Dan Brown'un 'Da Vinci Şifresi'nde geçen, İsa'nın Meryem'le evlendiği,
çocuklarının olduğu ve soyunun sürdüğü varsayımını başka bir kitaptan çaldığı
iddia ediliyor
Çalıntı tartışmaları kimi zaman mahkemede bitebiliyor. Dan Brown'un 'Da
Vinci Şifresi'nin başına da bu geldi.
"Çaylak şairler taklit eder; olgun şairler çalar," demişti T.S. Eliot.
İnternetin yaygınlaşmasıyla okullarda çalıntı ödev sorunu o kadar ciddi
boyutlara ulaştı ki, bu tür hırsızlıkları saptamak için özel yazılımlar
geliştiriliyor artık.
Oysa sanat ve yazın alanlarında bu sorun, söz konusu alanlar kadar eski.
Shakespeare'in olay örgülerini başka kaynaklardan, örneğin Holinshed'den
'aldığını' biliyoruz; Laurence Sterne, Coleridge ve De Quincey gibi yazarların
'aşırma' alışkanlıkları hep tartışıldı; Oscar Wilde'ın 'apartma'ları o kadar
ünlüydü ki, bir gün Whistler'a, "Bu cümleyi ben kurmak isterdim James,"
dediğinde Whistler, "Üzülme Oscar, bir gün kuracaksın zaten," diye yanıt
vermişti. Martin Luther King, doktora tezinin bir bölümünü başkasından
kopyalamıştı; Alex Haley, Kökler'de koca koca bölümleri Harold Courlander'ın
Afrikalı adlı yapıtından yürütmüştü. Bizde de özellikle Orhan Pamuk'un bazı
romanları konusunda benzer iddialarda bulunulmuştu.
Çalıntı tartışmaları kimi zaman mahkemede bitebiliyor. Dünyanın en çok kazanan
yazarlarından Dan Brown'un Da Vinci Şifresi adlı romanının başına da bu geldi:
Hz. İsa'nın Magdalalı Meryem'le evlendiği, çocuklarının olduğu ve peygamberin
soyunun sürdüğü varsayımının başka bir kitaptan, Richard Leigh, Michael Baigent
ve Henry Lincoln'ın yazdığı The Holy Blood and the Holy Grail'den (Kutsal Kan ve
Kutsal Kase) çalındığı iddiası, söz konusu yazarların mahkemelik olmasına yol
açtı. Geçen hafta başlayan davanın nasıl sonuçlanacağı, bir tazminat kararı
çıkıp çıkmayacağı henüz belli değil, ama mahkemede çok ciddi metin incelemesi
tartışmalarının yapıldığı, hâkimin de bilgisi ve saptamalarıyla avukatları zaman
zaman afallattığı anlaşılıyor.
'Bir arabaya sahip olmak'la 'bir fikre sahip olmak' aslında birbirinden tümüyle
farklı şeyler; ama ikisini de mülkiyet mantığıyla ve bu mantığın terimleriyle
değerlendirmeye kalktığımızda karşımıza bu açmaz çıkıyor: Romantik dönemin
iddiasının aksine, hiçbir sanat yapıtı yüzde yüz özgün değil; zaten sanatın en
önemli özelliklerinden biri, daha önceki yapıtlardan oluşan birikimin yeni
yapıtlar için elzem olması, onlara derinlik ve zenginlik vermesi; sanatçının da
kendi özgünlüğünü, eski bir malzemeyi yeniden işleyerek ortaya koyması. Buradan
bakınca James Joyce'un ve Margaret Atwood'un Odysseia'yı, John Updike'ın
Hamlet'i, Zadie Smith'in Howards End'i, Tournier'den Mailer'a sayısız yazarın
İncil'deki hikâyeleri yeniden ve kendilerine özgü bir şekilde yazmalarında
hiçbir sakınca yok.
Kitap endüstrisi de bu tür benzerlikleri cesaretlendirmekle kalmıyor, para
kazanmak için doğrudan doğruya kullanıyor. Bir kitapçıya gittiğinizde, benzer
kitapların benzer kapakları olduğunu görüyorsunuz; bazı kitaplar daha önce
çıkmış başka ünlü kitaplara, bazı yeni yazarlar başarılı başka yazarlara
benzetiliyor.
Yine de iş daha somut bir düzeye çekilebiliyor: Fikirlerin, temaların
benzeşmesini geçip, bütün bütün cümlelerin ya da paragrafların aynı olması
noktasına gelindiğinde, yukarıda sözünü ettiğim 'yeniden işleme' pratiği,
'hazıra konma' pratiğine dönüşebiliyor. Genellikle üniversitede, sosyal bilimler
ve edebiyat öğrencilerine 'intihal' konusunda sıkı uyarılar yapılır; tırnak
işareti ve dipnot ahlâkı iyice öğretilmeye çalışılır; bir sözü kendi
sözcüklerinizle yeniden yazsanız bile buna dipnot koymanız gerektiği anlatılır.
Bir kitaptan, "Buralarda insanlar bunca nesnenin neden gereksiz bulunup elden
çıkarıldığına şaşırarak dolaşırlar. Aç kurtlar, zeki çakallar gibidirler.
Buldukları her şeye, bu arada birbirlerine saldırırlar," bölümünü alıp, "Buranın
insanları bu kadar çok şeyin bir kenara atılmış olmasını bir türlü anlayamaz.
Gördükleri her şeye ve birbirlerine saldırırlar, kurt gibi aç, çakal gibi
hindirler," şeklinde değiştirmek, bu bölümü 'size ait' yapmaya yetmez aslında.
Yazınsal örneklerde (ve sanat yapıtlarında) bu selamı göndermenin bin bir yolunu
bulmak mümkün. Esinin nereden geldiği, alıntının nereden yapıldığı alenen
belliyse, sanatçı ve yazarın 'kaynak göstermemesi' mazur görülebiliyor yine de:
Brahms ilk senfonisini yazdığında, ana temalarından birini Beethoven'ın
'Dokuzuncu Senfonisi'nden almakla suçlanmıştı; Brahms'ın buna yanıtı, "Bunu
aptallar bile görebilir," olmuştu.
Dan Brown'a büyük destek olan ve bazı kitaplarını onunla birlikte yazan
karısının, çeşitli kaynaklardan bölümler kesip kocasının kullanımına hazırladığı
biliniyor; bakalım mahkeme, Brown'un 'tırnak kontrolü'nde bu bölümlerden izler
bulacak mı?
[Bu yazının yazımında, yazara özgü hiçbir sözcük kullanılmamıştır.]
İyi polis= Okuyan polis
Meksika'nın başkenti Mexico City'ndeki altmış iki kilometrekarelik Neza
mahallesi, sefaletin, fakirliğin ve acımasız koşulların hüküm sürdüğü, adam
kaçırma çetelerinin ve uyuşturucu kartellerinin her gün kan döktüğü, çözümün bir
parçası olması gereken güvenlik güçlerinin, yolsuzluk merakları yüzünden sorunu
daha da koyulaştırdığı bir yer. Belediye Başkanı Luis Sanchez, bu durumla
mücadele edebilmek için alışılmadık bir silah çekti: yazın. Polislerin yazınsal
yapıtlar okuyarak daha iyi polisler hâline geleceğine inanan Sanchez, bu yılın
başlarında önce bir okuma listesi dağıttı. Listede Don Quijote, Juan Rulfo'dan
Pedro Paramo, Carlos Fuentes'ten Aura, Márquez'den Yüz Yıllık Yalnızlık, Saint-Exupéry'den
Küçük Prens var; diğer yazarlardan bazılarıysa Edgar Allan Poe, Agatha Christie
ve Arthur Conan Doyle. Bu okumaların polislere üç şekilde yararlı olacağı
düşünülüyor: Birincisi, sözcük dağarlarını geliştirecek ve böylece kendilerini
insanlara daha iyi anlatabilecekler; ikincisi, başka insanların deneyimlerini ve
bakış açılarını öğrenip anlayacaklar; üçüncüsü de, savunmaya yemin ettikleri
değerlerle ilgili bağlılık sergileyen roman kahramanları sayesinde, onların da
bu değerlere inancı pekişecek.
24 saatlik nöbetlerle (24 saat iş, 24 saat boş) çalışan polisler için okumaya
vakit bulmanın zor olduğu görülünce, çalışma süresi 12 saate düşürülmüş, araları
yine 24 saat tutulmuş. Ayda yaklaşık 650 YTL kazanan bir polisin kitaba para
veremeyeceği anlaşılınca, bağışlarla polis kitaplıkları oluşturulmuş; Neza
Belediyesi, polislere dağıtılmak üzere, adalet temalı bir öykü seçkisi
yayımlamış; sırada beş kitap daha var. Ayrıca iki haftada bir, polislerin
okudukları kitapları bir uzman yönetiminde tartışabilecekleri atölyeler
düzenleniyor katılım zorunlu değil, ama terfilerde dikkate alınıyor. Bazı
polislerin yazmaya da heves etmeye başladığı söyleniyor.
Beckett yüz yaşında
13 Nisan 1906'da doğmuş olan Samuel Beckett'in yüzüncü yaşı kutlamaları için
İrlanda, İngiltere ve Fransa'da hazırlıklar son aşamada. Yaşamı ölümcül bir
hastalık olarak gören Beckett, yaşasaydı bu kutlamalarla herhalde ilgilenmezdi.
Yaşadığı sırada dönem dönem daha 'paralı' işler (pilotluk ya da kameramanlık
gibi) yapmayı düşündüyse de, kendini ya da yapıtını pazarlamayı en az düşünen
yazarlardan biri oldu Beckett; 1953'te, kırk yedi yaşında Godot'yu Beklerken'le
nihayet üne kavuştuğunda bile yapıtı hakkında söz almaktan kaçındı, "Ne
kastettiysem onu söyledim," dedi ve eleştirmenlerin çıkardığı gürültüye hiç
kulak asmadı. Bu sessizliği, o güne kadar dosyalarını müthiş bir tutarlılıkla
kendisine geri gönderen yayıncılara karşı bir tepki sayılmazdı; benzer bir
aldırışsızlığı tüm yaşamına karşı da sergiliyordu zaten. Bir arkadaşına "tüm
istediğim, kıçımın üstüne oturup osurmak ve Dante'yi düşünmek," demişti; Fransız
Direnişi'ndeki rolünü 'izcilik' diye geçiştirmişti, biyografisini yazan bir
yazarıysa "yaşamım donuk ve sıkıcı, böyle üstüne düşülmesine hiç gerek yok,"
diyerek terslemişti.
Altı hafta sürmesi planlanan kutlamalarda Beckett'in oyunları sahnelenecek, şiir
ve düzyazıları okunacak, film gösterimleri ve müzik dinletileri düzenlenecek ve
tabii ki bol bol konuşma yapılacak sözcükleri "sessizlik ve hiçlik üstünde
gereksiz bir leke" olarak gören Beckett, yine de başkalarının sözcükleri için
epeyce yer bıraktı çünkü.
Radikal
10/03/2006