Yazmak bırakılabilir mi? Ya da bir yazar neden yazmaktan vazgeçer?
Yazmadıkları için de okuyor olabilir miyiz yazarları? Durum oldukça karışık...
Yazmamak üzerine bir okuma yapmak işe yarar belki
Truman Capote'nin yaşamından bir dönemi konu alan 'Capote' , bir süre önce
Türkiye'de de gösterime girdi. Filmde Capote'nin New York Times'da okuduğu bir
'üçüncü sayfa haberi'nin peşinden giderek ve yıllarını vererek In Cold Blood 'ı
(Soğukkanlılıkla ), kendi deyimiyle 'kurgusal olmayan ilk romanı'nı ortaya
çıkarışını izleyenler, Capote'nin yanında dolaşan, onun asistanlığını (ya da
Capote'ye göre sekreterliğini) yapan ve sonunda kendi kitabını yayımlayan kadını
belki merak etmiştir, belki de etmemiştir.
Harper Lee, Capote'nin çocukluk arkadaşıydı. 1957 yılında Amerika'nın Güney
eyaletlerindeki yaşamı konu alan bir dizi öykü yazıp J.P. Lippicott & Co.
Yayınevi'nin kapısını çaldı. Yayınevinde Harper Lee'yle ilgilenen editör Tay
Hohoff, yazar adayından bu öyküleri bir romana dönüştürmesini istedi ve sonuçta
ortaya, 1960 yılında yayımlanan To Kill a Mockingbird (Bülbülü Öldürmek) çıktı.
Yayımlandığı anda çoksatar haline gelen ve Amerika'da hâlâ çok satan, okullarda
okutulan, piyes olarak oynanan bu kitap, 1961 yılında yazarına Pulitzer Ödülü'nü
kazandırdı ve 1999 yılında Library Journal 'ın düzenlediği ankette 'Yüzyılın En
İyi Romanı' seçildi.
Yazarlar ve imgeleri
Harper Lee, 1964'te verdiği ender söyleşilerden birinde, bu başarının kendisini
çok şaşırttığını ve elini kolunu bağladığını söylemişti nitekim o zamandan bu
yana yeni bir kitabı yayımlanmadı ve böylece, tek ya da az sayıda kitap
yayımlayıp 'yazmayı bırakan' yazarlar arasına katıldı. Bu listede pek çok ünlü
isim var elbette J.D. Salinger, Ralph Ellison, Henry Roth ve Tillie Olsen
bunlardan bazıları. Şöyle sorular uyandırıyor bende bu liste: Yazmayı bırakmak
ne demek? Yazmamak, yazarlığa dahil mi? Yazmadıkları için de okuyor olabilir
miyiz bu yazarları? Bir yazarın imgesiyle o yazarın gerçekliği arasındaki ilişki
nedir?
Michel Foucault, 1969'da yayımlanan 'Yazar Nedir?' başlıklı yazısında bu konuyu
derinlemesine ele alıyordu. Foucault'ya göre önemli olan, gerçek insan olarak
yazar değil, onun etrafında oluşturulan 'yazar-fonksiyonu'ydu. Bu fonksiyon,
kurumsal ve yasal söylemlere bağlı olarak ortaya çıkıyor ama bu söylemler
arasında farklı nitelikler kazanıyor, kendiliğinden doğmuyor ve yazarla her
zaman bağlantılı olmayabiliyordu.
Salinger örneğine bakalım. Salinger adının ya da 'marka'sının tanımlayıcı
özelliklerinden biri, yazarın on yıllardır hiçbir şey yayımlamaması, ortalıkta
gözükmemesi, söyleşi vermemesi, fotoğrafını bile çektirmemesi ve özel hayatına
girmeye çalışanları mahkemelerde süründürmesi. Bütün bunlar, yazmış olduğu dört
kitaptan görünüşte bağımsız, hatta onlarla ilgisiz şeyler, ama aslında değil:
Salinger'ın yeni birşey yayımlamıyor olması (ve hatta gizlice bir şeyler yazıyor
olma olasılığı), yazdıklarının ağırlığını ve gizemini arttırdığı gibi, kendi
imgesinin çekiciliğine de büyük katkıda bulunuyor. Ünlü yazarların çoğunun,
kendilerine özgü bir imge yaratmış olduklarını fark edeceksiniz: Salman Rushdie
fetvasız düşünülemez; Burgess ve doktorların ona yanlış ömür biçmesi ayrılamaz
bir bütündür; Borges kör kütüphanecidir vs.
Susturulmuş kadın yazar
Myles Weber'in yeni çıkan kitabı Consuming Silences (Yoğun Sessizlikler), okur
olarak bizim, yazarların sessizliğini de bir metinmiş gibi okuduğumuzu öne
sürerek konuya yeni bir açılım getiriyor. Henry Roth, onun ele aldığı sessizlik
örneklerinden biri: 1934 yılında Call It Sleep (De Ki Uyku) adlı müthiş bir
modernist roman yazan, ama ancak 1960'larda keşfedilen Roth'un aradaki yıllarda
ne yaptığı, bir dönem büyük bir merak konusu oldu. Roth zamanının önemli bir
bölümünü bu konuda açıklamalar yapmaya ayırdı; sonunda ortaya bir yazar imgesi
çıktı: 'Henry Roth' markası, (kendi isteğiyle) antisemitizm kurbanı komünist bir
yazar olarak kurgulandı.
İşin asıl ilginç kısmı bundan sonra başladı: Roth ilerleyen yaşlarında, yeni ve
ilkinden daha da otobiyografik bir roman yazdı. Mercy of a Rude Stream (Kaba Bir
Nehrin Merhameti) adlı binlerce sayfalık bu romanın ilk cildi 1990'da, karısının
ölümünden sonra, ikincisiyse 1995'te, kendi ölümünden sonra yayımlandı. Yazarın
suskunluğunun ve temkinliliğinin nedeni anlaşılmıştı: kız kardeşiyle epey uzun
bir süre ensest bir ilişki yaşamıştı çünkü. Ne var ki bu veriyi yazarın
imgesinin bir parçası haline getirmek için artık çok geçti; Henry Roth,
bildiğimiz Henry Roth olarak kaldı. Yakınlarda yayımlanan ve "Henry Roth
kimdir?" sorusunu eski imgeye bağlı kalarak yanıtlamaya çalışan bir biyografi
de, gerçek yazarla imgesi arasında bir uyuşmazlık ortaya çıktığında gerçeğin her
zaman galip gelmediğini kanıtlıyor.
Tillie Olsen de bu konuda çok çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Olsen tek kitabını
1961'de yayımladı: Tell Me a Riddle (Bir Bilmece Sor Bana"). Kitap, yazarının
neden yazamadığını, hatta bundan sonra da neden yazamayacağını anlatan
('susturulmuş kadın yazar' imgesi) bir kitaptı ve feminist akademisyenler
tarafından baş tacı edildi. Ne var ki Olsen bu temelin üstüne bir akademik
kariyer kurdu: 1960'lar boyunca kampüs kampüs dolaşan Olsen, yazamamak üstüne
yaptığı konuşmalarla ayakta alkışlandı, fahri doktoralar aldı. Her şey düzgün
düzgün giderken bir pürüz çıktı: Olsen yeni bir kitap yazmak istiyordu.
1960'ların sonunda yayımlanan Silences: When Writers Don't Write (Sessizlikler:
Yazarlar Yazmadığında), yazarın kurgulanmış imgesine ağır bir darbe
indirebilirdi (çünkü belli ki artık yazabiliyordu), ama öyle olmadı: Olsen
kitabın büyük bir bölümünü başka yazarlardan alıntılarla doldurdu; kendi yazdığı
kısımlar içinse bunların aslında yazılmadığını, bir konuşmasının 'yazıya
geçirilmiş hali' olduğunu belirten bir not düştü. Böylece hem yeni bir kitap
yayımlama arzusunu tatmin etti, hem de imgesini korudu.
Harper Lee'ye dönecek olursak: Lee, yazmamanın yazarlığa dahil olduğunu, hatta
kimi zaman, kimi yazarlar için yazarlıklarının tanımında yer aldığını belki de
çok iyi biliyor. Kamuoyundan uzak duruyor, dergi ve gazetelere söyleşi vermiyor,
ama yazarlık imgesine halel getirmeyecek ölçülerde insan içine çıkıyor, adına
düzenlenen kompozisyon yarışmalarında jüri üyeliği yapıp lise öğrencilerinin,
kitabıyla ilgili yazılarını okuyor, onlarla sohbet ediyor. Böylece istisnalar
kaideyi bozmuyor, tam tersine o kaidenin kaidesini oluyor.
Dâhi çocuk Adora
İki buçuk yaşında okumayı söktü. İlk öyküsünü dört, ilk kitabını yedi yaşında
yazdı. Bugüne kadar 370 bin sözcük tuşladı (elle değil, bilgisayarda yazıyor).
Günde iki-üç kitap okuyor (Voltaire'in Candide 'i bunlardan biri). İlk kitabı
Flying Fingers (Uçan Parmaklar) ekimde yayımlanacak. Ancak Adora Svitak bununla
yetinmiyor: gazeteci, tarihçi, okul müdürü, öğretmen, arkeolog, oyuncu ve 'talk
show' sunucusu olmayı düşleyen Adora, aynı zamanda bir hümanist.
Okul okul (hatta ülke ülke) dolaşıp okumanın zevklerini ve nasıl yazılacağını
akranlarına anlatan Adora, "Küçükken dünyada herkesin okumayı sevdiğini
düşünüyordum, çünkü çok eğlenceli bir şey," diyor. "Sonra bunun pek doğru
olmadığını fark ettim. Dünyadaki bütün çocukların daha çok okuyup yazmasını
istiyorum, çünkü böylece her şeyi daha iyi anlayabilirler."
Seattle'daki okulları dolaşan Adora, bilgisayarla nasıl yazılacağını gösteriyor,
PowerPoint sunumları yaparak kendisinin yazmayı nasıl öğrendiğini ve okumanın
neden eğlenceli olduğunu anlatıyor. Sunumları sırasında yanına oyuncaklarını da
alıyor ve çevresindeki herhangi bir şeyin ona nasıl esin verdiğini bunlarla
açıklıyor. "Evimin yakınlarında bir kara kedi görsem, bir cadı ve onun
lanetlediği bir aile hakkında koca bir hikâye uydurabilirim," diyor sunumunda.
Adora'nın programında bu yaz İngiltere'deki okulları dolaşmak da var. Bu biraz
sinir bozucu, ama neden, emin değilim.
Alçakgönüllü bir öneri
Rusya'da bu yıl altıncısı düzenlenen Absatz ödülleri, Rusya'da yayımlanan en
kötü kitapları onurlandırıyor. En kötü çeviri ödülü bu yıl Apollinaire
çevirisiyle Igor Boikov'a verilmiş; en kötü editör ödülünü Eksmo Yayınevi almış;
en kötü kitap ödülünüyse, Márquez'in son romanını korsan basan ve pek çok bölümü
baştan yazan yayınevi hak etmiş. 'En kötü düzelti' ödülüne bu yıl kimse layık
görülmemiş.
Önerimi anladınız tabii: başka ülkelerde de benzeri olan bu şenlikleri biz de
düzenlesek? Bazı kategori önerilerinde de bulunmama izin verilirse: en kötü
tasarım, tanıtım, yazar fotoğrafı ve yazar biyografisinin yanı sıra, en kötü
sevişme sahnesi, en yapay diyalog, en berbat kitap adı da olmalı bence.
Radikal
14/04/2006