Flaubert duygularını zarflayıp saklarmış, Orwell'in ilk karısı hayatından
bezmiş, Kerouac, 'Yolda'nın ilk eleştirisini okumak için gece yarısı sokağa
fırlamış... Hemingway'in Küba sırları ise araştırılıyor!
Bir yazar öldüğünde, özellikle de ünlü bir yazarsa, ardında yalnızca yapıtını
bırakmıyor; yaşamı da, hem kendi yaşadığı biçimiyle, hem de başkalarının
algılayıp tanık olduğu biçimiyle o yapıta eklemleniyor ve ortaya kimi zaman
tutarlı, kimi zamansa inanılmaz çelişkiler barındıran bir bütün çıkabiliyor.
Yazınsal yapıtta yazarın yaşamöyküsünün izlerini sürmek ve yapıtla yaşam
arasında neden-sonuç ilişkileri kurmak, eski bir eleştiri yöntemi olsa da asla
modası geçmiş değil. Bu nedenle yeni tanıklıklar, yeni mektuplar, ilk kez gün
ışığına çıkarılan günlükler hem akademisyenleri, hem okurları, hem de
yaşamöyküsü yazarlarını çok yakından ilgilendirmeyi sürdürüyor. Her yeni keşifle
ya da ifşaatla birlikte, yazar dediğimiz o yap-bozun yeni bir parçası ortaya
çıkmış oluyor, diğer parçalarla nasıl birleştirileceği, nereye oturtulacağı önem
kazanıyor.
Flaubert'in kapalı zarfları
Gustave Flaubert, yazarlık kariyeri boyunca kişisel olanla yazınsal olanı
birbirinden ayrı tutmaya çalıştı. Madame Bovary 'yi yazmadan üç yıl önce, Louise
Colet'ye gönderdiği bir mektupta, 'kişisel, özel, benimle ilgili herşey'i artık
geride bıraktığını, bunların kendisi için artık hiçbir çekicilik taşımadığını
söylüyordu.
Flaubert'in mektupları, gezi notları ve 1840-41 tarihli 'özel
defterler'i, yazarın yapıtından çok farklı metinler sunduğu için ayrıca anlam
taşıyageldi bu yüzden. Flaubert bu 'özel defterler'i Pirene ve Korsika gezisi
sırasında kendisine göz kulak olan Dr. Jules Cloquet'nin bir önerisi üzerine
tutmuştu: Cloquet genç Gustave'a, 'bildiği herşeyi' yazmasını ve bir zarfa koyup
kaldırmasını istemişti; on beş yıl sonra zarfı açıp yazdığı şeylere baktığında,
'bambaşka bir insan'la karşılaşacağını söylemişti.
Bu zarf tekniğinin başka uygulamalarının da olduğu uzun süre bilinmedi. 1999
yılında Flaubert'in yeğeni Caroline'in anıları yayımlandığında anlaşıldı ki
dayısı, "duygularının çok yoğun olduğu bazı anlarda izlenimlerini hemen orada
yazar ve bunları bir zarfa koyup kaldırır"mış. Caroline böyle üç olay sayıyordu:
ilk ikisi, Flaubert'in gençliğindeki sevgili dostu Alfred Le Poittevin'in ve
ileriki yaşamında yakın dostu olan Louis Bouilhet'nin ölümleri üzerine yazdığı
nekrolojiler, üçüncüsüyse kız kardeşinin ölümü üzerine tuttuğu notlar. Sonuncusu
hiçbir zaman bulunamadıysa da ilk ikisi, geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı.
Flaubert, Le Poittevin'in ve Bouilhet'nin ölümlerini Maxime Du Camp'a yazdığı
mektuplarda da anlatıyordu, ama bu mektuplarda anlatılanlarda kapalı zarfların
içinden çıkan notlar arasında çarpıcı farklılıklar var. İlki bilinçli bir
kurgulama barındırırken, ikincisi yazarın o ölümü izleyen günlerde algıladığı,
kafasından geçirdiği hemen her şeyi kâğıda kusmasına benziyor. Le Poittevin
örneğinde şöyle şeylerden söz etmiş: Croisset'den la Neuville-Chap-d'Oisel'e
giderken aldığı 'grog au kirsch', ölüyü izleyen bir kadın işçinin yaptığı
konuşma, üst katta arkadaşının cenazesi dururken aşağıda yemek yemenin verdiği
iyi his, bahçede içilen puro, okuyabilmek için ışık istediğinde nöbetçiyle
yaşadığı tartışma, mezarlıktayken üzüntüsünün 'göstermelik' olabileceği kuşkusu,
Croisset'ye döndüğünde içtiği sulu şampanya.
Yirmi yıl sonra zarfa koyduğu Bouilhet notlarında da benzer türden ayrıntılar
var: arkadaşını sondan bir önceki görüşünde sakalının bakımsızlığına dikkat
etmesi örneğin. Ancak burada Flaubert'in sesinde bir değişiklik görülüyor: Le
Poittevin'i gömerken Flaubert çocukluğunu gömüyordu bir anlamda; oysa Bouilhet
öldüğünde, artık kendi ölümünü de düşündüğü anlaşılıyor. 1848'de genç yazar
adayı, arkadaşının kokuşmuş ölüsünü gözünü kırpmadan kucaklıyordu; 1869'daysa
ölmüş arkadaşına bakmaya bile cesaret edemiyordu.
Bu notlar, Flaubert'in arkadaşlarıyla olan yakınlığı konusunda da yeni ipuçları
barındırıyor. Bouilhet'yle Flaubert'in dostluğunun bugüne dek, ancak ölümün sona
erdirebileceği bir yakınlık üstüne kurulu olduğu düşünülürdü; oysa zarftan
çıkanlara bakılırsa Bouilhet ölümünden üç yıl önce 'ruh hâli, kişilik ve
görüşleri' açısından 'ihanet' derecesinde değişmiş, tutuculaşmış ve Flaubert'in
cinselliğe olan tutkusunu çocukça ve iğrenç bulmaya başlamış. Neyse ki sonuna
doğru iki arkadaş yeniden barışmış.
Flaubert'in yaşamına tanıklık edecek başlıca kaynaklardan biri, yazdığı
mektuplar. Ancak Le Poittevin de, Bouilhet de bunların çoğunu yaktı. Yaşamının
son yıllarında Flaubert'in kendisi de bu 'auto-da-fe' semptomuna tutuldu;
1879'daki yakma seansına Maupassant tanıklık etti ve daha sonra kaleme aldı.
Önceleri bu mektupların yeğeni Caroline tarafından sansür edildiği
düşünülüyordu; şimdilerdeyse onun, dayısının mirasını son derece sadık bir
şekilde koruduğu anlaşılmış durumda.
Orwell'in ilk karısı
1984'ün ve Hayvan Çiftliği'nin ünlü yazarı George Orwell'in, yaşamıyla yapıtını
ayırma biçimi farklıydı: yapıtında kendi yaşamından parçalar bulunduğu gibi,
gezilerini ve anılarını da yazdı, ama yaşamının, kitaplarına girmeyen bazı
dönemleri hakkında çok az şey bilindi. Bu dönemlerin başında da, ilk karısı
Eileen O'Shaughnessy ile 1936-1945 arasında yaşadığı birliktelik geliyordu.
Eileen'in, 1936-1941 arasında arkadaşı Norah Myles'a yazdığı mektuplar
geçtiğimiz yıl ortaya çıkarıldı ve Orwell'in nasıl bir kadınla evlendiği, onda
ne bulduğu, ilişkilerinin yazdıklarını nasıl etkilediği daha iyi anlaşılmaya
başladı. Evlendiklerinde ufacık bir kasaba olan Wallington'da, önü bakkal
dükkânı olan bir evde yaşıyorlar ve çok kavga ediyorlardı. O kadar ki Eileen
zamandan tasarruf etmek için düzenli mektup yazma alışkanlığını bırakmıştı,
"boşanma ya da cinayet gerçekleştiğinde herkese tek bir mektup yazıp kurtulmayı"
düşünüyordu.
Orwell 1937 yazında İspanya'dan, Cumhuriyet ordusu için gönüllü
askerlikten döndükten sonra sağlığı hızla bozuldu, ancak yazmaya ara vermek
istemiyordu. Mektuplarda Eileen'in ne kadar endişeli olduğu, ama yine de
ironisini yitirmediği görülüyor: George "küçük bir kitap yazdı, hem sosyalist
hem sağcı nasıl olunur onu anlatıyor". Marakeş'e yerleştikleri bu dönemde
Eileen'in varlığının, kocası için büyük bir güç kaynağı olduğu anlaşılıyor. Bu
arada Eileen'in sağlığı da kötüye gidiyordu; bir türlü çocuk sahibi olamadıkları
için evlat edindiler. Eileen otuz dokuz yaşında, kocasının ünlü olmasından beş
ay önce öldü. Ortaya çıkan mektuplar, Orwell'in bu süreçte karısını aldattığını,
ama onu sevmeyi ve evliliklerini sürdürmeyi istediğini de gösteriyor.
Kerouac'ın sevgilisi
Beat kuşağının en ünlü isimlerinden Jack Kerouac, Yolda adlı 'kutsal' romanını
kitapçı raflarında ilk kez gördüğünde yanında kim vardı? Şimdi yetmiş yaşında
olan ve o günleri yeni çıkan kitabında anlatan Joyce Johnson. 1950'lerin
sonlarında, Kerouac'la bir buçuk yıl kadar birlikte olan Johnson, onu sevgiyle
anıyor ve "çok tuhaf biri" olduğunu söylüyor. Yolda Eylül 1957'de ilk
çıktığında, merakla bekledikleri eleştiri yazısını okumak için gece yarısı
gazeteciye gidip bir New York Times almışlar (yazıda roman, bir Amerikan
başyapıtı olarak selamlanıyormuş).
O sırada yirmi bir yaşında olan, ilk romanı
üstünde çalışan ve Manhattan'daki bir yayınevinde editör olarak çalışan Johnson,
Kerouac'ın yarattığı toplumsal devrimi en iyi koltuktan izleme olanağına
kavuşmuş; ancak bu yakınlık, kendi yazdığı üç romanın neredeyse hiç ilgi
görmemesine de yol açmış. Yeni kitabının ana konusu Kerouac değil aslında, ama
en çok ilgi çekecek bölümün bu olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok.
Johnson, Kerouac'ın kişiliğine önemli açılımlar getiriyor: çelişkileri,
güvensizliği, tutuculuğu, kendini sevdiklerine açamayışı, değişkenliği, annesine
olan tutkulu bağlılığı, içki problemi, Yolda 'nın büyük başarısının Kerouac'ı
nasıl hadım ettiği, hepsi Minör Karakterler adlı kitapta anlatılıyor.
Hemingway'in Küba yılları
1930'lardan 1960'a kadar aralıklarla Küba'da yaşamış olan Hemingway, bütün
kitaplarını ve mektuplarını burada bıraktı; La Finca Vigia adlı evi Küba devleti
tarafından müze haline getirildi. Fidel Castro'nun en sevdiği yazarlardan olan
ve ilkokuldan üniversiteye kadar bütün müfredatlarda yer alan Hemingway hakkında
Küba'da gerçekleştirilen geniş akademik çalışmaların yanısıra, yazarın geride
bıraktığı yayımlanmamış arşivi de bugüne kadar Küba sınırları dışında hiç
bilinmiyordu.
Galler Üniversitesi'nde okutman olan Philip Melling, bu arşivi
görecek ilk yabancı olma şansına erişti. Çalışmalarına başlayan Melling'in
bulguları merakla bekleniyor.
Radikal
24/02/2006