Yazar-sanatçı Shelley Jackson, 2095 sözcüklük öyküsünü gönüllülerin bedenine
yazdırıyor hem de çıkmamacasına. Katılan her kişinin tek bir sözcük aldığı
proje, 'bedenyazısı' geleneğinin son örneği
Nathaniel Hawthorne'un Scarlet Letter (Kırmızı Harf) adlı klasik romanı, zina
işlemiş ve bundan hiç de pişmanlık duymayan, dolayısıyla Victoria dönemi
ahlâkına ciddi bir itiraz oluşturan Hester Prynne adlı karakteri ve daima
üstünde taşıdığı 'A' ('adultery'- zina) harfini konu alır. Kadının utancını asla
unutmaması ve her karşılaştığı insanın, işlediği suçu bir bakışta anlaması için
geliştirilen bu ceza, birlikte olduğu Dimmesdale'a da uygulanır; biri üstüne 'A'
işlenmiş giysisini hiçbir zaman (ve kendi isteğiyle) çıkarmaz, diğerinin dövme 'A'sı
zaten çıkamaz.
Melville'in Moby Dick'inde de simgesel bir dövmeyle karşılaşırız: Yumuşak kalpli
bir yamyam olan Queequeg'in bedenine, koca bir kozmolojik risale nakşedilmiştir.
Günümüze gelesiye, pek çok yazınsal yapıtta, deriye yazılmış sözcükler çıkar
karşımıza, üstelik başka sanat dallarında da yaygın bir imgedir bu: Örneğin
Greenaway'in The Pillow Book (Tual Bedenler) adlı filmi, bu fikri görsel bir
şölene dönüştürür.
2003 yılında, üniversitede stüdyo sanatı ve yaratıcı yazarlık okumuş
yazar-sanatçı Shelley Jackson ilginç bir projeye girişeceğini duyurdu: Cabinet
dergisinin sipariş ettiği bu proje, yazarın 2095 sözcük uzunluğundaki 'Skin'
(Deri) adlı öyküsünün, gönüllü katılımcıların bedenlerine birer sözcüklük
dövmeler hâlinde işlenmesinden oluşuyordu.
Sözcüklerin fotoğrafı
Jackson'ın öyküsünün tamamını yalnızca bu katılımcılar okuyabiliyor, öykü hiçbir
yerde yayımlanmıyor. 'Deri', son sözcük dövmeye dönüştüğünde (önümüzdeki birkaç
yıl içinde) tamamlanmış sayılacak. Bu dramatik yazınsal yapıçözüm projesini
internet sitesinde (www.ineradicablestain.com ) 'çıkmayan leke' olarak duyuran
Shelley Jackson, şöyle bir yöntem izliyor: Katılımcı adayları, projeyle neden
ilgilendiklerini anlatan bir mektupla kendisine başvuruyor (shelley@drizzle.com
). Kabul edilirlerse, dövme nedeniyle sağlık sorunları, bedensel görünüm, iş
kaybı ve ilişki güçlükleri gibi konularda yazarı sorumlu tutmayacaklarına dair
bir belge imzalıyorlar. Bunun üzerine yazar, noter tasdikli bir mektup
yollayarak katılımcının sözcüğünü (ya da sözcüğüyle noktalama işaretini)
bildiriyor; gelen sözcüğü kabul etmek zorunlu, ama bedeninin neresine dövme
yaptıracağını belirlemek katılımcıya kalmış. Dövmeler siyah mürekkeple ve klasik
bir kitap fontuyla yazılmak zorunda; süslü fontlar reddediliyor.
Dövme yapıldıktan sonra katılımcılar, dövmenin yakın plan bir fotoğrafını imzalı
olarak yazara gönderiyor, karşılığında da projeye katıldıklarına dair bir
sertifika alıyorlar. Sonunda projenin gerçekleşme serüveni bir kitaba dönüşse
bile, sözcüklerin fotoğrafı ve öykünün kendisi hiçbir zaman yayımlanmayacak.
Bu noktadan sonra katılımcılara 'sözcükler' deniyor; bedenlerindeki metnin
taşıyıcısı ya da aracısı değil, doğrudan 'vücut bulmuş' hâli olarak
görülüyorlar. Dolayısıyla ancak ölürlerse sözcük metinden siliniyor. Sözcükler
öldükçe öykü değişiyor; son sözcük de öldüğünde öykü de ölmüş olacak. Jackson,
sözcüklerinin cenazelerine katılmak için elinden geleni yapacağına söz veriyor.
Yaşayan yazın
Shelley Jackson, İskoç çevre sanatçısı Andy Goldsworthy hakkında bir belgeselde,
Goldsworthy'nin kayalarla, kumla, kar ve buzla yaptığı, daha yapılırken bir gün
yok olacağı, eriyip gideceği bilinen yontularını görünce bu 'ölümlü sanat
yapıtı' fikrinin büyüsüne kapılmış.
İnternet sitesinde projesini duyuran Jackson, başlangıçta başvuru geleceğinden
hiç de emin olmadığını, projenin 'kavramsal sanat' olarak kalmasından yeterince
hoşnut olacağını düşündüğünü söylüyor. Ne var ki Newsweek dergisinin kısa bir
tanıtım vermesinin ardından, 'çıkmayan leke' projesi internet kanalıyla bütün
dünyaya 'bir deri hastalığı' gibi yayılmış. Kelimenin tam anlamıyla 'yaşayan
yazın' peşinde koşan Jackson, 2095 sözcüğün yaklaşık 1700'ünü dağıtmış durumda;
kalan sözcükler için şimdiden 5000 kişilik bir başvuru listesi var. Katılımcılar
arasında edebiyat öğrencileri ve profesörleri, sanatçılar, grafik tasarımcılar
ve harf tasarımcılarının yanısıra, anne-kızlar, bir cümle olmak isteyen arkadaş
grupları, bir özel dedektif, bir hayvanat bahçesi bekçisi, bir de buzul uzmanı
bulunuyor.
Jackson'ın projesi pek çok açıdan ilginç aslında. Bir kere dövmelerin genel
mantığından farklı bir mantığa dayanıyor: Normalde her dövme, özgünlüğü, başka
dövmelere benzemezliği ve tek başınalığı ölçüsünde sahibine gurur verir, oysa
Jackson'ın sözcükleri, tek başlarına değil, bir bütün olarak ele alındıklarında
gerçek anlamlarına kavuşuyorlar.
Tekil sözcükler arasında yazarın kurduğu bağ, oluşturduğu bağlam ve anlam
bütünü, bu sözcüklere 'dönüşmeyi' kabul etmiş insanlar arasında da beklenmedik
bağlar kurabiliyor. İran masallarından 'Serendip'in Üç Prensi'nde, rastlantıyla,
özel olarak aramadan değerli şeyler bulma yetisinden söz edilir ya, bu proje de,
katılımcıları için bu türden bir 'serendipsellik' taşıyor, dövmeleri sayesinde
önlerinde açılacak yollarda ilerlemenin heyecanını yaşıyorlar. Bununla da
kalmıyor bu 'sözcükler'; yazardan bağımsız olarak birbirlerini bulmaya, küçük
gruplar hâlinde bir araya gelmeye, alt anlam kümeleri oluşturmaya çalışıyorlar.
Katılımcının, kendi sözcüğüyle nasıl bir özdeşleşme kuracağını, ensesinde 'sen'
yazan birisine sokaktaki insanların nasıl yaklaşacağını, bütün bunların nasıl
açılımlar sağlayabileceğini düşündüğünüzde, doğurgan bir yazınsal deneyle karşı
karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.
Yazarlık 'ethos'u açısından da ilginç bir durum ortaya çıkıyor burada: Metin hem
son derece görünür ve ortada, hem de saklı; ancak metnin kendisi (yani
'sözcükler') biliyor metnin ne olduğunu. Okur kitlesi açısından yazarın kendini
sınırladığını düşünmek mümkün, ama bir öykünün iki bin küsur insan tarafından
okunacağı hesaba katılırsa, azımsanacak bir okur kitlesi de değil bu. Hem de ne
okuma: Burada fotoğraflarını gördüğünüz gibi, hiç de ufak tefek, kıyıda köşede
kalmış dövmeler değil bunlar; metinle bu kadar özdeşleşen okur, kaç yazara nasip
olur ki?
Kitlelere ulaşmak
Başka bir düzlemdeyse, yazına duyulan inanç söz konusu, hem yazar, hem de
'sözcükler' açısından: Kitlelerin, kitap endüstrisinin önlerine sürdüğü seri
üretim kitaplarını tükettiği günümüzde, gerçek yazın'ın kendi kapalı devre
yayınını oluşturmak zorunda kaldığını zaten görüyoruz. Bazıları buna
hayıflanıyor, gerçek yazın'ın yaygın olmamasından, herkesin gerçek yazınla yatıp
kalkmamasından kendilerine üzüntü payı çıkarıyor. Kitlelere ulaşabilmek, çoğu
yazar için erinç kaynağıdır kuşkusuz; ama çekirdek bir okuyucu kitlesi, eğer
yeterince derişikse, hayli büyük, hatta daha büyük bir tatmin sağlayabilir gibi
geliyor bana. 'Çıkmayan leke'nin katılımcıları da, yaşamlarının anlamını nerede
aramış ve bulmuş olurlarsa olsunlar, kendilerini hangi kozmik anlatının parçası
görürlerse görsünler, bir öyküyü parça parça derilerine işletmeyi kabul ederek,
yazın'ın her koşulda yaşatılacağı konusunda beklenmedik bir umut kaynağı
oluşturuyorlar.
Fahrenheit 451 'de, itfaiyecilerin kitapları yok etmekle
görevlendirildiği bir dünyada, metinleri ezberleyerek belleklerine nakşederek-
yaşatan insanlar gibi, hatta Hawthorne'un Hester'i gibi, 'leke'lerini gururla
taşıyor ve korkusuzca sergiliyorlar. Romantik bir jest bu; ama iyi geliyor.
Radikal
13/01/2006