Türkiye'nin Ortadoğu'da üstlendiği rol, özellikle, 1950'lerden itibaren
şekillenen iki kutuplu dünya çerçevesinde netleşti. Demokrat Parti dönemi
Ortadoğu politikaları, muhafazakâr bir iktidarın Ortadoğu'da Batı'nın
çıkarlarının temsilciliğine soyunmasının çarpıcı bir örneği olarak, bugünkü
tabloyu anlamak için son derece önemlidir.
Türkiye bu süreçte, Arap kamuoyunun en çok tepkisini çeken İsrail ile sıkı
ittifak içine girmek ötesinde, tam bir ABD-İngiliz politikalarının taşıyıcısı
rolü üstlenmiştir ve bunun karşılığında, dış yardım ve borç ile
ödüllendirilmiştir.
* * *
BM'den İran'a yaptırım uygulanması kararı çıktı. Bu, kısıtlı çerçevede
tutulmuş bir yaptırım kararı, anlamı nedir, seyri ne olacaktır, izlememiz
gerekiyor, ama bu karar, medyada, haber olarak bile kapkaç olaylarının ardından
birkaç dakika ile geçiştilen bir konu olarak kaldı. ABD, Irak'ta yenildiğini
neredeyse resmen ilan etti, bin bir çıkış planı tartışılıyor, biz yine ilgili
değiliz. Lübnan'da kriz doruk noktasında, hükümet, başkanlık sarayına
hapsedilmiş durumda, bunun ne anlama geldiğini kurcalayan yok. Pazar günü, Murat
Yetkin'in Baykal ile gittiği Beyrut izlenimlerini yazması iyi bir hatırlatma
oldu, ama genel ilgisizliği aşmak mümkün gözükmüyor.
Dahası, bir noktadan sonra, bu sıradan bir ilgisizliği aşıyor, veya bu
ilgisizlik, bir görmezden gelme, kamuoyunu Ortadoğu'da olanlardan uzak tutma
gayretiyle buluşuyor. Bu buluşmanın, Türkiye'nin başına büyük belalar açma riski
büyük. Zira, Ortadoğu'daki olaylardan, bu kadar uzak bir ülke, bir yandan da
Ortadoğu'da büyük rollere soyunuyor, büyük iddialara sahip çıkıyor, Ortadoğu'da
'tarihi misyon, rol, ilgiden söz ediliyor. Hangi tarihi misyon, hangi rol?
Osmanlı döneminde aynı çatı altında yaşamaktan kaynaklanan 'doğal ilgi ve rol'
iddiası, Ortadoğu gerçeğinin üzerine örtülmüş büyük bir şal olmanın ötesinde bir
anlam taşımıyor. Ortadoğu'da bugün olanları Osmanlı döneminden sonra olanlar,
Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan süreç ve Türkiye'nin bu süreçte Ortadoğu
politikalarını dikkate almadan kavramak imkânsız.
Türkiye'nin, bu süreçte konumu, Batı'nın Ortadoğu politiklarının taşıyıcısı,
aracısı olmak şeklinde tezahür etti. 'Tarihi rol'den bahsedeceksek, öncelikle,
Türkiye'nin yakın tarihte yüklendiği, Batı'nın elçisi rolünü kurcalamamız
gerekiyor. Zira, Türkiye hâlâ aynı rolü, büyük bir iştahla oynamak hevesi içinde
görünüyor. Yakın tarihi paranteze alarak, olayı Osmanlı'ya bağlama gayreti de,
bu hevesin kamuoyu çalışmasından başka bir şey değil.
Türkiye'nin Ortadoğu'da üstlendiği rol, özellikle, 1950'lerden itibaren
şekillenen iki kutuplu dünya çerçevesinde netleşti. Demokrat Parti dönemi
Ortadoğu politikaları, muhafazakâr bir iktidarın Ortadoğu'da Batı'nın
çıkarlarının temsilciliğine soyunmasının çarpıcı bir örneği olarak, bugünkü
tabloyu anlamak için son derece önemlidir. Türkiye bu süreçte, Arap kamuoyunun
en çok tepkisini çeken İsrail ile sıkı ittifak içine girmek ötesinde, tam bir
ABD-İngiliz politikalarının taşıyıcısı rolü üstlenmiştir ve bunun karşılığında,
dış yardım ve borç ile ödüllendirilmiştir.
Türkiye'nin, sonunda, Bağdat Paktı'na dönen 'Ortadoğu Komutanlığı Projesi' gibi,
bir dizi ittifak içinde yer almasını hatırlayalım. Bu genel politika
çerçevesinde, Süveyş krizinde (1956), İngiltere ve Fransa'nın saldırısını
uluslararası hukukun ihlali olarak değerlendirmekle birlikte, Nasır'ı
suçlamasını hatırlayalım. Dahası, Cezayir bağımsızlık savaşındaki tutumunu ve
1955'te Cezayir sorununun BM genel kurulu gündemine alınmaması yönünde oy
kullanması gibi çarpıcı olayları hatırlayalım. İşte, Türkiye'nin, yakın tarihte,
Ortadoğu'da tarihi misyonu bu olmuştur. Artık, bu misyonu terk ettiği yönünde
ciddi bir gösterge de yoktur. Bunun tek istisnası Irak işgali öncesindeki ünlü
tezkerenin Meclis'ten geçmemesidir. Bu kuşkusuz ümit vaat edici bir gelişmedir,
ancak Meclis'in yarısının da tezkereye evet dediğini unutmayalım, dahası tezkere
sonrasında telafi edici çabaları hatırlayalım.
Mevcut hükümetin, Ortadoğu ülkelerine sık ziyaret yapması, dengeli ve çok yönlü
bir siyaset istikametinde bir değişim olarak takdim ediliyor, umarız öyledir.
Ancak, önemli olan, ziyaretlerin sıklığı değil, mahiyetidir. Bu görüşmelerin
mahiyetini dışarıdan kestirmek çok kolay değil, ama mesela Lübnan'da hâlâ,
Sinyora hükümetine hayat öpücüğü verme gayretinin 'tarihi misyon'u çağrıştırdığı
söylenebilir. Resmi düzeyde görüşmeler, tabii resmi muhataplarla olur, dahası
Türkiye'nin bir anda dış siyaset eksenini radikal biçimde değiştirmesi
beklenemez. Yine de, ABD-İngiltere-İsrail başta olmak üzere Batı ittifakının,
Lübnan'da gözü kara biçimde desteklediği projelerin kanlı tarihinini ve bugüne
kadarki başarısızlığını hatırlamakta, ve bu topa, bu kadar hevesle girmekte
tereddüt edilmesinde büyük fayda var. Yoksa, 'tarihi misyon'u, yakın gelecekte,
Türkiye'yi Ortadoğu'da çok zora sokacak.
Radikal
26/12/2006