UZAY teknolojisinin getirdiği artılar ve dünyayı atmosferden sarmalayan
uydular sayesinde; odadaki koltuğa
uzanıp, TV ekranından Sri Lanka'nın tsunami
felaketine uğramış bahtsız insan yığınlarını da izleyebiliyorsun, Sumatra'nın
perişan kahır cehennemlerini de, Irak'ta patlayan bombalarla, paramparça uçarak
can verenleri
de...
Ve tabii yerel nutukçuların kürsü salvolarını da...
* * *
Uzay teknolojisinden önceki dönemlerin dünyası gözlere kapalıydı. 6.5 milyar
nüfuslu "yer" küresinde; çoluk çocuk, kadın erkek
milyarlarca insanın nasıl bir
sefalet çöplüğünde debelene debelene eriyip gittiğini, oturduğu odadan
izleyebilen kimseler yoktu.
Sadece radyolar, ajans haberlerinde, ülkelerin yerel nutukçularından bazı
cümleler
aktarırlardı:
- Ülke tehlikeye düştüğünde, hürriyetlerin üstüne şal da örtülebilir...
- ...
- İnanmış insanların duaları her zorluğu yenmeye tek çaredir...
- ...
- Endonezya'nın sorunları elbet de
çözümlenecek...
* * *
Fransız İhtilali'yle biçimlenen "ulus devlet" modeli ve aristokratik egemenliğin
yerine geçen "demagoglar saltanatı"nın; yeryüzü insanlığına ne getirip ne
götürdüğünü, artık oturduğumuz
odalardan izleyebiliyoruz.
Sonuç, tam bir kepazelik...
* * *
6.5 milyar insanın sadece 1 milyarı çağdaşlaşabilmiş. 1-1.5 milyar insan, iki
ara bir derede. 4 milyar insan ise korkunç bir sefalet bataklığının
esfelinde...
Sadece 200 ülkenin tepelerine bağdaş kurmuş demagoglar afurlu tafurlu...
Oralara çıkıp, postu sermek hırsıyla kavrulanların, sürdürdüğü sonu gelmez
kavgalar; hainlik suçlamaları, yerinde infazlar, "asmayalım da,
besleyelim mi"
tekerlemeleri, bombalı saldırılar, patlamalar çatlamalar...
Yüz yıl daha bunun böyle sürüp gitmesi mümkün mü kuzum?
* * *
Asıl netleşmesi gereken bulmaca, 6.5 milyar insandan 1
milyarının, nasıl sürekli
bir "teknolojik aşama" yaratarak; yarattığı aşamalardan nimetlene nimetlene
yaşadığı...
Bulmacanın yanıtı, okyanusların kullanımıyla Doğa'nın sert hışmına karşı 16.
yüzyıldan bu yana geliştirilen
teknolojiler ve bu teknolojilerin karalarda da
üretime yansıtılması...
Gövdesel tatminler ötesinde, beyinsel lezzetlerin de paylaşılması...
* * *
Ankara'dan bir telefon geldi. Telefonda Posta İşletme Merkezi
Müdürü Hüseyin
Öztürk, büyük bir zarafetle:
- Adınıza gelen bir pakette göndericinin adresiyle kabul merkezi belli
olmadığından, paketten şüphelendik ve bomba uzmanlarını çağırıp paketi kontrol
ettirdik,
diyordu.
Bendeniz, yazı emekçilerine böylesine bir özen gösterilmesine pek alışık
olmadığımdan, bir hayli şaşırdım ve dilimin döndüğünce teşekkür etmeye çalıştım
Hüseyin Öztürk Bey'e...
* * *
Ertesi
gün, -açıldığıyla ilgili resmi bir tutanakla birlikte-, şüpheli görülmüş
büyükçe bir paket ulaştırıldı eve...
Ve içinden, neredeyse geceleri sarılıp yatacağım muhteşem bir kitap çıktı: André
Marie Ampère'den Louis Pasteur'e; Franz
Schubert'ten Georges Bizet'ye; Albrecht
Dürer'den Claude Monet'ye; Victor Hugo'dan Jules Verne'e kadar; ünlü bilimci,
kompozitör, ressam, ozan ve yazarların çocukluk yaşlarında yaptıkları ve
yazdıklarıyla ilgili, fotokopilerle
donatılmış bir eser; adı da "Parlak
Başlangıçlar"...
* * *
Kitabı Toronto'dan gönderen Elvan-Sakıp Özatay dostlar, bir de küçük kart
koymuşlar içine:
"Yazılarınızda sanatçı ve bilim adamlarının çocukluk
çağlarındaki gelişimlerinin
araştırılmasını ve ailelerin bu çalışmalardan yararlanmasını tavsiye
ediyorsunuz.
Bu kitabı gördüğümüz an, sizin böyle bir kitabın varlığından çok mutlu
olacağınızı düşündük. Umarız bu ve buna benzer
kitaplar Türkçeye de çevrilir.
2005 yılında mutluluk ve sağlık dileklerimizle..."
* * *
Baudelaire'in 14 yaşındayken, erkek kardeşine yazdığı mektubun fotokopisi:
"Sevgili kardeşim,
Lyon'daki
kolera salgını nedeniyle annemle bana gösterdiğin ilgiye teşekkürler
ederim. vs..."
* * *
Ingres'in 11 yaşındayken yaptığı büyük bir portre...
Gustave Flaubert'in 8 yaşındayken arkadaşına yazdığı, gerçekten
çarpıcı bir
mektup...
* * *
Bir an, büyüdüklerinde eserleriyle ne kadar evrensel olacaklarını bilmeyen o
genç yumurcakların çevremde toplandığını hayal ettim; ne olacaklarını ben
biliyorum ama, kendileri
henüz bilmiyor...
Acaba ne yapardım o veletlerle?
* * *
Sade okyanuslarla değil, yetişmiş ortak değerlerle de, beyinsel ve gönülsel
lezzet bahçelerinin paylaşımında bütünleşmek...
Yerel
nutukçuların "Vatan, millet, Sakarya" hamasetini çok aşan boyutlar bunlar;
"onlar-biz" ayrımını, "uzay çağı" sentezinde eriten boyutlar...
Ne yazı adamlarının, ne ressamların, ne tiyatro sanatçılarının cezaevlerinde
çürütülmediği
boyutlar...
Demagoglar saltanatının nutukçuları için, bayraklar şehitlerin kanlarıyla
yücelir; "var olma" tılsımının tadını paylaşanlar için, bayraklar evrensel
değerlerin yarattıkları rüzgârlarla dalgalanır...
* *
*
Bir odada oturmuş, 200 ülkeli dünyada rezalet ve sefalet içinde kavrulup
gidenlerin dramlarını izlerken; Fransız İhtilali'nden sonra, ortaya çıkan
"demagoglar saltanatı"nın, insanlığa ne getirip, ondan ne götürdüğünü
düşünüyorsunuz...
Ve düşünüyorsunuz ki, "uzay çağı" saydamlaşması, ister istemez her türlü
şarlatanlığa, er geç son noktayı koyacak...
Enseyi
karartmamalı...
Milliyet
06/01/2005