Son dönemde bilimsel kitaplarda önemli bir artış gözleniyor. Bu kitaplar
belki de, Batı'da yükselişe geçtiği gözlemlenen dindarlığa bir tepkidir
Türkiye'nin kendi gündemini ihraç etme konusunda giderek daha olmasına bakıp
güçlü bir ülke haline gelmeye başladığını düşünenler ve sevinenler olabilir: Son
bir iki yılda türban konusunun Avrupa'yı nasıl sardığına; en az Türkiye kadar
dindar bir ülke olan Amerika'da laiklik tartışmalarının, Türkiye'den örnek verme
noktasına nasıl geldiğine bir bakın. Hiç de fena değil.
Ne var ki tatsız sayılabilecek bir gelişme, insanın sevincini kursağında
bırakabilir: Hem Amerika'da, hem de Avrupa'da çok satan kitap listelerinde,
antropolojik/sosyolojik bir olgu olarak din kurumunu ve Tanrı düşüncesini
eleştiren başlıklar hızla yükselmeye başladı. Türkiye'nin bu alanda öncülük
ettiğini söylemek zor.
Çok satan bilimsel kitaplar
Oxford Üniversitesi biyologlarından Richard Dawkins'in kitabı The God Delusion
(Tanrı Yanılgısı) bu hafta amazon.com'un listesinde beşinci sırada. En çok satan
bilimsel kitaplardan dört-beş kat daha fazla satıyor şu sıralar. Waterstone's
adlı kitapçı zincirinin popüler bilim kitapları seçicisi olan Alister Babb, uzun
zamandır böyle birşey görülmediğini, en son Bertrand Russell'ın Why I Am Not a
Christian (Neden Hıristiyan Değilim) adlı 1957 tarihli kitabının benzer bir
başarı gösterdiğini söylüyor.
Amazon'un listesinde 10. sırada Sam Harris'in Letter to a Christian Nation
(Hıristiyan Bir Ulusa Mektup) adlı kitabı var. Harris'in, Başkan Bush'u da
etkisi altına alan köktenci Hıristiyanlığa saldırdığı kitabın ilk cümlesi şöyle:
"Gerçek şu ki, Hz. İsa'nın sevgisiyle bambaşka insanlar haline geldiklerini
söyleyenlerin çoğu, eleştiri karşısında son derece, hatta adam öldürecek kadar
hoşgörüsüz... Böylesi bir nefret, Kutsal Kitap'ta kendisine ciddi bir destek
buluyor."
Guardian gazetesine göre, Daniel C. Dennett'in Breaking the Spell: Religion as a
Natural Phenomenon (Büyüyü Bozmak: Doğal Bir Fenomen Olarak Din) ve Lewis
Wolpert'in Six Impossible Things Before Breakfast (Kahvaltıdan Önce İmkânsız
Altı Şey) adlı kitapları konusunda da yayımcıları büyük umutlar besliyor.
Christopher Hitchens'ın önümüzdeki bahar yayımlanacak God Is Not Great: The Case
Against Religion (Tanrı Büyük Değildir: Dine Karşı Söylenmesi Gerekenler) adlı
kitabı, yayımcısı Atlantic Books tarafından şöyle tanıtılıyor: "Bu kitap
dünyadaki büyük dinlerin metinlerini yakın bir okumaya tabi tutuyor ve dinin
insan yapısı olduğunu, tehlikeli bir cinsel baskıya yol açtığını ve evrendeki
kökenimizi saptırdığını gösteriyor."
Son dönemde Batı'da yükselişe geçtiği gözlemlenen dindarlığa, Bush'un misyoner
ağzıyla yaptığı konuşmalara, yaratılış inancının okullarda okutulmasına,
Müslümanlığın ve Müslümanların Batı toplumlarında 'görünür'leşmelerinin
getirdiği gerilimlere bir tepki olarak değerlendirilebilir belki bu kitaplar.
Bizde bu ve benzeri kitapların çevrilmemesi, yazılmaması son derece doğal: Bu
tür dertlerimiz yok bizim. Türkiye'de bütün ateistler, agnostikler, Müslümanlar,
Hıristiyanlar, Museviler ve Budistler Tanrı'ya inanır, hem de aynı Tanrı'ya;
tıpkı gardiyanın hapisteki Bertrand Russell'a dediği gibi.
Bu dergiyi okuyucular yarattı
Paris'teki Centre Pompidou'da bu günlerde bir derginin sergisi yer alıyor, ama
alışıldık şeyler (derginin eski kapakları, içinden yazılar, görsel malzeme,
editörlerin fotoğrafları vs.) yok bu sergide; dergi de alışıldık bir dergi değil
zaten.
Colors, 1994'te Luciano Benetton ve Oliviero Toscani'nin kurduğu iletişim
araştırmaları merkezi Fabrica'da yer alan ama uluslararası uzantıları olan bir
ekip tarafından hazırlanıyor. Ocak ayında 70. sayısı çıkacak olan, çeşitli
ülkelerde çift dilli olarak yayımlanan bu üç aylık dergi, her sayısını bir
konuya ayırıyor: yağ, oyuncaklar, 'sıkıcı', televizyon dizileri, iyi dilekler
gibi konular oluyor bunlar. Hem yazılı, hem de görsel malzeme olabildiğince
çarpıcı, yaratıcı, genç işi.
Bu yılın bahar aylarında dergi yönetimi, dünyanın dört bir yanına 'Colors
defterleri' yolladı; derginin yalnızca adı yazıyordu bu defterlerin kapağında,
geri kalanı bomboştu. Okuyuculardan, kendi dergilerini tasarlamaları, yazmaları,
görsel malzemesini sağlamaları ve ortaya çıkan yapıtı göndermeleri isteniyordu.
İşte Paris'teki sergide, okuyucuların elinden çıkan yüzlerce dergi, tavandan
sarkıtılan iplerin ucunda sergileniyor.
Okuyucuların elinde dergi, daha da özgün ve çoksesli bir hale gelmiş. Hapisten
yazanlar, ülkesinde sesini duyurma olanağı bulamayanlar, fakirler var
aralarında, sıkı fotoğrafçılar, kıvrak çizerler, söz cambazları da var. Çoğunun
dergisi eleştirel bir mizah barındırıyor; bazıları öfkeli, bazılarıysa naif.
Topluca bakıldığında, bir derginin okuyucusuna teşekkür etmesinin ve onu
kendisine katmasının en güzel yollarından biri olmuş bu proje; okuyucuların
yarattığı dergiler de, Colors için pekala bir övünç kaynağı.
Nobel isterisi
Bu fırsatı kollarmışız demek: Orhan Pamuk'un Nobel almasıyla bendimize sığmayıp
taştık yine. Televizyon kanalları ve gazeteler, İkiz Kuleler'e uçak girmiş gibi
ele aldı konuyu; kahvelerde Vestel Manisaspor'dan sonra en çok konuşulan ikinci
mesele buydu; dolmuş kuyruklarında ve büfe önlerinde bekleyenler arasında da
hatırı sayılır bir gündem maddesiydi. Türkiye Yazarlar Sendikası ikinci başkanı
Demirtaş Ceyhun'un hazırladığı 'reddiye' metniyse başlı başına bir doruk
noktasıydı. Yazarlardan ve sanatçılardan oluşan 80 kişilik bir grubun imzaladığı
(bazılarının sonradan metni görmediğini, imza vermediğini söylemesi de ayrıca
hoş bir gelişme oldu) metinde "Nobel Edebiyat Ödülü de artık yazınsal değeri
olan bir ödül değil, hiç kuşkusuz emperyalizmin toplumları sömürülecek tava
getirmekte kullanılan postmodern medya silahlarından biridir." deniyordu. Bunu
okuyunca, geçen yılki Nobel Edebiyat ödülünü anımsatmak istedim:
Unutmamış olabilirsiniz, geçen yıl ödül, İngiliz oyun yazarı Harold Pinter'a
verildi. Fazla bir yankı ya da canlı bir tartışma yarattığı söylenemez bu
haberin: BBC1 ve BBC2, ödülün açıklandığı günün akşam haberlerinde Pinter'dan
söz bile etmedi; izleyen bir iki gün boyunca Guardian, Independentve Telegraph
gibi ciddi gazetelerde bir değerlendirme yazısı + bir biyografi + "Pinter ödülü
aldığını duyunca ne dedi" haberinden oluşan bir menü vardı; diğer gazeteler
Reuters'ın standart metnini kullanmakla yetindi. En ateşli 'taraftar', Pinter'ın
Beckett'ten büyük bir yazar olduğunu yazdı; en ateşli 'muhalif' Nobel ödülünün
eski saygınlığını bir daha asla geri kazanamayacağını, gençliğinde birkaç iyi
oyun yazmış birine bu ödülün verilmesinin haksızlık olduğunu ileri sürdü. Pinter
ise ödülün kendisine niye verildiğini anlamadığını, aslında Orhan Pamuk'a
verilmesini beklediğini, herhalde siyasal duruşundan ötürü kazandığını söyledi.
Pinter'ı 'emperyalizmin uşağı' olarak görmek için epey kalın camlı gözlükler
takmak gerekir sanırım: ABD'nin dış politikasını ve İngiltere'nin onun dümen
suyundan gidişini en şiddetli biçimde eleştirenlerin başında gelen Pinter, ödül
töreninde ekrandan yayınlanan konuşmasında da bu iki ülkeye verip veriştirdi.
Sonra araya başka konular girdi, gündem değişti. Kimsenin aklına, Pinter'ın ödül
heykelciğiyle birlikte Shakespeare'in mezarına gitmesi gerektiğini söylemek,
ülkesini eleştirdiği için (söz konusu ülke İngiltere olduğuna göre)
anti-emperyalistlerin uşaklığını yaptığını ve hizmetine karşılık bu ücreti
aldığını iddia etmek, ya da İngiltere'nin AB'yle bütünleşmesine katkıda
bulunduğunu alaycı bir ifadeyle belirtmek gelmedi sanırım.
Zaten İngilizleri, hayal güçlerinin genişliğiyle tanımıyoruz.
Peki sizce bu iki 'kitle tepkisi' arasındaki fark, Türkiye ve İngiltere'deki
futbol spikerlerinin maç anlatışı arasındaki farkla bağlantılı mıdır?
Radikal
03/11/2006