Şikâyet ettikleri ve hep eleştirdikleri cumhuriyet elitinin halka dair
tutumunu bu kadar üzerlerine giyinmeleri acaba iktidarın sarhoşluğundan mıdır?
"Vatandaş" ve "halk" ayrımı yapan elitist zihniyet şöyle düşünür:
Bu halk çocuk gibidir. Neyi neden yaptığını bilmez. Bir kara kalabalıktır.
Nereye çekersen oraya... Cahildir, kolay yönlendirilir.
AKP değil mi başörtüsü konusunda elitin bu türlü düşünmesinden, o genç
kadınların birilerinin "adamı" olduğunu düşündükleri için kapandıklarını
söyleyip duran elitin zulmünden şikâyet eden?
İktidara, bu ve benzeri zulümlerden mağdur olduklarını söyleyerek, şimdi
meydanlarda başbakan tarafından azarlanan halk tarafından taşınmadılar mı?
Şimdi aynı şey değil mi, Meclis Başkanı Bülent Arınç'a sormak isterim bu soruyu,
cezaevlerindeki tecride karşı ölüm orucuna yatan Avukat Behiç Aşçı'ya "Eylemi
bırak" demek? Üstelik söze "hayatın kutsallığından" dem vurarak başlamak? Sanki
en iyi ölmekte olan bilmezmiş gibi hayatın ne kadar güzel olduğunu...
Sadece 3 kilit
Sanıyorlar ki, bir çoklarımız öyle sanıyor, bu insanlar ölmek istedi.
Cezaevlerindeki koşulların düzelmesi için ölüm yataklarına yatan 122 insan
ölmeye bayılıyordu, sanıyorlar. Uzaktan bakıp zorla ölüme yatırıldıklarını,
kahramanlaşmak için öldüklerini söyleyenler oldu. Yakınına girince başka
türlüdür hikâye.
Yakın zamanda, başka bir iş için Küçükarmutlu'dakilerle konuştum. O kadar
küskünler ki yazana çizene bu konuda. Herkesin uzaklardan baka baka yazıyor
olmasına. En çok da "Yaşam kutsaldır" diyen, "Zorla ölüme yatırılıyorlar" diyen
elite. Genç bir kadın doğrudan şöyle sordu konuşurken:
"Biz aptal mıyız?"
"Halkı" aptal yerine koymak "vatandaşın" alışkanlığıdır. Oysa ortada bir
aptallık varsa "halk" da, "vatandaş" da aynı derecede...
Ve görünüşe bakılırsa kendilerini halk iktidarı olarak görenlerin halk sevgisi
Ankara "vatandaşı" olana kadardır.
İktidara benzeme!
Avukat Behiç Aşçı'nın 266 gündür sürdürdüğü, cezaevlerindeki tecridin hiç
olmazsa biraz olsun azaltılması için yaptığı ölüm orucu 266. gününde. İstediği
şey şu: İnsanlar yalnızlıktan delirtilmesin. Cezaevinin zaten kerelerce kilitli
olan koridorunda üç beş insan hücre kapılarını açıp konuşabilsin.
Hadiseyi yakından takip etmeyenler, olayların sunulma biçiminden ötürü sanabilir
ki, "Cezaevleri yıkılsın, halı saha yapılsın!" diyor bu insanlar. Öyle değil,
sadece cezaevlerinin içinde binlerce başka cezaevi kurulmasın, zaten kilit
altında tutulan insanlar on kere daha kilitlenmesin istiyorlar.
Üstelik sadece onlar değil, neredeyse bütün kitle örgütleri istiyor bunu. Ölüm
oruçları ve tecrit üzerine nicedir yürürlükte olan sessizlik mutabakatı yeni
yeni delinmeye başlıyor, insanlar konuşuyor nihayet. Konuyu Meclis'e taşıyan
CHP'li Mehmet Sevigen ise şöyle diyor:
"Behiç, artık ölüm orucunu bırak. Manşet oldun, amacına ulaştın."
Bir insan, hakkında konuşulsun, manşet olsun diye ölür mü? El insaf!
Ama, bir insan bir koridordaki üç kapının kilidi açık tutulsun diye ölebilir.
Eğer dostları, gencecik müvekkilleri o hücrelerde yalnızlıktan dengesini
yitirmişse, yapılanlar insanları insanlıktan çıkarmayı amaçlıyorsa, ölebilir.
Onaylamayabilirsiniz. Ama "biz", yani bu memlekette yaşayan insanlar, baskıya
verilecek tepkinin noter memuru değiliz.
Sözlerimizin, düşündüklerimizin giderek iktidara benzemesinden kendimizi korumak
mecburiyetindeyiz. Biz, yaşamın kutsallığından ölmekte olana değil, yaşayanlara
bahsetmeliyiz. Hem de çok bahsetmeliyiz!
Milliyet
27/12/2006