Çok kişi ot’u, minicik birşey, pek göze çarpmayan bir ıvır-zıvır diye bellese
de, gözlerini açıp çevreye bakınca altüst olur dünya. Nitekim şuracıkta yemyeşil
ovacıklar, canlı canlı yol kenarları, ilerde uzanıp giden yoncalık, dikenli
yosun tutmuş çukurlar, burçaklı yerler, hattâ ağaçlar, kalın gövdeli yeşil yeşil
ağaçlar; sofraların değişik kokulu yiyecekleri, ağzı burnu büyüleyen baharat,
türlü türlü ilâcın onsuz-olunmaz çekirdekçikleri – bir ot-dünyasındayız işte.
Toprağın "doğal" örtüsü nedir? Sorusunu, aklına getirir getirmez, "Ottur, ot!"
diye yanıtlamayan yoktur. Kimi bakışa bodur gözükse de, bu ipince nesnecik
yellerle sağa sola öyle nazlı nazlı sallanır ki. Dünyaya renkli renkli, diri
diri bir armağandır ot. Genelde yaşamın, dolayısıyla da tüm karmaşık getiri
götürüsüyle insan yaşamının, bir deyime, başlangıcıdır ot. Ot bitmeyen yerde
barınması zordur kişinin. Tek bir ot filizi, en ilkelinden bir otsuluk yaşam
habercisidir.
* * *
Denize doğru toprak yola inen kıvrıntılarda elim ayağım öyle yanmaya başladı ki,
kollarıma bacaklarıma kova kova dikensi kızgın kumlar boca ediliyor sanki.
Gözkamaştıran güneşten azçok korunabileceğim ağaçlı yere daha var ama, gel de
dayan, duraladım. Bakınca anlaşıldı: biryanımı ısırmakla kalmamış, öbür yanıma
da atlamış gözle görünmez dişler. Ne anlamlı derleyip biçimlendirmiş Türkçe:
“ısırgan”. İçim rahat artık, “ısırgan” dedim ya, biliyorum.
Öyledir dil. Kendime de, dünyaya da açlık getirir. Nerede önüm ardım arapsaçına
dönüşse en etkili ışıldak dil, özellikle anadil. Arapsaçı dedim de, bak o da var
gündemde, toplaya toplaya dönerim, yarın evcek oturup bir güzel ayıkladığımız
gibi, haydi tencereye, akşamın sofrası şenlendi, desene.
Otlar, otlar... Ot canım, bunda ne var diye omuz silkmeye gelmez. Ne mi var; ot,
yani nice nice şey. Kırda, karda, toprakta, yazda, kışta, burda orda, heryerde
ot, heryerde. Yalnızca ot diye bellediğimiz şeyler değil, ilk bakışta ot’a
benzemeyen daha neler otgillerden, bir bilseniz. Otsuz tasarlanamaz yeryüzü.
Dildeki otlar da öyle. Anıp geçemezsin: kendinden, dünya gerçekliğinden
yoksunluk olur bu.
Çok kişi ot’u, minicik birşey, pek göze çarpmayan bir ıvır-zıvır diye bellese
de, gözlerini açıp çevreye bakınca altüst olur dünya. Nitekim şuracıkta yemyeşil
ovacıklar, canlı canlı yol kenarları, ilerde uzanıp giden yoncalık, dikenli
yosun tutmuş çukurlar, burçaklı yerler, hattâ ağaçlar, kalın gövdeli yeşil yeşil
ağaçlar; sofraların değişik kokulu yiyecekleri, ağzı burnu büyüleyen baharat,
türlü türlü ilâcın onsuz-olunmaz çekirdekçikleri – bir ot-dünyasındayız işte.
Toprağın "doğal" örtüsü nedir? Sorusunu, aklına getirir getirmez, "Ottur, ot!"
diye yanıtlamayan yoktur. Kimi bakışa bodur gözükse de, bu ipince nesnecik
yellerle sağa sola öyle nazlı nazlı sallanır ki. Dünyaya renkli renkli, diri
diri bir armağandır ot. Genelde yaşamın, dolayısıyla da tüm karmaşık getiri
götürüsüyle insan yaşamının, bir deyime, başlangıcıdır ot. Ot bitmeyen yerde
barınması zordur kişinin. Tek bir ot filizi, en ilkelinden bir otsuluk yaşam
habercisidir.
Yalnızca doğa yönünden bir zenginlik değil, kültür alanında da değeri
küçümsenmeyen bir zenginliktir ot. Nasıl mı? Dilden ötürü dil’in bezeğidir de
ondan. Boyuna bosuna bakmayın gerçekten önemli bir yer tutar birçok dilde. Bu
açıdan Türkçeye bir-iki dalış gerçekleştirmek, ot’un ne görkemli bir dil gömüsü
olduğunu ortaya çıkarmakta. Türkçede vazgeçilmez bir öge ot. İşte bundan zaman
zaman anadilimde otlamaya bayılırım. Ne bitkibilimcisi, ne yeşillik
kimyacısıyım; bitki tarımcılığı, eczacı, ot araştırıcısı, beslenmeci gibi bir
uzmanlığım da yok. Ne ki anadilimde otlara eğildim eğileli keyfime diyecek yok
doğrusu. Hep derim, bir yerden sonra birlikte tadlanmayınca tadın tadı pek
olmuyor. Ondan hadi gelin elele bir ot sabahı yapalım; ya da doluysanız, bir ot
gecesi yapalım: gündüzümüz yeşil yeşil yeşillensin, karanlıklar tutuşsun yalım
yalım.
Ot dağarcığıma usulcacık daldırdım bile elimi. Yıllar yılı bir güzel dizilmiş ki
ot-sözcükleri, ya da sözcük-otları, ot sözcüğü anılarıyla dopdoluyum. En dipte
kocaman bir ev; bir bölümünden öbürüne koşturup duruyorum, mutfak-dolaplarından
sofra üstüne, kilerden kapalı odalara. Sonra, yalnız başıma sokaklar; büyük
halamla bostan günleri; evcek yakın uzak gezmeler; okumalar, okumalar, düşten
düşlere dalgalanmalar – ot’lardan dile, dil’den otlara yalpa yalpa kanataçışlar.
Büyükler dünyasına geçtikten sonra unutup gittiğim, oysa hiç unutmadığım
duyumlar, ayırtedişler bir bir beliriyor. İçime işlemiş ne çok ot-yaşantım
varmış. Tertemiz çamaşır dolapları, havlu yüklükleri, yeni evli yenge
sandıkları, düzenli düzensiz ana-baba çekmeceleri; dikine enine ayna
kenarlıkları, pencere çıkmaları – heryan ot, heryere uygun bir ot-sözcüğü.
Fesleğen kokuları, sabun otu kokuları. Kitap sayfaları arasında türü cinsi
belirsiz kuru otlar. Saatli Maarif Takviminde zaman zaman koca bir sayfa
tutarında mevsim otları çizelgesi. Deyim yerindeyse, oda eşyalarına bile ot
giydiriyorlardı bizde. Fırdolayı köşe minderleri, omuz dayama yastıkları, yer
şilteleri, sandalye üstleri, arkalıkları, her boşluk otla rahatlatılmış, otla
süslenmiş. Yaşlı konukların sırtağrısı ile belağrısı belâsına iyi gelen çeşit
çeşit ot şilteleri.
Hele mutfaklar: hemen hemen her yükseltide, güzelce yerleşik ince, kalın, ağzı
dar, ağzı geniş irili ufaklı cam kavanozlar, hepsinin içi renk renk som ot dolu.
(Boşken ne ak-uçuk- mavimsiydi hepsi; boyalısını hiç görmemiştik.) Bahçe
başındaki tulumbanın ordan toplanan nanelerin kurusu, ıtırlar, biberler, otsu
yaprakçıklar, daha neler neler...
Kavanozların üstünde yazı falan yoktu. Büyükten küçüğe herbirinin içinde ne
olduğunu bilmemek ayıptı da ondan. En dalgın, ya da en acele zamanlarda bile
kimse trança balığına serpilen defne otu ile onu andıran yeşilimsi soluk,
aldatıcı sarımsı ökseotunu birbirine karıştırmazdı. Eve gelip de, uzunca kaldığı
için mutfağa da girenlerin en ilk geçmesi gereken eğitim kavanoz bilgisiydi.
Sofraya götürülmeden önce sindirime iyi gelir diye çorbaya konan bir tutamcık
özel ökseotu kavanozunu, adaçayı kavanozu ile karıştırma olasılığını önleyici
tutamaklar gerçekten incelik isterdi.
Külbastıları, kökenini sayamadığım seçme otlarla iki avuç arasında son bir kez
okşayıp tepsiye, ızgaraya yayar yaymaz korateşli maltızın gözlere bayram
görünümü, seyrine doyum olmayan bir işlemdi ocakbaşındaki babaannemin arkasında
"yemek yemek!" diye sabırsızlanan bizler için. Gelgelelim sofrada hep hazır
bulundurulan tahta kutudan birkaç fiske atanın babaannemin gözünde değeri
artardı.
Sağdeyağlılar karındoyurucu diye bilinse de, zeytinyağlı bir ot yemeğini hiç
eksik etmezlerdi sofradan. En çok sevdiğim otlardandı mide gönendirici semizotu.
Dalgınlıkla birşey unutulduğunda beni gönderirlerdi herşeyin seçmecesini verir
diye bildiğimiz yakınımızdaki manava. Hiç unutur muyum, kimbilir kaç kez ıspanak
için gitsem de "şaşırmışım!" bahanesiyle bir kucak semizotuyla dönerdim eve.
Salt beni üzmemek amacıyla "Hadi bu kez böyle olsun!" derlerdi çoğun. Azıcık
buruklaştığımda da, "Ben ıspanak aldım sanıyordum" diye halama bakarken,
babaannem "n’apsın çocuk, o da semizotu almış" sözleriyle konuşmaya son verirdi.
Özde sıcak da olsa, ister kesme yoğurtlu ister yoğurtsuz herkes severdi mayhoş
mayhoş yaz müjdecisi semizotunu. Sonradan, n’olduğunu kestirmek kolay, genelde
dışarı alışverişi yapan halam manavın kulağını bükmüş olacak ki, yalnızbaşıma
gittiğimde, ne zaman semizotuna elatsam, "bizde yok yok, en iyisinden ıspanağım
var" deyip koca yapraklı bir-iki demet ıspanakla doldururdu kesekâğıdını.
Evcek çarşıya pazara gittiğimizdeyse özellikle aybaşlarında, hele şubat mart
aylarındaysak, tüm yıl onsuz yapamadığımız tereotu alırdık bol bol, ne denli
koyuysa sevine sevine, istif altından, manav suyu görmemişlerden kuşkusuz.
Tereotu mu, dereotu mu? Halam, "tereotunun manav suyu görmemişlerinden ver,
sonra karışmam ha!" dedikçe, bizim gür bıyıklı delikanlı, "Hey maaşallah ne baba
dereotu bunlar böyle!" diye malını dörtyana duyurmaktan özel bir zevk alırdı.
İşi çakan halam gülümseyerek sepete aktarırdı. "Dereotu" mu, "tereotu" mu, ne
önemi var şimdi bizim için bunların, diyorsanız, geçelim. Gene de ben
belirteyim: İnce ayırımlara duyarlı anadillerden bir dil Türkçe. Kadınların
ağzına "tereotu" yakıştırmış, erkeklereyse "dereotu".
Bakın salata’yı salataları geçemeyiz. Salata deyince, o da tuhaf gelecek ama,
bizde her mevsim otlarla salata yapmak bir gelenekti. Acımsı, limonsu, ekşimsi,
gene de tatlı hindibağ salatasına, çoğun, "ot salatası" derdik. Karda kışta
bahçelere girilmezken, manavlar da yok satarken, taze ot salatası yapamadığımız
için olacak, artık günün salatasını yaparken, uygun-uygunsuz demez keyfimiz,
esinimiz ne dilerse öyle davranır, kuru ot serperdik salatamıza. Hani,
abartmıyorum, ne serpersen o hoşumuza giderdi doğrusu. Daha o zamanlar
bilinçaltından, "postmodern" dedikleri bir aileymişiz de haberimiz yokmuş meğer.
Ya ot çorbaları, ağzımıza değsin, baştacı bir tat-evreni herbiri. Çabuk pişen,
hızlı hızlı tüketilen katı yiyecekler, üzülerek saptayalım, çorba kültürünü
unutturmuş görünüyor günümüzde. En başta da almış yürümüş sanayice diye
niteleyebileceğimiz hazır çorbalar. Öyle de, onlara ilişkin önemli şeyi
unutmayalım ama: hepsi değilse pekçoğu otlaştırılmış, otsu kurularla, otsu
tozlarla, otlaştırılıp öğütülmüş içilir ezmelerle yapılmış. Öyleyse onlar da
ağza şölen şeylerdir, diye bir çıkarıma atlamayalım gene de. Bu denli
‘otlaştırmalar’ otu ot olmaktan çıkarıyor da. Deyim yerindeyse somut somut ot
gerçekliği soyut bir varlığa, ya da yokluğa dönüşüyor sanki.
Başta aşotu, kantaron, ısırgan, dağkekiği, ısırganotu – başkaca "ot" diye ne
bulursan "ot" desinler de, ağılı değilse n’olursa olsun, tüm otları, özellikle
güzün gölgede toplanıp püfür püfür ama güneşli Ege yamaçlarında kurutulmuş
otları bir güzel karıştırıp yeşilimsi –sarıya çalan– kahverengi çizgili
karışımdan bir-iki çorba kaşığıyla güzelce yavaştan hızlıya yeterince kaynatın,
işte çorbanız.
Ayrıca, her türlü sebze çorbasına da, ilk taşımdan sonra elinin altındaki
otlardan dilediğin birkaç tutamcık katabilirsin, iyi gider doğrusu. Kış
karlarına hüzünlü sevinçle dalgın dalgın baktığımız günler yaz özlemine birebir
gelir ot çorbası, otlu çorbalar, kır kokulu burukça tatlı, katık istemeden karın
doyuran emek sever çorbalar.
Sağaltıcı otlara gelince, gözümü açtım onları gördüm; bugüne dek onlarla
sürdürdüm. Düşüp dizimin derisini mi sıyırdım; kolumu biryere mi çarptım;
saklambaç oynarken masa altından hızla kay’ım derken kafamda bir yumru mu
oluşuverdi; bileğim mi burkuldu, kaşım mı patladı; bacaklarım mı, dişlerim mi
ağrıyor; gözlerim mi çapaklandı – her derde bir ot bulunur. Kimini merhem yapıp
sürersin, kimini şurup yayıp içersin, kimini suya atıp sıcak-ılık banyo
yaparsın. Yara otundan, çıban otundan yana zengin bir çocukluk benimki.
Bugünümüzün çareleri eczane raflarını süsleyen dizi dizi küçücük kutulardaki
damlalarda, haplarda. Dilini-deyişini, içime sindirebildiğim, anlamına akıl
erdirebildiğim minimini, nerdeyse okunmaz yazılarla sözümona belirtilen adlarına
bir türlü akıl erdiremediğim kutular, kutular... Ederi cebi yakan sanayi
ilâçları yoktu eskiden. Öyle miydi o zamanlar: ben çocukken ne damlalık, ne
ölçüm. Yeter de artardı otlar. Ot bu, sürer, içer, geçer giderdik. Çoğun da iyi
gelirdi, ne de olsa yaşama-yardımcılarıydı onlar; hani, kaş yapayım derken göz
çıkartma gibi bir zararları da yoktu – ne de olsa derdi kesip atan yüce sağaltma
savları gütmezlerdi. Böcek sokmasından böbrek ağrısına, başdönmesinden
kansızlığa dek her sıkıntımızda sanki hizmete hazır bir erdi ot.
Ola ki doğaya saygısızlık ederim dercesine, yavaş yavaş etkisini gösterir ot.
Dişin mi ağrıyor, göz mü değdi, zayıflamak mı istiyorsun sarımsakotu; boğmaca,
kuşpalazı, dolama mı var, parmakotu; kasıkların mı ağrıyor, kasıkotu – otsever
gözlerle çevrene bir bakın, doktorun doğada. Çocuk bir türlü boy atamıyorsa,
bir-iki demet karakafes pişir, semizotu gibi birşeydir; yeyimi hoştur.
Eşekkulağını andıran mor çiçekcikleri bile kaynatıp suyunu içirebilirsin.
Sık sık sinirleniyorsan, gerginliğe iyi gelir dulavratotu çayı.
Fıtığın da, azçok çaresi var; kasıkotu kasık şişkinliğini kısa sürede giderir.
Bulduğun gibi yapıştır şişin üzerine, olsun bitsin.
Okurken yoruluyorsan, ya da kızgın güneş yüzünden gözlerin yanıyorsa, ya da
gözlerine oturan kan bir türlü dağılmıyorsa, çeşit çeşit gözotu var: Çay yap
yıka. Sedefotunun da iyi geldiğini unutma.
Üşüttün, göğsüne indiyse, öksürüğün sökülsün istiyorsan, göğüs yumuşatmaya
birebir öksürük otları; bu otlarla dolu her yanın: kırlar, tarla kenarları, tepe
yamaçları. Ot olsun da, hemen hemen hepsi öksürük sağaltır. Bence, pek anılmaz
ama, en etkili biri zufaotudur. Gıcığı da hemen geçirir. Safra söktüren sabunotu
da öyle.
İştahaçıcılar, kanyapanlar, kanarındıranlar da tümen tümen. Sakın bana ne
demeyin, gün olur, hem de hiç umulmadık zamanlarda, bir bakarsınız, eskiden
görüp geçtiğiniz, ya da görmediğiniz otların ardına düşmüşsünüz. Bende kanazlığı
değil kançokluğu var, heryerimin kanamasından belli, diyorsanız, çokluk
sandığınız şey azlık da olabilir, ama, diyelim ki, olabilir a, kanınız gerçekten
aşırı, benim otlarla filan ilgim yok öyleyse, demeyin; tam tersine, o zaman
işiniz şevketbostangillerle, halamın düpedüz bostanotu dedikleriyle. Bol
yapracıklı, diken diken örümcek kılıklı birşey, kahverengi tohumundan tanınır.
Yenir bile. Tek tük Cunda pazarında rastladım; köylüler, Gömeç-Ayvalık
yöresindeki yaylalarından getirmiş olmalılar.
Bademcikten uykusuzluğa, karaciğer üzüntülerinden cilt hastalıklarına,
kulakağrılarından belağrılarına gezine gezine doğadan-dilden ot toplamaya bir
giriştin mi, keçi gibisindir, dere tepe, kitap-mitap demezsin.
Bozkırın susuz aylarında terliyor musun, sıcaktan çıt çıt tırnakların mı
kırılıyor, kirpiklerini kaşıya kaşıya hafakanlar mı basıyor, otunu bul kurtul.
Otçu halamın deyimiyle: vebanın bile en iyi ilâcıdır bazı otlar, özellikle de
kökü yaprağı örümcek kılıklı o dikensi şeyler. Ne denli koyu mu koyu mu koyu.
Kahverengiyse, dediklerine göre, o denli iyi gelirmiş salgına. Ayvalık
tepelerinde de görmüşlüğüm var. Yenirse de, tatmadım, Vebaotunu andıran
uykuotunu bilirim ama.
Azıcık dikkkat, –nerde ama?– gözden kaçmaz o zaman, adını sanını doğru dürüst
bilsen de bilmesen de, doğanın, dilin heryanı genelde dudak bükülüp geçilen
otlardan, bozotlarından, tarlaotlarından, ketenotlarından, acıotlardan,
çirişotlarından geçilmiyor. Toprağın en güzel örtüsüdür ot. Çoğun, sesimi
çıkarıp birşey demesem, diyemesem de, kulaklar ıvır-zıvırla öyle dolu ki, nasıl
olsa işitilmez düşüncesiyle, doğada-dilde otları umursamayanları ayıpladığımı
söyleyeceğim. Ola ki bundan, sık sık, eşi dostu, tanıdık tanımadık herkesi
dilsel ot-düşlerime ortak etmekten hiç yüksünmüyorum; zevkli bir görev bu benim
için.
En ilk akla gelen: bilişim, benzetim, çağrışım yapıtı otların şaşırtıcı
sıçrayışlarına dikkati çekmek, bu sıçrayışların çeşitli anadillerde eriştiği
güzel doruklara tanık olmaktır.
Biz gene Türkçeye yönelelim:
"Ot" dendi mi çoban gelir aklıma, çoban deyince de kuşkusuz ot: Neden mi?
Kocabaş da küçükbaş da olsun, davarını otluklara yayan, sürüler otlayadursun
kendi de "otlayan" açık hava insanıdır çoban. Kent uzağı kır demekse, çoban da
otlanan kişi demektir. Somununu, katığını evde unutmuş olsa bile, herzaman yenir
otlarla çevrilidir. Sürüyle çobanotunun efendisidir o. Uzunca yeşil tırtıllı,
sivrice dikenli, koyuyeşil tombalakça meyvelerle bir çobanotu tanıdım: Kurban
bayramına haftalar kala, damından çıkarıp hendeklere doğru otlamaya götürdüğüm
küçük koç tanıştırdı bizi; bostana gider gitmez o ne dalış otlara. Amcamın
çobanotu deyip geçtiği yeşillerin kimine çobankesesi, kimine de çobançantası
deniyor ya, onlara işte. Bense n’etsem öbür otlardan ayırıp göremezdim onları.
Halamın yanıtıysa hep aynıydı: pek ayrımı yok zaten, bizim iki adımız gibi, bir
göbek adımız, bir de günübirlik adımız gibi bir şey. Öğrendim ya, hep aynı
yerden yolduğum ayrı iki tutamı bir akşamüstü, eve getirip, aklımca, bizimkileri
sınavdan geçirmek istedim.
Böylece bostan-yaşantımın havaya gitmediğini de
kanıtlamak dileğindeydim. Öyle şaşırtıcı oldu ki hadi-görelim-bir-de-sen-söyle
sahnesi. Yeni gelinler biryana her kafadan ayrı ses, ayrı bir ad, tam curcuna.
Konuk da vardı evde, eczacı subayı eniştemlerin emirerinin annesi; oğlunu
görmeye gelmiş. Çobanotunu görür görmez "Aa, sizde de mi var, bu bizim
cıngıldakotu" demesin mi. Pişirip yerlermiş bile onlar. O günden sonra, eski ev
yaşamı gelenekleri sürdükçe, bayramlarda elöpmeye gelen eski emirerinin annesi,
her geldiğinde bir torba dolusu diri diri cıngıldak da getirirdi. O günlerin
bayram şamatasıyla, çoluk çocuk birbirimize "cıngıldak!" diye takıla takıla, bu
yepyeni aşı, suyunu içe içe, sahan sahan mideye indirirdik. Bu anılarla
sanıyorum, nerde söylene söylene pek bir iş yapmadan sağa sola koşturan "telâşe
müdürleri" görsem, "Al sana bir cıngıldak!" diye bağırasım gelir.
Her dilin benzeti-yorumlayışı başka. Bulaştığım dillerden edindiğim izlenimlere
göre, biçimce ortak yan, ola ki çobanlık dönemlerinin anısıyla, otlar ile
hayvanlar, ya da hayvansı görünümler arasında, algılama yönünden, andırışlar
kurma alışkanlığıdır. Çoğun yaptığı üzere Türkçenin düşsel şakacı gücü ağırca
basıyor bu doğrultuda. Sözgelimi: aslan pençesi, yılanotu, sıçanotu, engerekotu,
koyunkıranotu, kuzukulağıotu, kırlangıçotu, kediotu... Çoban aklı bu: ister
yalnız kişi zıpırlığı, ister dağbayır ürkekliği diye nitelesin gerçek bu, ne
engin düşgüçlü gerçek bu. Bu kadarcık bile Türkçenin, otları: kimi uçan, kimi
sürüngen, kimi evcil, kimi yırtıcı hayvan türünden bir canlı diye gözönüne
getirme eğiliminde olduğunu açığa vurmakta.
Otlara büyük saygısı var Türkçenin. Oğulotu güzel bir örnek. Türklerde, belli
tarihsel gelişimlerle erkek çocuğun aile için öneminden ötürü böyle olsa gerek.
Başka benzetiş doğrultuları da eksik değil. Hem çiçekli hem yapraklı sultanotu
başlıbaşına bir görkem.
Aile yakınlıklarından ev nesnelerine, insan-beden yörelerine, madenlere,
iç-kımıldanışlarına, yöreye konuşlanmalarına açık-seçik belirtmeye önem veren
çizgiler de var Türkçede.
İşte: güzelavratotu, işte dulavratotu. Amma da tuhaf çağrışımlı şeyler.
Delikanlıların ilk heyecanlı özlemleri, çapkın evlilerin içini hop ettiren
çağrışımlar... Kaynanaotu, cadalozotu ayrı bir öykü.
Azıcık dikkatliyseniz, sütleğeni de kulağınıza çarpmıştır. Eskiden evlerin,
şimdi bile kırsal evlerin vazgeçilmez eşyası. Bu arada bedensel aktarımlı
beşparmak otunu da unutmayalım.
Sevgili Sokrates’in içtiği ağıysa, binlerce yıldır belleklerde: baldıran, –
"baldır”dan "baldıran". Sözcükteki şu nesnel-düşsel uyuma şaşmadan geçmeyelim:
baldıran’ın etkisi baldırlardan başlayıp olanca bedeni sarar genelde.
Başka bir türetimse, madenlerden: demirot, bakırotu.
Ah, şu dil duygusu. İnsan-oluşumuzda koştururken özdeşleşmeyi sevdiğimiz güzel
bir yetişim yardımcısıdır dil duygusu. Neylersin ki, geçim-meçim derken kaynayıp
gidiyor en güzel dil-tatları.
Değişik ülke bilginlerinin birkaç yüzyıldır uyguladığı uzlaşımsal bir yöntemle,
gerektiğinde yöresel belirlenimleri de işin içine katarak Latince niteleyişlerle
ayırımlamışlar otları, bitkileri. Çoğun akla-mantığa sıkıca yaslanan
adlandırmalardır bunlar. Kulaktan dolma bilgi kırıntılarının etkisiyle
söylediğim sanılmasın, şişinme diye yargılanmayacağım umuduyla Latinceciliğimden
aldığım güçle söylüyorum: Bilim-çevrelerindeki geçerliklerine karşın, anadilin o
esin esin kanat çırpınışlarından yoksun Latince bitki-sözcüklerinin pekçoğu.
Şöyle ki cusata palestine ne diyor genelde: hiçbirşey. Oysa Filistin küskütü
deyince önüne geçilmez bir ilgi uyanır çoğumuzda. Nerde tamaricacae tamari
smyrensis nerde İzmir ılgını’nın kokuları, işitir işitmez güzel kokulu otlar
doluveriyor içime. Başka dillerdeki karşılıklar da ilginç olmasına ilginç ama,
nerde bizim mızraklı devedikeni’miz, nerde çoban çökerten otu. Hangi dil tarih
çoğrafyasında var bunlar?
Şu durumuma bak, tersine kürek çekiyorum ben. Binbir sorumluluk arasında ottan
ota, ordan dil-içine, ordan gene kırlara tepelere yamaçlara koşturuyorum.
"binbir" dedim de binbirdikenotu geldi gözümün önüne. Ege’nin kentleşmiş yazlık
kıyılarını ele geçirmiş para kıran zengin pazarcıların yaygarasından olacak, bir
köşeciğe sinmiş alıcı bekleyen utangaç köylülerin yaygısında yeralan o
gösterişsiz otlar arasında binbirdelikotu da vardır çoğun. Sarımsı-bakırca
çiçeklerinden tanıyabilirsiniz. Fışkıran saplarıyla bazılarına çekici gelse
bile, leyleksi boyda yapracıkları yüzünden itici bulanlara da rastladım. Oysa,
hemen hemen her ot gibi doğanın öbür canlılara, cansızlara armağanı
‘binbir’li-otlar, bence, albenili-anlam-çağrışımlarıyla güzel şeyler. Örneğin
binbirdelikli otlardaki sayısız noktacıkların sayısız yaralardaki dertleri kesip
attığı inancı yaygındır. Ola ki bunlardan bazı yerlerde otumuz binbirdilek diye
de bilinir. Canı candan eden nice hastalıkta canacan katan gömüler diye saygıyla
toplanır delik delik yapraksı otlar. Hayvanlar çok çok yerse ağılanabilirler;
özellikle insanlar içindir bu otlar. Çarşı-pazar gezerken, – kentte bile
olsanız, pazar gibi pazar pek kalmadı ya, bir köşecikte bu kupkuru otlara
rastlarsanız, azıcık durup düşünün, emi. Ben merhemine bile rastladım. Çay yapıp
içenlerden işittim, sindirim bozukluklarını yoketmesi biryana, en büyük yararı
bağışıklığı güçlendirmekmiş.
Hiç kuşkusuz, gelmiş geçmiş herkese ortak bir yaşama sevincini ölçüp biçip
buyuracak bir ölçek yok, olamaz da. Bu yüzden, "tuh bize, binyıllarca çalış
çabala, gene de şöyle hepimize toptan uygun düşen bir yaşama-sevinci kotaramadık
üzüntüsüne kapılmayalım ama. Herkes kendine en uygun birimi-ölçeği bulup
buluşturmakta özgür; özgeye zararı olmadıktan sonra, kim kimin yaşama-biçimine
elatabilir? Atması yanlış olur zaten. Gelin, uyanmış kişiler, toplumlar örneği
davranalım: İnsan olup insan gibi yaşamanın tadını çıkarmaya bakalım! Böylesi
bir sevinçde otların da yeri var benim yolumda. Dilerseniz siz de
deneyebilirsiniz bu yolu. Bunca bireysel-toplumsal aykırılıklar ortamında
kendimi kandırmadığım inancıyla söylüyorum, (bu arada kimsenin de gözünü boyamak
istemem, – böyle bir istek, başta kendim, kime ne katabilir ki:) Ne de olsa
yaşama sevincinden yana ot gibi adam değilim doğrusu; belli oranlarda da olsa,
ot merakımın, ot-severliğimin payı var bunda. Tam tersine: gerçeklikler,
duyarlıklar, düşünceler, başarılar, düşkünlükler, yavaşlıklar, hızlılıklar,
tutarsızlıklar, tatlanışlar ortamında doğumdan ölüme tükenmez eyleyişler
doğrultusunda yaşayıp giderken iyi ki zaman zaman, türlü türlü ot sevinçleri de
eksik değildi, diyorum.
Geçen gün birkaç candan kişiyle söyleşiyorduk. Saatler geçti gitti kaşla göz
arasında. Evsahibimizin, kısacık bir süre ayrılmasının ardından düzgün bir
sofraya dönüşüverdi masa: Çeşit çeşit otlarla donatılmasın mı dikdörtgen! İlk
lokmaları atıştırırken, doğrusu ustam bildiğim evsahibimiz, bana dönüp "Sende
durumlar nite, bakalım?" diye sözü bana bırakmasın mı? Otçuluk, konu olduğuna
göre, şöyle birşeyler söyledim ben de. Ot-bakışıma göstergecik olabilir diye
yinelemeye çalışayım:
Deyimin yüce anlamında "otçu" sayılmam, hele ustaların yanında. Gene de,
dildeki, doğadaki otlarla esrikleştiğim bazı anlarda kendi kendime, "Ben de
otçuyum" diye mırıldanıyorum. Ama sonra hemen, yüzüm balıkotu örneği kırmızımsı
kırmızımsı kızarmıştır diye düşünüp toparlıyorum kendimi, – "Yani ben de
kendimce otçuyum."
Sofrada, otlu sofrada olduğumuza göre, uzaklaşmayalım: Otla pişirilen, ya da çiğ
yenen, hiç olmazsa otla katkılanan herçeşit aşa varım. "Çorbacı" olduğuma göre,
çorbaya çok daha uzun soluk gerektiği için, genişçe bir zaman yakışır çorbalara.
Salataysa, ne denli yabanıl ottan yapılırsa o denli benimserim. Onun içindir ki,
maydanozun, havucun, pırasanın tepelerden toplanmışına hep varım. Gelincik
böreği, yumurtalı çıtırga böreği de, az yememe karşın damağıma uygundur.
Mezeleriyse, hindiba, ebegömeci, bademcil, tavşan bıyığı, istifne salatası
mezelerini, ustaca işlenmişlerse, pekçok şeyin üstünde tutarım.
Uygarlık usu, gönlü donatır. Öyledir. Ama uygarlığın ne türlüsü? Pekçok kişi
toplum işlerini kolaylaştıran, kolaylaştırırken de yıkımlık zorlaştıran o
"teknoloji" adındaki karmakarışık basınçlı şeylerle bir bakıma canavarlaşmış
kentlerde, yalnızca makinalarla, elektronik aygıtlarla, bilgisayarla yetinilir
sanır. Ne ki, gözlerin yorgunluktan seni bırakınca, elinde olmadan belki, başını
bilgisayar "makinesine" dayayıp sözümona uyuyabilirsin. Öyle de, derdine
yardımcı diye kullandığın kanısındaysan da, kanayan yaranı, kazınan mideni,
acıdan kurtarmak için bilgisayar yiyemezsin; bilgisayarını merhem yapıp yarana
süremezsin, olsa olsa ot çayına, ot merhemine ilişkin bazı bilgilere götürebilir
seni. Gene de otun erdemi, otların erdemleri yok onda.
Ne dediğim anlaşıldı sanıyorum. Yalnızca otlarla uygarlık olmasa bile, özden
gerçekleşmesi istenen, somut somut kişi-toplum mutluluğu olduğuna göre otsuz da
olmaz.
– Ot deyip geçmeyin.
kitap-lık
Sayı: 60 Nisan 2003