‘Şiir ile müzik sanatları arasında hem derinlemesine bir bağ, hem uçurumlar
vardır. Şair veya müzisyen kendi alanlarının biricikliğiyle ilgilenir çokça.
Şiirin müzikle olan akrabalığı biraz daha kaçınılmazdır. Örneğin ritim, müziğin
kaçınılmaz bir parçasıyken, şiiri de şiir yapan temel bir öğedir. Şiirde,
aslında lirik şiirde melodi ve ezgi kaçınılmaz unsurlardır.
Özellikle modern
müziğin, melodi ve ritmin yanında armonik bir karakteri de var. Bu üç unsur
buluşmadan enstrümantal bir yapının, müzik dilinin oluşması mümkün değildir.
Geleneksel karakterli müziklerdeyse makam özel bir yere sahip. Şiir sanatındaysa
uyak ve ölçü önceliklidir. Bu yolla, şiirde kendine özgü bir ritim
oluşturulabilir.
Bu yapının oluşmasında biricik özellikse, enstrümanlar yerine
sözcüklerin oluşturduğu seslerdir. Şiirin musikisini bu yolla sözcükler yaratır.
Ritim ve melodi sözcüklerin seçimi ve dizelerin oluşmasıyla bir biçime döner.
Biraz oylumlu, biraz da bilinesi konulardır bunlar.
Bu iki sanat arasında ne
kadar ortak paydalar yapısal anlamda bulunsa da, müziği öz itibarıyla
“enstrümantal” bir karakterle düşündüğümüzde, iki dal da aslında ses ve dil
noktasında birbirinden özerk anlamlar ifade eder. İki dalın da kendine has bir
imge sistemi vardır. Şiirdeki imgelemi sözcük ve dizeler oluşturur,
zenginleştirir.
Enstrümantal karakterli müziklerdeyse imgelem kullanılan notalar
ve kurulan bir müzikal formla vücut bulur. Şair veya besteci belki aynı türden izleklerin sonucu, birbirine yakın bir imge dünyasının izini sürmüş olabilirler.
Ama, ortaya çıkan eserlerde, müzik yapıtının soyutlamacı yanı, notanın ifade
gücü öne çıkar. Şiirde ise yine hareket noktası birtakım soyutlamalar olsa da,
anlamsal düzeydeki zenginlik, müziğe oranla daha bir anlaşılırlık kazanır. Bu
müzikte duygu, aklı büyük ölçüde bastırma mücadelesi verirken; şiirde
gerektiğinde aklın yerini ve rolünü saptayabilme, anlamsal çağrışımları yakalama
imkânı biraz daha kolay olabilir. Ama bu, şiirin “kolaylığı” anlamına hiç
gelmez. Yine yoğun soyutlamalar ve imgelerle yüklü bir yapıya sahiptir şiir.
Yarattığı çağrışım zenginliği noktasında müzikten hiç uzakta kalmaz.
Bu kısa, bilinesi değinilerin ardından, yazımızın asıl başlığı olan şiir-şarkı
ilişkisine daha içimiz rahat adım atmaya başlayacağız. Çünkü, müziğin “şarkı”
formudur, şiir sanatıyla daha yakın bağlar kurabilen. Şarkı, tıpkı şiir gibi
sözcüksüz, dizesiz yazılamaz. Tek farkı, bu sözcük ve dizelerin, müzikle ve
melodilerle bir arada farklı bir vücuda dönüşmesidir. Müzikteki duygusal doku
zenginliğine, bir de yine duygusal karakterli dizelerin katılmasıyla ortaya
yepyeni bir form çıkar.
Şarkı, sanatçıdan sanatçıya çok farklı biçimlerde
belirir. Şarkının sahibi, bazen, çok etkilendiği bir şiiri ele alıp onun üstüne
–onunla beraber– melodiler yazar. Veya besteci, aynı zamanda söz yazarı veya
şairdir de; bunun sonucu sözü ve müziği birlikte oluşturur. Bazıları önce
sözlerini yazıp, ardından müziği bunun üzerine inşa eder. Bazı şarkıcılar içinse
söz ve müzik aynı anda üretilir, vücut bulur.
Bu aslında çok spesifik bir
serüvendir. Ama, iyi bir şiiri, bir müzisyenin şarkıya dönüştürmesi bizce en
riskli durumlardan biridir. Çünkü, iyi şiirin kaçınılmaz olarak kendine özgü bir
iç musikisi, ritmi ve üslubu vardır. Bu türden şarkılarda, melodi çok güçlü bir
melodik-armonik zenginliğe sahip olamadığı noktada, şiir öyle ön plana çıkabilir
ki, yazılan içli bir fon müziği olmanın ötesine gidemeyebilir. Ya da şiirde,
müzik de bağımsız kimlikleriyle çok başarılı örnekler olabilirler. Ama, ortaya
çıkan buluşmada prozedi hatalarına kadar birçok teknik ve müzikal sorunla karşı
karşıya kalınabilir. İşte bu noktada, şarkıyı yazanın iki mahareti birden –yani
şairliği ve besteciliği– gelişkinse, ancak şarkı gerçek anlam ve yapısına
ulaşabilir. Bu buluşmanın en tipik örnekleri, hemen hemen her toplumun yüzyıllar
boyu ürettiği âşık tiplemeleridir.
Geleneksel sazları ve sözleriyle yaktıkları
şarkılar-türküler, deyindiğimiz söz-müzik uyumunu çoğu sponten bir biçimde,
başarıyla ürettikleri noktada büyük bir kalıcılığa ulaşmışlardır. Hem de
yüzyıllar boyu süren.
Bu âşık tiplemeleri, kendi ülkelerinin halk şiirlerini,
çoğu anonim karakterli de olsa alıp, dönemin duyarlılığı içinde yeni şarkı-türkü
biçimlerine dönüştürmüşlerdir. Sözlerini-şiirlerini de kendileri yazanlar daha
bir makbuldür kaçınılmaz olarak. Aklımıza tipik örnekler olarak Âşık Veysel,
Âşık Mahsuni isimleri gelmektedir. Bu âşıklar yapıtlarını “türkü” formu içinde
yazsalar da, özellikle Batı dünyasında ministraller, ürünlerini şarkı formunda
üretirler. Bu âşık tipleri, geçmiş yüzyıllarda yazdıkları şarkıları gezgin
kimlikleriyle yaymışlar, yaygınlaştırmışlardır. Özellikle 20. yüzyılla birlikte
iletişim ağındaki yoğun çabalar, teknolojik gelişmeler ve beliren müzik
endüstrisi yoluyla, artık bu müziklerin, şarkıların hem karakterleri ve
altyapıları değişecek, hem de yeni, modern ve büyük ölçüde muhalif karakterli
“modern” âşıklar, yeni bir sektörel tanımla, değişik bir vücuda dönüşeceklerdir.
İlginç bir iş bölümünün de habercisi olacaktır bu gelişim. Şarkıyı söyleyen
“şarkıcı” aslında bir yorumcu olarak, müzik endüstrisinde her tipin önüne geçecektir. Evet, âşık kimliği olmayan, yüzyıllardır yalnız şarkı söyleyen bir
şarkıcı modeli her toplumda varoluşunu sürdürmüştür. Ama, müzik endüstrisinin
20. yüzyıldaki inanılmaz yükselişi, gramofon, taş plak, pikap ve plastik plak’ın
bir fabrikasyon biçiminde üretilip, dünyayı adım adım kuşatması sürecinde ortaya
çıkan ve yaygınlaştırılan moda biçimleriyle şarkıcı, müziğin tamamen önüne
geçecek; boyanıp süslenerek dünya pazarına lanse edilecektir.
Yoğun işbölümünde
besteci, söz yazarı, aranjör, prodüktör tek bir vücuda dönüşüp, üretimlerini
yoğun ve bağımlı bir şekle dönüştürse de, ortaya çıkan şarkı, yorumlayan
şarkıcıyla eşanlama gelecektir. Şarkı da, şarkıcı da artık bir tüketim nesnesi
olarak varoluşunu sürdürecektir.
Ve ortaya öyle bir hız çıkar ki, çoğu şarkı ve
şarkıcı bir dönem büyük sükseler yapıp, ardından silinip gider. Bu müziğin adı
öncelikle “popüler müzik”tir. Ama, tüketici kültürün uluslararası bir hegemonya
oluşturması noktasında, bambaşka kültürel ve müzikal kaynaklardan beslenerek
ortaya çıkan “popüler müzik” örnekleri, tam bir aynılaşmaya “pop”laşmaya doğru
gider ki, artık kapitalizmle tam anlamıyla özdeşleşmiş, bu sistemle varoluşunu
sürdüren her toplumun bir pop’u oluşur. Form olaraksa, dünyadaki pop’un da yapı
itibarıyla kopmaz bir parçası olur. Şarkının ömrü kısacık kalır. Yerini devamlı
yenisi alır. Ama, tabii ki bu müziğin de süreç içinde ayrıcalıklı bir estetiği
belirecek, şarkının tükenişine direnen, kalıcı olmayı beceren, artık “klasik”
kategorisine bile sokabileceğimiz binlerce kalıcı eserle de karşılaşılır.
Yazımızın biraz dışına taşan bu konuyu anımsatmamızın nedeni, bu endüstri içinde
de varolsa, söz ile müziği, şiir ile müziği bir arada düşünen, üreten “modern
âşık” tiplemelerinin de devamlı varoluşunun sürdürdüğünün altını çizmek
gerekmektedir. “Modern âşık” artık çoksesli bir müzik vizyonuyla hareket
etmektedir on yıllardır. Bu müzisyen-şarkıcı tipine, uzun yıllardır müzik
endüstrisi “singer-song writer”-“şarkıcı-şarkı yazarı” adını verecektir. Bu
tiplemelere farklı kültürlerde “ozan şarkıcı” diyenler de vardır. Bu tip
şarkıcıların, yazdıkları sözlereyse, şiir demekten çok “lirik” adı verilmesi hep
daha uygun bulunmuştur. Gerçi, tüm popüler müzik şarkı sözleri hep “lirikler”
şeklinde anılır. Belki bu yüzden, modern âşıkların da yazdıklarına büyük ölçüde
“lirikler” denilmektedir. Bu tanım, insanı öncelikle “lirik şiir”e tabii ki
göndermekte.
Duygusal yoğunluk ve doku itibarıyla “lirikler”le “lirik şiir”
arasında bir ortak nokta bulanlar, düşünenler hep olmuştur. Gerçekten de nefis
bir şiir olarak da okunan “lirikler” vardır. Özellikle de bazı önemli şarkı
yazarlarında. Ancak, bugün, “lirik” öyle yaygın kullanılan bir sözcüktür ki,
şiirle aynı anlama geldiğini söylemek imkânsızlaşır. Şiirin içindeki görsel,
imgesel, müzikal zenginlik, müzik sanatından tamamen bağımsız oluşur ve sözcükle
dizenin, sesle ritmin kendine has özerk büyüsüyle biçimlenir. Lirikse, ne olursa
olsun, bir bağımlılığı işaretler hep. Notaya uygun yazılmalı veya nota
liriklerin karakterinden, duygusundan hareketle nüfuz etmelidir.
Yani, şiir gibi
bağımsız, özerk bir mahiyette değildir. Bunun yanında, liriklerle oluşturulan
şarkının, müziğin birçok teknik özelliklerine incelikli bir özen göstermesi
gerekmektedir. Lirikle müzik arasında hep kaçınılmaz bir bağımlılık ilişkisi
vardır. Bunu üreten şarkıcı yetkin bir ozan, şarkı yazarı olsa da. Çünkü,
sonuçta lirik, bir şarkıya söz olarak düşünülmekte, tasarlanmakta,
yazılmaktadır. Şarkı yazarı bile müziğin birtakım gerçeklerinden dolayı, içi
istemese de bazı dizeleri değiştirmek, çıkarmak, eklemek, sözcükler katmak
ihtiyacıyla baş başa kalabilmektedir. Özellikle tüketici karakterli pop
liriklerinin büyük çoğunluğunda dizelerin tekrarlarına yönelinmektedir. Ünlü
şarkıcı-şarkı yazarlarında da sıkça rastlanabilen bir durumdur bu. Yani, aslında
lirik, şiirden çok farklı bir biçimle tasarlanmaktadır. Yani, şiirin içe dönük
kendine has bir dilsel çatışması kaçınılmaz biçimde hep yaşansa da, şarkıda bu
durumun farklı zorlamalarla kendine, formuna ulaşabileceğini herkes bilir.
Lirikte, sözcüklerin, dizelerin gördüğü hasarların yanında ölçü ve prozodi çok
önemli bir yer kapsar.
Dizelerin, müziğe göre uzayıp kısalması, yinelenen
harflerle doğabilecek bir kokofoni, iyi bir şarkının oluşmasında en temel
handikaplar durumundadır. Bu durum, şarkıcı-şarkı yazarının kişisel şarkı
vizyonunun ne denli gelişkin olup olmadığının temel ipuçlarını işaretler.
Şarkıcı, besteci ve lirik yazarı farklı olduğundaysa, bu sorunun çokça gündem
oluşturması gerekir. Ama, tüketici karakterli şarkılarda söz-lirik neredeyse
uydurulur. Özel bir imgelem şöyle dursun, lirikler, harfler dizeler ölçüsünde
şarkılara “uydurulur”.
Şarkı yazarlarının ürettiği şarkıların bu noktada biraz
daha şanslı olduğu söylenebilir. En azından, sanatsal bir vizyonun hem müzikler,
hem liriklerde ortak üretilmesi duygusal bir bütünlüğü işaretler. Şarkının
kendine özgü bir orijinalitesi olduğu, yaslandığı ahlaki, politik ve estetik
karakterlerin daha doğru bir biçimde sorgulanması imkânını yaratır şarkı
yazarının şarkıları. Ama, tabii ki her yazılan şarkı aynı lezzette olmayabilir,
yazanın aurasını tam anlamıyla yansıtmayabilir.
Tüm bu serüvene rağmen, birtakım şarkıcı-şarkı yazarlarının liriklerindeki ve
müzikalitelerindeki mükemmeliyet, bu isimlerin şarkıcı olduğu kadar iyi bir şair
de olabildiklerinin izleriyle doludur. Klasik olsun, modern olsun, sofistike
ürünler yaratmış birçok önemli şair ve yazar, birtakım şarkıcı-şarkı yazarlarını
derinlemesine etkilemiştir. Şiirin, edebiyatın temel bir kaynak olduğu süper
liriklerle de karşılaşılır. Bir de bu şarkıcılar, edebiyatın ruhunu, imgelemini,
tekniğini büyük bir özenle liriklerine taşıyıp, yetkin bir müzikaliteyle
buluşturduklarında ortaya büyüleyici, kalıcı şarkı örnekleri çıkabilmektedir.
Hatta, onların şiire olan tutkuları, esin perileri oluşturdukları imgelem,
“adlarına” bile taşınmaktadır.
Esinlendikleri şairler kolayca
kestirilebilmektedir. Ama, doğruyu söylemek gerekirse, her dönem aynı ölçüde
edebi esinlere ulaşamayabilirler. Ama, bu süreçteyse, tamamen kendilerinin olan,
bir inancı, felsefeyi simgeleyen ya da kendine has bir ironi veya politik edayla
varoluşunu sürdüren şarkıcı-şarkı yazarları da vardır ki, bunlara bir tür
şair-şarkıcı demek hiç de zor olmaz. Söylediğimiz özelliklere sahip, modern
kimlikli, bir tür “şarkı filozofu” olan isimlerin dünyadaki en önemli figürü
olarak Bob Dylan ismini anmak mümkündür. Yaptığı müziğe devamlı yenilikler,
değişimler kazandıran; gerektiğinde politik, gerektiğindeyse lirik yanı ağır
basan, ama tüm şarkılarına kırk yılı aşkın bir süredir kendine has bir
mistisizmi de işleyen bu özgün isim için, bir tür “modern âşık” demek yetmez, o
aynı zamanda bir şairdir de. Woody Guthrie gibi, ülkesi ABD’nin protest âşıkları
onun şarkı fikrinde temel kaynaklar olsa da, 1960’ların ortalarından itibaren
folk-rock karakterli bir grup müziğine yönelseler de, şiirin şarkılarında
taşıdığı önemli düzeyi görmezden gelmek olası değildir.
O, en büyük esin
perilerinin modern şiirin yaratıcılarından Walt Whitman, E. E. Cummings gibi
isimler olduğunu bilip, uzun dizeleriyle onları çağrıştırsa da, kendine has bir
edebi imge dünyasını da şarkılarının kopmaz parçası yapmayı becermiştir.
Her
yazdığı sözün, sofistike birer şiir olduğunu söylemek en başta şarkıya,
kurallarına bir saygısızlıktır belki. Ama Dylan, şarkı-şiir birliğinde en çok
yol kat etmiş öncü isim kabul edilmelidir. Onun, bu bağlamda açtığı yolu
yadsımak mümkün değildir. En azından, uzun yıllar önce yayınlanmış Lyrics
kitabını bir şiir kitabı gibi okumak hiç de zor olmamaktadır.
Özellikle Dylan’ın açtığı yolla, modern şiirden büyük esinler alarak lirikler
yazan sayısız folk, country ve rock şarkıcısına rastlanacaktır. Bu isimlerin
liriklerinden oluşan kitaplarına, birer şiir kitabı gözüyle bakılmasının
yanında, sayısız çağdaş edebiyatçıyı, şairi de dünyada bu lirikler etkiler. Folk
ve country karakterli, yani kırsal kökenli müzikleri modernize bir kimlikle
bestelerine taşıyan şarkıcı-şarkı yazarları, kaçınılmaz olarak liriklerinde bir
tür modern halk şiiri yazmaktadırlar. Bir kısmıysa, esinlerini Dylan gibi – daha
çok modern ve avangard şiir akımlarından alabilmektedir. Kişisel vizyonlarını
oluşturmakta bu şiirlerin, romanların ciddi payı vardır.
Özellikle rock merkezli
liriklerde Arthur Rimbaud’dan, Walt Whitman’a birçok efsane şairin açık izlerine
rastlamanın yanında, özellikle rockçıların 1960’lar ve 70’lerdeki liriklerini
oluşturmada, II. Dünya Savaşı sonrası ABD’de patlayan Uzak Doğu felsefelerinden
esin alarak bir muhalif kimlik oluşturma çabasındaki Allen Ginsberg gibi
şairlerin, Jack Kerouac gibi romancıların yoğun etkilerine rastlanır. Rock
müziğin bir felsefi geri planıdır bu edebiyat. Oluşturulan rock liriklerinde bu
akımın da yoğun izlerine rastlanır. Ama, tabii ki bu şarkıları yazan her şarkı
yazarının kendi auraları, isyanları, iç çatışmalarıyla buluşup ortaya
birbirinden bağımsız, ama o oranda da özgün lirikler çıkabilmektedir. Donovan,
Lou Reed, Jim Morrison, Paul Simon, Neil Young, Patti Smith, Tom Waits ilk akla
gelen sofistike isimlerdir.
Lirikleriyle, şiire inanılmaz biçimde yaklaşan bu
şarkıcı-şarkı yazarlarının lirikleri süreç içinde bir külliyata dönüştüğü
ölçüde, “rock şiiri” diye bir tanımla müzik ve yazın dünyası baş başa kalmıştır.
Evet, bildiğimiz anlamı ve yapısıyla bir edebiyat türü olarak bir “şiir”
şeklinde bu liriklere anlam yüklemek doğru olmayabilir. Ama, daha önce
söylediğimiz gibi, müziksiz, yalnız lirik olarak bir şiir gibi okunan, kolayca
kabul edilebilecek sayısız şarkı sözüne günümüze dek rastlanır. “Rock şiiri”
terimi birçok yanıyla doyurucu olmayabilir. Hatta yalnız rock müzikte değil,
andığımız birçok müzik türü içinde, sonuna kadar “şiir” diyebileceğimiz çok
sayıda lirik vardır. Yani, bu noktada artık şiirle şarkı arasında gitgide
pekişen bir akrabalığın altı kolayca çizilmelidir. Aslında tüm modern açılımlı
müziklerin şarkı modellerinde benzeri örneklere rastlanır. Burada, şiirin
bestelenip şarkıya dönüşmesinden hiç söz etmiyoruz.
Çünkü, bilindiği üzere
geleneksel olsun, modern olsun tüm şarkı çeşitlerinde bir şairden şiir alınıp
bestelenmiş sayısız şarkıyla karşılaşılır. Bu apayrı bir meseledir. Başta
söylediğimiz üzere, bunun iyisini yapmak kadar zor bir şey yoktur. Çünkü
müzikten de şiirden de bir ölçüde ses, müzikalite ve ritim noktasında çeşitli
feragatlar gerekmektedir. Ama, buna rağmen nefis bir buluşmaya dönüşebilen, iyi
bestelenmiş iyi şiirle de dünya ölçüsünde –ve hatta Türkiye’de bile– sayısı az
da olsa karşılaşmak mümkündür. Bu buluşma Klasik Batı Müziği geleneği içinde de
özel bir önemi haizdir.
Bir şiir ele alınıp yapılan ve şarkı formuna yakın
müzikler varolduğu gibi, bu geleneğin en modern halkalarından biri olan atonal
müzikte bile, atonel karakterli, dili bozarak, parçalayıp yeniden kurulan modern
şiirler üzerine aynı müzikal tavırla atonal besteler yapılabilmektedir.
Şiir-şarkı akrabalığında, bir de Fransız Şanson müziğini anımsatmadan geçmek
doğru olmaz. Les Ferre, Yves Montand, Jack Brel, George Moustaki gibi adını
anabileceğimiz birçok büyük usta şarkıcının bir kısmı kendi lirikleriyle
yazdıkları şarkılarda, bir ekole dönüşürlerken; bazıları daha çok, modern
Fransız şiirinden örnekleri, müzik vizyonları, birikimleriyle buluşturup,
tamamen kendine has bir şarkı-şiir buluşmasını hayata geçirirler. Bu kültürde de
şiir karakterli liriklere sıkça rastlamak mümkündür. Ancak, çok önemli bir fark
vardır bu türden şarkılarda. Lirikler veya özellikle şiirler mümkün olduğu kadar
şiir okurmuşçasına seslendirilirler. Yani, şiirin sesi, iç müziği de şarkılar
boyu varoluşunu sürdürür. Dramatizasyon bu şiirlerde büyük ölçüde öne çıkar.
Hatta bunlara “lirik şarkılar” deme imkânı bile doğabilmektedir. Bu çok uzun bir
araştırma alanıdır. Ama, şunu vurgulayalım: Şanson müziği, şiirle şarkının gizil
iç içeliğini en iyi yansıtan müzik dallarından biri kabul edilmelidir.
Şiir, Şarkı ve Leonard Cohen
Tüm bu saptama ve değerlendirmelerin ardından, öncelikle şair ve yazar olarak
bilinen, şarkıcı-şarkı yazarı kimliği ardından gelen, azımsanmayacak bir şiir
geçmişi olduğundan, kafamızda hiç soru işareti olmadan anımsatabileceğimiz,
oldukça da popüler bir şarkıcının daha ayrıntılı üstünde durmak istiyoruz. Bu
isim: şair, romancı ve şarkıcı Leonard Cohen. Gerçi, milyonlar satan
albümleriyle tüm dünya, otuzbeş yıldır onu şarkıcı-şarkı yazarı olarak tanısa
da, yazdığı şarkı sözleri incelendiğinde aslında aynı şair kimliğini birkaç
istisna örnek dışında bu kadar başarıyla sürdürmüş bir isme çok nadir
rastlamamız onu “şiir-şarkı” ilişkisinin biricik örneği yapmamıza neden oldu.
Şarkılarını bazen, müzik ve sözleri bir arada düşünerek bestelerken, bazı
durumlarda önce şiirini yazıp, ya da daha önce yazdığı, yayımladığı şiirlerini
besteleyip şarkıya dönüştürdüğü örnekleriyle tanındı. Bir “şarkı yazarı”ndan çok
şair-şarkıcı olarak kolayca anabileceğimiz bu ismin, bu zaman diliminde çok özel
bir ayrıcalığı da var. Eylül ayının 21. günü, aynı zamanda Cohen’in 70. yaşgünü.
Yaşça Bob Dylan’dan büyük olsa da, şarkıcı kimliğinin pekişmesi, özgün bir şarkı
yazarı olmasında Dylan’dan hiç esinlenmediğini söylemek zor. Ama, iş şair yanına
geldiğinde, ne kadar modern şiirden farklı esinler alsa da, hiçbir şairin direkt
esinlerini yakalayamayacağımız ve aynı oranda da, neredeyse elli yıldır hep aynı
şiiri, lirikleri yazan; çoğu kez şiirlerini düzey ve felsefe olarak
liriklerinden kolay ayıramayacağımız, dilsel, düşünsel ve müzikal problematiğini
devamlı geliştirse de şiiri ve şarkıları hep biricik kalmış bir şairi,
şiir-şarkı ilişkisinde örneklemeyi uygun bulduk.
Cohen’in şarkılarında büyük
ölçüde bir balad karakteri hep ağırlığını koymaktadır. Sorgulanansa daha çok aşk
ve varoluşa dair çeşitli sorgulamalardır. Rus asıllı Kanadalı bir ailenin çocuğu
olan Cohen öncelikle bir şairdir ve ilk şiir kitabı Let us Compare
Mythologies’de kendine özgü bir sesi yakalayacak, sosyalist bir siyasal
duyarlılığın içinde gezinecektir. Ama, varlıksal sorun, onun siyasal algısı
kadar hatta bunu da aşan boyutta şiirlerinin de kopmaz bir parçası olur. Kendine
özgü bir mistik atmosfer daha bu ilk dönem şiirlerinde belirginlik kazanır.
1966’ya kadar dört şiir kitabı, iki de roman yazmıştır. İlk kitabının ardından
yaklaşık 10 yıl, Yunanistan’daki küçük bir adada yaşamayı seçecek, bir anlamda
izole, yalnız bir seçim, üretiminin kopmaz parçası olacaktır.
Karısı olan Marianne adlı büyük aşkı ve çocuğuyla yaşar. Süreç içinde, mistik algısı her
şeyin önüne geçer. Onun müzisyenliği ise şiirinden de öncedir. Kanada’da küçük
country gruplarında yer almakta, gitar çalmaktadır. Bu izole edebiyat üretimi
sürecinde art arda çıkan üç şiir kitabı ve iki romanı daha olacaktır. Bu
kitapların İngiltere’de de basılanları olur. Bu üretimde gitarını da elinden
bırakmayan Cohen’in amatörce yazdığı şarkılar 1966’da çeşitli ilişkiler sonucu
başka bir gündeme sıçrar. Bu adadan ayrılıp New York’a yerleştiği 1966’da ilk
kez ünlü Joni Mitchell “Suzanne” adlı şarkısını, o yılki önemli albümüne alır.
Parasites Of Heaven adlı dördüncü şiir kitabında yer alan “Suzanne Takes You
Down”ın şarkıya dönüşüdür. Mitchell’ın da baskısıyla 1968’de “Songs of Leonard
Cohen” adlı ilk albümü ortaya çıkar ve beklenenin çok üstünde bir çıkış yapar.
Aslında ilk okumalarda nefis aşk şarkılarıdır yazılmakta olan. Çekici boyut,
yazdığı şarkı sözlerinin aynı oranda bir şiir kimliği taşımasıdır.
Ölçü ve
uyaklı, güçlü bir dize yapısı olan, imge dünyasındaki mistik derinlikten hiç
uzaklaşmamış bir şairdir de aynı zamanda. Şiirinde geliştirdiği sorgu, melodi ve
armoniyle yeni bir vücuda dönüşmesi noktasında da şarkı söyleme tarzındaki
abartısız, özgün yapı şiirin kendi dilini de, şarkının içinde saklı ama o denli
de güçlü bir şekilde yerleştirmesini sağlamıştır. En azından, bu ilk albümde yer
alan şarkıların tümündeki sözler bir aşk teması üzerine kurulur. Ancak,
inanılmaz bir varoluşsal sorguyla bezeli şarkılardır yazılanlar. Özellikle son
şiir kitaplarında olduğu gibi. Kadına olan tutku ile ondan derinlemesine kaçış,
hem şiirlerinde hem de şarkılarda ana öğelerdir. Aslında bu aşklar şairin birer
“ben” sorgusudur.
Onun yer yer mazoşist bir boyuta sıçramasına da neden olur.
İnançla inançsızlık, gerçekle gerçek dışı, aşk ve nefret şiir-şarkı sözlerinin
kopmaz bir parçasıdır. Müzikse, tam anlamıyla bu çatışkıların güçlü bir müzikal
atmosfer içinde yeni bir anlatım biçimine bürünmesi anlamına gelir. Şarkıların
akışı, melodik sürükleyiciliği kadar, belki ondan da önce insani değerler, ikili
ilişkilerin, çok nadir de olsa bazı ironik cümlelerle yeni bir şarkıya dönüşmesi
önemlidir.
Gitgide artan şarkılar, üretilen lirikler-şiirler bu sorunsalı
devamlı deşmesini önleyemez. Kendine özgü bir bütünleşmeye doğru dönüşür bu
şarkılar. Hem ruhsal, hem bedensel anlamda, sanatçının gezgin yanı gitgide
derinleşir ve yazdığı şarkıların, sorguların bir aracı olur. Şiirlerinde olduğu
gibi, şarkılarında da tüm varoluşsal sorgunun yanında, sokağın kokusu,
renkliliği, acımasızlığı, yarattığı ilişkisizlikler ve doğurduğu tutku; aşk
şarkılarının temel taşı olacaktır. “Ben”in sorgusu derinleştikçe, gizil alarm
veren bir ruh haliyle, düş dünyasıyla baş başa kalınır. Ben’le öteki arasındaki
çatışma şarkılar boyu, günümüze dek taşınır.
Evet, yer yer “Partizan” türü,
sayısı az da olsa Fransızların Alman faşistlerine karşı direnişini kendi şiir aurasıyla yazan şarkılarına da rastlanır. Ama, bu tür az sayıda şarkıda bile
varoluşsal sorgu hep hissedilmektedir. Yer yerse bu lirik-şiirlerinde mazoşist
bir aşk algısına yaslanan karşı aşk, onun şiirlerinde temel bir direnç
biçimidir. Ama, çoğu kez bu direncin de çözüm olamayacağı anların şiirlerini,
şarkılarını yazagelir Cohen. Aşkı bir tür tahakküm veya kişiliğin tahribi gibi
algılamak bile mümkün olabilmektedir. Onun aşk algısı, bir yanıyla sevgiliden
uzaklaşma, kaçışken aynı oranda da onu yüreğinin ta içinde, derinlemesine
yaşatmak demektir. Bu noktada, nefret bile sevgiyle iç içe varolmaktadır
şarkılarının çoğunda. Bu duygusal sargı onu öyle sorgular ki, yeni ve özgün bir
inanç sistemine doğru şarkıları yoluyla bir yolculuğa çıkar.
Otuz yıldır
sürmekte olan bu yolculukta, başta Budizm olmak üzere, Uzakdoğu inançlarını
kendine hep yakın bulur. İnançsızlığa karşıdır. Ama iş şarkıların üretimine
döndüğünde, bu inançlardan da uzaklaşan, mazoşist yanı yer yer de olsa
şarkılarına sinmiş bir Cohen’le hep karşılaşılır.
Tüm bu varlıksal eğilimlerinin
bir başka parçası olarak, tüm mistik algısına rağmen, aslında kendine özgü bir
materyalist açı da ruhaniliğiyle birlikte şarkı-şiirlerinde at koşturur. Hiçbir
inançsal ya da politik eğilimi onun varlıksal sorgusunun, iç çatışkılarının
noktalanışı anlamına gelmez. Şarkılarından süzülen, ayıklanan en önemli konseptse hep biricik bireyselliğiyle, şiirlerinde alışılmış âşık tipine,
şair-şarkıcı olarak da bir kahraman tipine ayak uyduramamasıdır. Bu yüzden
toplumun hep uzağında, sınırlarında yaşamayı seçer. Aşkı da. Hem de kozmopolit
bir metropolün içinde yaşasa da.
Şiir ile şarkının bu denli iç içe varolduğu, süzüldüğü en iyi örneklerin
sahiplerinden biri olarak, Leonard Cohen’in dünyası ve felsefesi üzerine birkaç
cümleyle yetinerek bu ustayı yazı içinde anmayı uygun bulduk. Kitapları,
albümleri, tek tek şarkıları bu yazının temasını aştığından ayrıntılı örneklere
girmiyoruz. Tek önemli saptama, Cohen’in şarkı sözlerinin –liriklerinin– de
geniş ölçüde şiirleri ve şiir sorunsalına tam anlamıyla yaslandığını söylememiz
bu şarkıcının bir değişim yaşamadığı anlamına gelmiyor. Ama, yapıtlarının
ağırlıklı olarak özünü oluşturan varoluşsal sorgunun şarkıları içinde nasıl bir
anlam ve sorgu katına ulaşabildiğinin nedenlerini, kaynaklarını sorgulamak
istedik.
Hemen tüm önemli şarkıcı-şarkı yazarlarında yakalanması gereken bir
noktadır bu. Modern şiirden, edebiyattan feyz aldığı hep açıktır. Ama sorunsalı
biriciktir. Ve ilk dönemlerinden bu yana, her türden yapıtında bu sanatçının
yerini teslim etmemiz gerekmektedir. Bu bölümü de, Cohen’in ilk albümünün ilk
şarkısı olan, aynı zamanda kitaplarından birinde de şiir olarak yer aldığını
anımsattığımız “Suzanne” şiirinden bir kesitle noktalıyoruz. Cohen’in dışında
sayısız isim anılabilir. Hatta Türkiye’de de.
Ama, şair kimliği, şarkıcı kimliği
kadar önemli Cohen benzeri bir ismi anmak zor. Ama, Dylan benzeri bir
şarkıcı-şarkı yazarı tipindeyse rafine birkaç ismi örnek olarak verebiliriz.
Özellikle de Bülent Ortaçgil ve Mazhar Alanson isimlerini. Özellikle Ortaçgil,
lirikleri özgün şiire büyük ölçüde yaslanan bir ustadır. Ama, şair değil, şarkı
yazarıdır. Bu konunun Türkiye boyutunu başka bir yazı olarak düşünmekte yarar
var. Gelelim, son cümle olarak Cohen’in “Suzanne” şiirinin bir uzun kıtasına.
İsa bir denizciydi
Su üzerinde yürürken
Uzun zaman gözledi
Issız, ahşap kulesinden
Ne zaman ki anladı
Yalnızca boğulanların onu gördüğünü
Tüm insanlar denizci olacak dedi
Deniz onları bırakana dek
Ama kırgındı biraz,
Çok vardı gökyüzünün açılmasına
Yalnızdı, insandı neredeyse
Bir taş gibi battı, aklının dibinde
Gezmek istersin onunla
Gezmek, gözleri kapalı
Güvenebileceğini sanarsın
Kusursuz bedenine, aklıyla dokunduğu için.
(Şiiri çeviren: Burak Eldem)
Sesler, Denemeler ve Sözler...
Mehmet Güreli
Karışıyorum sokakta koşturan kalabalığa
Nedense kimsenin bir yere gittiği yok ama
Bob Dylan
Şarkı sözü denince en son ben gelirim aklıma... Nedeni çok basit, yıllarca
şarkılarımı benden çıktığı gibi, olduğu gibi söylemeye çalıştığımdan. Hatta bu
düşüncenin bana nerden esinlendiğini bile bilmiyorum. Yeni bir müziği
keşfettiğimde öylece gider şarkılar bende. Hâlâ da öyledir. Bunun bir tavır ya
da stil olduğunu da sanmıyorum. Oysa özünde müziğin kendisi önemlidir benim
için; içinde de bildiğimiz, yakaladığımız, çözdüğümüz ya da anlayamadığımız
duygular, düşünceler, korkular, kelebekler uçar.
Bir şarkıyı söylerken müziğin anlaşılmayan kelimelerle bir anlam taşıması fikri
de, bana her zaman heyecan vermiştir. Bu biraz da dinleyenlerin kendi
duygularını aramaları, sözlere koşullanmadan katılmalarını beklemek de
sayılabilir. Bir şarkıcı-besteci için de bu çok zor, cesaret isteyen (bence)
garip, hatta tuhaf bir yol gibi görünebilir. İşte bu yüzdenden de müzik, kendi
yarattığımı düşündüğüm, sadece benim bildiğim varsayılan bir dilde ilerler,
benle ve sanki sadece benim tekrarlayabildiğim şarkılar olarak albümlerde yer
alır, sözlü şarkıların yanında onlara eşlik edecek birilerini boşuna bekler.
Ama diğer tarafta Suğra Öncü, Defne Sandalcı ve Görkem Yeltan, çok severek
söylediğim şarkı sözleri yazmışlardır bestelerime. İşte bu da beni hayata
döndüren ya da tuhaf yolumdan çeviren yolculuğumun başka bir yönüdür. Ve Ömer
Hayyam tabii...
Bazen müzik önce gelir, sözler sonra. Bazen de ikisine birden ulaşılır. Bu
konuda da kimse Bob Dylan’ın eline su dökemez. John Lennon, Dylan’dan sonra iyi
şarkı sözünün ne demek olduğunu, nasıl yazılabileceğini herkesin öğrendiğini
bile söylemiştir.
Şarkı sözü bir anlamda da dil sorunudur. “Astığı suratını kapının kenarındaki
kavanozda saklıyor” (Wearing a face that she keeps in a jar by the door/ Eleanor
Rigby) dizesinin anlamını kavramadan bu şarkıya nasıl ulaşılır? İşte bir kırılma
noktası buradadır. Her şeye tam anlamıyla ulaşamama sorunu. Burada da müzik söz
alır... Anladığımız şeyleri tekrarlarız, ezbere tekrarladıklarımızı da anlamış
sayarız kendimizi. Bu yüzden de birçok beste herkesin kendi dilinde yeniden
yorumlanır. Ama “Hey Jude” yalnız Paul’den dinlenir.
Hatta öyle şarkılar vardır ki; sözlerinden hiçbir şey anlamasanız bile sizi alır
götürür, sizle konuşur, kimseyle paylaşamadığınız duygularınıza ortak olur,
gizli sevinçlerinizi ortaya çıkarır. İşte belki de şarkının özü burada yatar.
Kısaca müziği yaşamaktır bu. Ve zamanla şunu anlarız ki, iyi şarkılar ölmez ve
biz onları iyice anlamasak da tekrar tekrar mırıldanmayı sürdürürüz; çünkü onlar
bize her şeyi anlatmıştır zaten. Bu biraz da Eleanor Rigby’nin öldüğünü sessizce
hissetmemizdir.
Jacques Brel’i, Georges Brassens’i ya da Leo Ferre’yi dinlemek
için ille Fransızca mı bilmek gerekir, bence gerekmez. Oysa bilirseniz
Baudelaire’e de biraz daha yaklaşmış olursunuz. Güzel şarkılar nereye giderseniz
gidin ordadır.
kitap-lık
Sayı: 75 Eylül 2004