En sonunda bu da oldu; Nobel muhabbeti Çarşamba pazarına düştü. Eşek kadar
adam, orasına burasına sutyen takmış, bayan iç çamaşırları pazarlıyor: “Gel,
gel, sanat eseri bunlar. Bayram ucuzluğuna geeel…” Avazı çıktığı kadar bağıran
bu adama yanındaki diğer pazarcı yüksek sesle takılıyor: “Ayıptır lan ne
bağrıyon, Nobel mi alcan?”
Böyle olacağı belliydi. Hiç şaşırmadım. Çünkü yıllar önce, bir Çarşamba günü,
Fatih Camii'ne doğru giderken (Çarşamba pazarında), meyve-sebze tezgahından
bozulmuş bir tezgahta, “Tavaslı-Namaz Hocası”, “Şifalı Bitkiler” ve Emine
bacımızın “Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar” kitaplarının yanında Orhan
Pamuk biraderimizin sıra boyu dizilmiş “Yeni Hayat” romanını görmüştüm.
Yayımcılıktan gelen tecrübeyle kitapları inceledim. Hayır, korsan baskı
değillerdi.
Allah'ım, Çarşamba pazarında bu romanı kim satın alacak? Merak içinde bir kenara
çekilip izlemeye koyuldum. Bir hanım teyze hemen yandaki tezgahtan çarliston
biber, patlıcan aldıktan sonra kitapçı tezgahına yanaştı. “A'aa! Orhan Pamuk
gelmiş!” dedi tanıdık bir ahbabını karşılarcasına. Tezgahtar delikanlı baştan
kestirip attı: “O kitapta indirim yapamıyoruz abla…” Biraz önce özenle çarliston
biber seçen kadın, kitaplar arasından “Yeni Hayat”ı satın alıp gözden kayboldu.
Tezgahtar delikanlı coşmuştu: “Hadi, Yeni Hayat geldi, Yeni Hayaaat…”
Kaçarcasına uzaklaştım oradan.
Hülasa, Orhan Pamuk ve 'pazar' konusunda tecrübeli olduğum için, Nobel'in
Çarşamba pazarı geyiğine dönüşmesine hiç şaşırmadım. Hatta çarliston biberi
taşıdığı poşetin içine “Yeni Hayat”ı koyan o kadını izlerken Pamuk hakkında
şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Bu adam ya kahraman olur, ya vatan haini.
Maşallah, Orhan Pamuk her ikisini birden oldu.
Pamuk, Nobel'i aldıktan sonra politik konularda konuşmak istemediğini her
fırsatta dile getiriyor. Lakin kapıyı da aralık bırakıyor, hepten kapatmış
değil; yani, 'kafası bozulursa' lafını sakınmayacak!
Gelgelelim, diğer edebiyatçılarımız o kadar şanslı değil. 'Kafası bozulunca'
konuşmak şöyle dursun, kılı kırk yarmak zorundalar. Kısa vadede (en az 30 yıl)
aykırı tavır ve düşünceleri (iddia edildiği üzre) Nobel getirmeye katkı
sağlamayacağına göre, sadece töhmet altında kalmalarına neden olacaktır.
Mesela, Yaşar Kemal eski günlerdeki gibi (10 yıl önce Der Spiegel dergisine
verdiği demece benzer şekilde) 'Kürt sorunu' hakkında konuşsa sanmam ki yer
yerinden oynasın. Hatırlarsınız, vaktiyle toplumsal sarsıntıya neden olmuştu.
Hani, büyük romancımız, Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı'ında geri vitese takmış;
kendisini güvenli bir sahile atmak için de, Atatürk şöyle büyüktü, böyle büyüktü
gibilerinden mevzuyla pek alakası olamayan lakırdılar etmişti.
Sözünün arkasında durup, meseleyi mahkemeye taşıyacak uygun bir 'Kerinçsiz'
bekleseydi Nobel'i kapar mıydı, bilemem. Benim bildiğim aynı şeyleri şimdi
söylese toplumsal tepki şundan öteye geçmez: “Vay Yaşar baba, Nobel ha, kolay
gelsin…”
Meramımızın anlaşılmasına, meselenin vahametinin 'çakılmasına' faydası olur diye
bir örnek daha vereyim:
Geçenlerde, Ceviz Kabuğu'nda, Hulki Cevizoğlu, Dücane Cündüoğlu'nun İslam
hakkındaki düşüncelerini yanlış anlayan seyirci tepkisini, “Arkadaş Nobel mi
almaya çalışıyor?..” şeklinde aktarınca, Yeni Şafak yazarı şaşırmış; edebiyatçı
olmadığını, roman falan yazmadığını söylemek zorunda kalmıştı.
Demem o ki, Pamuk (istemeden de olsa), Türk aydınının zaten sorunlu olan ifade
özgürlüğüne fena halde darbe vurmuştur. Halk paranoya boyutunda teyakkuza
geçmiştir. Halkın kafasındaki (Pamuk'un ifadesiyle) 'komputer'in, 'delete'
ettiklerinin yanında, ifade özgürlüğünün önündeki kanuni engeller hiç
mesabesindedir.
Aydın elbette halkın kafasını bozacak, sarsacak. Seri bağlanan kafalar
koleksiyonunun hiç kimseye faydası yok. Lakin, hangi itibarla? Türk aydınının
itibarı, kendi halkının nezdinde hiçbir zaman bu kadar zevale uğramamıştır.
“Tebrik etmek için Ahmet Necdet Sezer aradı mı?” sorusuna Orhan Pamuk, bir
Ionesco oyununu çağrıştıran, “Uyumsuz Tiyatro” repliği tadındaki şu cevabı
veriyor: “Her şeyi Cumhurbaşkanı'ndan beklememek lazım…”
Soru çok tuhaf, ama cevap ondan tuhaf. Şaka desen değil, 'sarakaya' alıyor
desen, değil. Acayip bir cevap. Eğer bu cevapla kastettiği, halktan daha çok
ilgi ve takdir beklemekse, her şeyden önce 'aydın sözünün' itibarı için bir
şeyler yapmasını bekleyebiliriz ondan.
Madem ki, kafası bozulunca politik konulara girmekten çekinmeyeceğini ifade
ediyor; 'sözün' itibarını geri vermek adına Filistin, Irak gibi konularda biraz
olsun 'kafasının bozulması' için daha neyi bekliyor?
Yenişafak
27/12/2006