Ben günün önemli bir kısmında ciddi derecede öfkeli oluyorum. Benim gibi
kalabalık bir şehirde yaşıyorsanız, kesin siz de çok öfkeli tiplersiniz. Kim
değilim diyorsa, yalan söylüyor ya da daha kötüsü ruhu uyuşmuş da haberi yok!
Çünkü kalabalık bir şehirde yaşayıp da öfkelenmiyor olmak sağlık alameti olamaz.
Öfkeli olmak, insanlığımızın, ruhumuzun, varlığımızın bu aptalca hayat
şartlarına tabii bir direnişidir. Bu olmuyorsa, ya aklımız, ya insanlığımız
çoktan alıp başını gitmiştir.
Peki nedir bu şehirlerde yaşarken bizi bu kadar öfkelendiren? Milyonlarca sebep
bulunabilir, ben ilk aklıma gelenleri şöyle bir sıraladım:
1. Çok fazla insan var. O insanlar aşırı kalabalıklar halinde şehirlerin
caddelerinde, sokaklarında, alışveriş merkezlerinde, çarşılarında, pazarlarında
sıkışmış olarak yaşıyor. Toplumsal bağların sıkı olması başka şey, burun buruna
yaşıyor olmak başka şey!
2. Yollar araçlara dar geliyor, trafik tıkanıyor, hayat akmıyor. İnsanlar
kendilerini bir yerlere taşıması gereken araçlarını o tıkanma noktalarından
çıkarıp bir yerlere götürebilmek için kendilerini harap ediyor. Kesinlikle bu
işte bir terslik var.
3. Kamu düzeni otomobillerle insanlar arasında kaldığında daima araçları seçecek
bir mantıkla kurulmuş, kurgulanmış. Öncelik daima otomobillerin... Otomobiller
geçsin diye daima insanların kıyıya çekilmesi gerekiyor. İşin kötüsü insanlar
otomobillere çarpınca hiçbir şey olmuyor, otomobiller çarpınca!..
4. Şehirlerde bir zaman planlaması yapmadan herhangi bir işi yapabilmenin
neredeyse imkanı yok. Her yere yetişmek zorundayız. Şehir bizi asla kendi
halimize bırakmıyor.
5. Bir çok şey için saatlerce kuyruk bekliyoruz. Otobüs kuyruğu, doğalgaz
kuyruğu, bankamatik kuyruğu, fatura ödeme kuyruğu, yazar kasa kuyruğu, paket
yaptırma kuyruğu, WC kuyruğu, hayvanat bahçesine girme kuyruğu, at kuyruğu, yok
devenin kuyruğu!..
6. Herkes, her yerde, her zaman telefonla konuşuyor. Bir toplumun asla bu kadar
çok konuşacak lafı olamaz. Kesinlikle fuzuli konuşuluyor, gevezelik ediliyor.
Üstelik bağırarak konuşuluyor. Üstelik hiç durmadan konuşuluyor. Peki kim
dinliyor? Herkes mütemadiyen telefonuyla konuşma halinde olduğuna göre, karşı
taraftaki kim? Orada biri var mı?
7. Berbat semtlerde, insani ihtiyaçlara göre tasarlanmamış evlerde oturuyoruz.
Evlerimiz binlerce köşenin düz çizgilerle birbirine bağlandığı kare ve
dikdörtgen biçimindeki içi boş kutuların birbirine yapıştırılmasından oluşuyor.
Buna rağmen biz onlara inatla "daire" demeye devam ediyoruz. Nasıl yani? Neden?
8. Komşularımızı tanımıyoruz. Hemen altımızdaki daireye bir gün yeşil renkli,
antenli, muşmula suratlı 42 tane Marslı taşınsa aylarca hiç haberimiz olmaz.
Kapıda, merdivende, asansörde karşılaşsak yine farketmeyiz. Çünkü yüzlerine asla
bakmayız. Aslında soğuğu ve sesi bal gibi geçiren ama insanlığı asla geçirmeyen
yalıtım sistemlerinin peşindeyiz.
9. Şehirler hiçbir nesnenin yerinde durmadığı, sürekli değişen, yıkılıp yapılan
yıkılıp yapılan yakılıp yapılan, farklılaşan, aşinalaşamadığınız, kök
salamadığınız, yerlisi olamadığınız, yabancı, soğuk, devasa ve homurtulu
organizmalara dönüştü. Bırakın ruhunuzu, ayağınızın bile bir yere alışası
gelmiyor.
10. Manzara kirli, hava kirli, sokaklar kirli, insanlıklar kirli... Temizlemek
için teşkilatlar kuruluyor, ama yine de her şey kirli... Her gün kamyonlarca ton
çöp alınıp şehrin dışına çıkarılıyor ama yine de şehirler kirli. Demek ki
pisliğin ne olduğunu yeniden düşünmemiz gerekiyor!
Yenişafak
18/12/2006