Niçin yazmış? Neyi amaçlamış?
Amacını nasıl ifade etmiş? vs.
Yazılan yazan'ın, yapılan yapan'ın önündedir hep. Eseri farketmemiş olsaydık,
eser sahibini nasıl farkedebilirdik? Farkedebilir miydik? (Elimizde eseri
olmasaydı, nazarımızda eser sahibi de olmazdı.)
Kimse sen'i farketmeden ben'i farkedemez. Ben, ne gariptir ki önce sen'de,
sen'in sayesinde farkedilebilir, görülebilir. En yakınımızda olan, ilk nazar
itibariyle, en uzağımızda olandır; en uzağımızda olansa en yakınımızda olan...
Eserin en az işaret ettiği yer, eser sahibinin bulunduğu yerdir. Muhatab, eseri
dilediğince kavrayabilmek için, eser sahibini dışarıda bırakmaya çalışır.
Eserden etkilendiği, kelimenin tam anlamıyla, "gözleri kamaştığı" takdirde,
evet, ancak o takdirde, eser sahibini de tanımak ister. Lâkin gözleri
kamaşanların çoğu, eser karşısında öyle şaşarlar, öylesine şaşakalırlar ki
eserin sahibini merak etmezler, akıllarına bile getirmezler.
Bu nedenle bazı eserler, kendilerini var edenlerin önünde yer alır. Süleymaniye
Camii'nin ihtişamını seyreden kaç kişi, Sinan'ın kim olduğunu, ne hissettiğini,
neyi kastettiğini merak etmiştir? Yahya Kemal'in şiirlerini ezbere bilenler
arasında niceleri var ki şairin vefat tarihini bile bilmez. Nerede kaldı ki
aşklarını, hüsranlarını, fazilet ve zaaflarını bilsin, bilmek istesin.
Bazen de tersi olur. Eser sahibinin edası sadasını, karizması eserini gölgeler.
Müellif telifinin önünde gider. Kendisi bilinir, eserlerinin adı bilinir, ama
gerçekte eseri, eserleri yoktur, kendisi vardır. Böyleleri ölünce, eserleri de
ölür. Eserleriyle değil, nâmlarıyla varoldukları, eserlerinden değil,
eserlerinin hâsılasından hareketle varolmayı tercih ettikleri için, ünlenen
kendileri olur, eserleri değil. Moda tabirle, 'marka' olmayı başarmışlardır.
Elde ettiklerinin hepsi bu kadardır. Çünkü tarih böyleleri karşısında
acımasızdır. Onları, doğrudan, ünlüler mezbelesine yollar ve hayatta iken
yeterince istifade ettiklerini gözönüne alarak, o anlı şanlı ünlerini çürümeye
terkeder.
Vefatının 70. yıldönümünde kendisini andığımız Mehmed Akif, acaba eserleriyle
mi, ismiyle mi yaşıyor?
Mehmed Akif ismini bilmeyenimiz var mı? Millî şairimizin adını herkes biliyor,
resimleri de hafızamızda. Eserleri de öyle sayılır: Önce İstiklal Marşı, sonra
Safahat.
İstiklal Marşı'nın bazı mısralarını çoğumuz ezbere okuyabiliriz. Eh, Safahat'tan
bazı parçaları bilenlerin sayısı da az değil. Bu kabaca hesaba göre, millî
şairimizin hem adının, hem âsarının bilindiğini pekâlâ söyleyebiliriz.
Peki ya tanındığını?
Bir düşünelim bakalım, Akif'i, Akif'in kendisini ne kadar tanıyoruz? Eserleri
aracılığıyla, toplumla kendisi arasına bile bile duvar ören bu mahviyetkâr şairi
tanımak için -kendisini ikna edecek denli- ciddi bir adım attığını iddia edecek
kaç kişi var aramızda?
Olsaydı, izleri de olurdu. Yok, ne yazık ki! Akif, ne yapıp edip kendisini
nazarımızdan gizlemeyi başardı. Kendi tabiriyle "cemiyet-i beşeriye" ile ilgili
hizmetler yapan Akif, en nihayet hizmetleriyle, hizmet maksatlı âsarıyla
tanındı. Hakkında derlenmiş ve derlenebilecek en kapsamlı bibliyografyalar, bu
müddeayı kuvvetlendirmekten öte bir işe yaramazlar. Mevcut olanları dikkatle
inceleyiniz, onca yazı, kitap arasında Akif'in usulca kaybolduğunu ve bir türlü
ele geçirilemediğini göreceksiniz.
Asım'ın nesliymiş!
Toplumla, toplumsal olanla ilgilenenler, sırf toplum için Akif'le, topluma
hizmet eden, edecek olan Akif'le ilgilendiler. 'Hayatı' denince, kırık dökük bir
biyografi, gevşek bir kronoloji, 'eserleri' denince, Safahat'ın meşhur toplumsal
vaazlar veren şiirleri.
Peki ya Hicran, Secde, Gece gibi gözlerden gizlenmeyi başarmış gerçek Akif'in
şiirleri? Hele hele, şahsen meftunu olduğum, o resim arkası kıt'alar?
Bir ferd olarak Akif nerede? Toplum olarak değil, bir birey olarak; arayan,
soran, itiraz eden, aradığı, sorduğu, itiraz ettiği için acı çeken tek tek
bireyler olarak istifade edeceğimiz "yalnız Akif' nerede?
Aramayı sürdüreceğiz. Sürdürmek zorundayız; Akif için değil, kendimiz için.
Akşam
30/12/2006