Koşullanmalardan arınmış, bilimsel bir akılcılıkla bakıldığında:
- Hayattan kopmuş bir vücudun ne lideri kalır, ne ibadeti, ne vatanı ve ölüler;
asla iktidar saltanatının koltuklarına oturup, bedelini ölenlerle sürünenlerin
ödemiş olduğu pahalı arabalarla da dolaşamazlar, Savarona benzeri pahalı
yatlarla da...
***
Afganistan'da da silahlar patlayadursun, Bağdat'ta da, Filistin'de de...
O silahları üreten fabrikaların yönetim kadroları, bedava mı dağıtıyorlar ölüm
silahlarıyla kurşunlarını, toplarını, mermilerini, barutlarını?
O silahları kimler hangi paralarla alıyor da dağıtıyor; birbirlerini öldürmeye
kurgulanmış mezarlık adaylarına?
Oralardaki "milli çıkar" uzmanları da, herhalde biliyorlardır bunları...
* * *
"Milli çıkarlar", "devlet çıkarları" türünden kutsal kalıplarla; bir sirk
jonglörünün sürekli havaya atıp tuttuğu 3 top gösterisine benzer, birtakım
politik hünerbazlıklar sergileyen tosuncukları izlerken, şaşırmadan edemiyor
insan:
- Kitlelerdeki projektörleri söndürülmüş zekâların karanlığına, ne kadar da çok
güveniyorlar, diye...
***
Tosuncukların neleri açıkladığından çok, neleri açıklamadıkları önemli. Şöyle
ki:
1- Kendi geçim kaynaklarının çeşmeleriyle, mertçe över göründükleri zengin
dostlarının hangi asansörleri kullanarak dolar milyarderi olduğunu.
2- Kapalı kapılar ardında savunduklarını iddia ettikleri "milli çıkarlar"la,
"devlet çıkarları"nın ekonomik tablosuyla getirisini ve bunların bütçe
yasalarına nasıl yansıdığını.
3- Son 80 yılda resmi araba alım ve bakımlarına kaç yüz milyar dolar harcanmış
olduğuyla, ambulans alımlarına ne harcandığının karşılaştırılmasındaki gibi,
somut örneklere dayalı "milli çıkar" örnekleri göstermeyi...
***
Geçen hafta Mardin'in Nusaybin ilçesinde elektrikler kesilince, ilçenin
hastanesindeki jeneratör de devreye giremedi. Çünkü jeneratörü çalıştıracak
akaryakıt yoktu. Acil durumdaki hastalar için ambulanslar da kullanılamadı.
Çünkü ilçede bir tek ambulans vardı.
Şayet kapalı kapılar ardında her dem "milli çıkarlar" ile "devlet çıkarları"nı
koruyup savunan tosuncuklar da olmasa; Nusaybin'de yaşayanların durumu kim bilir
nice olacaktı?
***
Şükür ki "milli çıkarlar"ımızı ve "devlet çıkarları"nı sürekli düşünen ve
koruyan tosuncuklarımız var. Yoksa 187 ülke arasında "kadın siyasetçi sayısı"
açısından 165'inci de olamayacak, daha altlara
düşecektik.
***
Bir insan mezbahasına dönen Irak, Filistin hatta Afganistan...
O kadar insan neden öldürüp duruyor ki birbirini?
Liderlerini, inançlarını, vatanlarını sevdiklerinden, diyelim.
***
Koşullanmalardan arınmış, bilimsel bir akılcılıkla bakıldığında:
- Hayattan kopmuş bir vücudun ne lideri kalır, ne ibadeti, ne vatanı ve ölüler;
asla iktidar saltanatının koltuklarına oturup, bedelini ölenlerle sürünenlerin
ödemiş olduğu pahalı arabalarla da dolaşamazlar, Savarona benzeri pahalı
yatlarla da...
***
Afganistan'da da silahlar patlayadursun, Bağdat'ta da, Filistin'de de...
O silahları üreten fabrikaların yönetim kadroları, bedava mı dağıtıyorlar ölüm
silahlarıyla kurşunlarını, toplarını, mermilerini, barutlarını?
O silahları kimler hangi paralarla alıyor da dağıtıyor; birbirlerini öldürmeye
kurgulanmış mezarlık adaylarına?
Oralardaki "milli çıkar" uzmanları da, herhalde biliyorlardır bunları...
***
1953 yılında Belçika'daki Browning fabrikalarını gezerken, fabrikanın üst
yöneticilerinden birine:
- Bu fabrikada yapılmış silahlarla şimdiye dek kaç kişi öldürülmüştür, diye
sormuştum.
Övünmeli bir sesle:
- En az 250 bin kişi öldürülmüştür, demişti.
Ölenler bilmezler, kendileri öldükçe kimlerin kâr ettiğini.
***
Daha kim bilir kimler, kimleri öldürecek ve sonra kendileri de ölecek?
Yıllar geçince de:
- Onlar geçmişte kaldı, denecek...
Ve bir şey daha denecek:
- O zamanlar koşullar öyleydi, konjonktür çok değişti.
Kimse de sormayacak:
- Zaman geçtikçe, konjonktür nasıl değişiyor, diye...
***
İnsanlar birbirlerini öldüredursun ve tosuncuklar övünedursunlar
yiğitlikleriyle, vatanseverlikleriyle, "bizim şeyhin kerameti menkul olur
kendinden" misali...
Köyceğiz'den İstanbul'a dönmeden önce; değerli genç dostum avukat Taner Aktop ve
eşiyle birlikte, Marmaris'in de ötesinde Bozburun'a doğru Selimiye balıkçı
köyüne gittik.
Kahkahalı bir sofra kurduk, sevecen insanların bin yıllık bir dostluk
ortamında...
Oralara yerleşmiş veteriner Sakıp Bey'le de, 40 yıl önce tanıştığımız çıktı
ortaya...
***
Oralarda yaşayanlar ne övünmeli ve tatavalı tosuncuklardandılar, ne de yerde
alıp gökte yiyenler takımından.
Ekmeklerini denizden çıkaranlardı çoğu...
***
Şayet Afganistan'dan, Irak'a, Filistin'e kadar; ölenler ve öldürenler de
projektörleri söndürülmüş zekâların karanlığı dışındaki şaraplı, menemenli,
salatalı, kuru fasulyeli kahkahalı masaları bilseler; silahçıların kârıyla,
saltanat tutkunlarının koltuğu hatırına, bu kadar cellatlıkla kurbanlığa
sıvanmazlar; sevdikleri bir mesleğin tadıyla, dostluğun ve kahkahası ortak
sofraların şeffaf limanlarında, "hayattan yararlanmaya çalışma" yerine, "hayatı
hak etmeye çalışma"nın batmayan güneşlerinden konuşurlardı.
Milliyet
20/12/2006