Alejandro González Iñárritu, '21 Gram' adlı filminde insanın ölmeden önce ve
öldükten hemen sonraki ağırlığı arasındaki 21 gramlık farkı işlemişti.
Ruhumuzun haritasını çıkarılabilseydik, karşılaşacağımız en yıkıcı sonuç,
yaşamın bitmek bilmez bir sıkıntı girdabına düşmesi olurdu. Sıkıcı bir yaşam
büyük bir cehennemdir ve böyle bir cehennemi Dante bile anlatamamıştı
Böyle bir harita yok tabii. İnsan ruhunun kıraç düzlüklerini, başı bulutlu
dağlarını, korkutucu uçurumlarını, fırtınalı vadilerini, güneşli denizlerini,
karanlık göllerini, verimli ovalarını gösteren bir harita çizilebilir mi, ondan
da hiç emin değilim. Zaten yazının başlığını da sevdiğim bir filmden, Yeni
Zelandalı yönetmen Vincent Ward'ın yönettiği 'İnsan Yüreğinin Haritası' adlı
yapıttan aldım. İnsan ruhu diye bir şey var mı? O bile tartışmalı.
Kimi felsefe akımlarına göre, insan ruhu (tin) diye bir şey yoktur; o sadece
zihinsel bir aktivitedir. Kimilerine göre ise ruh tümüyle bir enerji olayıdır.
Ama çoğunlukla bu görüşlerin tersine inanılır. Hatta kimileri ölen kişilerin
ruhlarını çağırarak, onlardan geleceğe dair tüyolar koparmaya bile çalışır.
Ruhun varlığı meselesini deneysel olarak araştıranlar da olmuştur; İngiliz bilim
adamları yüzlerce kişi arasında yaptıkları bir araştırmanın sonunda, deneklerin
ölmeden ve öldükten hemen sonraki ağırlığı arasında 21 gramlık bir fark
oluştuğunu belirlemişler. Hatta bu adla bir film bile yapılmıştı: Meksikalı
yönetmen Alejandro González Iñárritu'nun '21 Gram' adlı büyük bir trajediyi
anlatan yapıtı. Aynı yönetmenin 'Aşklar ve Köpekler' adlı filmini daha çok
beğenmiştim. 'Aşklar ve Köpekler'de insanlarda ruh bulunduğuna dair daha fazla
ipucu vardı. Çünkü insan ruhu sadece kederle dışa vurmaz kendini, komiklikle de,
şaklabanlıkla da, ihanetle de, korkaklıkla da, daha pek çok farklı görünümlerle
de açığa vurabilir. 'Aşklar ve Köpekler' bu görünümlerden birçoğunu bize sunduğu
için ruhun var olabileceğini daha iyi kanıtlıyordu.
Edebi metinlerdeki karakterler
Kanıt sözcüğünü boşuna kullanmadım. İnsan ruhunun varlığının kanıtlandığı temel
alan sanattır, özellikle de edebiyat. Bir karakter yaratmak için, tenini,
saçını, göz rengini, ses tonunu, kokusunu, boyunu, posunu, zekâ düzeyini,
cinsiyetini, sosyal konumunu, eğitim durumunu, davranışlarını, hangi yemeği
sevdiğini, hangi kitaplardan ya da filmlerden hoşlandığını veya hangi burçtan
olduğunu anlatmak yeterli değildir. Önemli olan ona bir ruh bağışlamaktır.
Kuşkusuz yaratılan karakterin biraz önce sıraladığım görülebilir, sayılabilir,
sıralanabilir, nitelikleri de önemlidir ama en önemlisi o karakterin ruhudur.
Yalnızca psikolojik halinden bahsetmiyorum, aynı zamanda mantığını kullanış
biçiminden ahlaki duyarlılığına, empati yeteneğinden estetik algısına kadar
zihinsel faaliyetin tümünden söz ediyorum. O karakteri, o karakter yapan
sayılamayan, görülemeyen, sıralanamayan, ha bire değişen özelliklerinden
bahsediyorum; örneğin yardımsever olmasından, öldürme dürtüsünden,
kıskançlığından, korkaklığından, kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu
sokmasından, idealistliğinden, sadece kendini düşünmesinden, nedensiz yere
kötülük yapmasından, acı çekmekten hoşlanmasından, durup dururken yalan
söylemesinden, şahane bir hayat sürerken her şeyi bırakıp kaçmasından,
çirkinliğiyle övünmesinden, acı çektirmekten zevk almasından, dört rakamlı
sayıları kafasında çarpıp bölebildiği halde alışverişe çıktığında
kazıklanmasından, gözünü kırpmadan insanları öldürdüğü halde, ayağı kırık bir
kediyi gördüğünde gözyaşlarını tutamamasından, daha akla hayale sığmayacak
yüzlerce niteliğinden. Bu niteliklerin somut bir kahramanda iç içe geçerek,
olaylar karşısında değişmesinden, gelişmesinden söz ediyorum.
Edebi metinlerde beni en çok etkileyen kahramanlardan biri; Victor Hugo'nun
Notre Dame'ın Kamburu'ndaki, Quasimodo karakteridir. Quasimodo'nun çirkinliğinin
betimlenmesi, okur için çarpıcı bir görsellik oluşturur ama bizi derinden
etkileyen olgu onun çarpık yüzü, uyumsuz bedeni değildir. Bedensel özürleri
nedeniyle toplumun en alt sıralarında yaşamaya itilen Quasimodo'nun, toplumun
üst sıralarında yer alan, iyi eğitim almış, hatta ruh "asilliğine" ulaşarak dini
görevlerde bulunan kişilerin yaptıkları kötülük karşısında, kendi yaşamını
tehlikeye atarak, günahsız çingene kızı Esmeralda'nın yaşamını kurtarmasıdır.
Quasimodo, Esmeralda'yı kurtardığı anda, onun fiziksel çirkinliği çok gerilerde
kalır. Fiziksel görünümündeki çarpıklık nedeniyle kendimizden uzak tutmaya
çalıştığımız bu kamburun kişiliğinde insan ruhunun yüce bir yönüyle karşılaşır
ve altüst oluruz. O anda, insan ruhunu elle tutacak, gözle görecek kadar somut
hissederiz.
Bedenden ayrı bir ruha inanmam ama hepimizin bir ruhu olduğundan da hiçbir
kuşkum yok. Yukarıda kısa bir örnekle andığım Notre Dame'ın Kamburu gibi önemli
edebiyat yapıtlarda da insanoğlunun bir ruha sahip olduğu defalarca kanıtlanır.
Şu klişe laf sanırım doğru: "Edebiyat, insan ruhunda yapılan bir yolculuktur."
Ancak bu öyle bir serüvendir ki, yazar bu yolculuğu yaparken, tıpkı boşlukta
hareket etmek için kendi yolunu örmesi gereken bir örümcek gibi, bu yolculuğu da
yaratmak zorundadır. Üstelik yolculuk öteki yazarların yaptığı/yarattığı
yolculuğa benzemezse, o metin biricik olacaktır. Birbirine benzeyen yollar ve
yolculuklar doğal olarak sıradanlaşır, çekiciliğini yitirir. Yolculuğu sıra dışı
kılan etken ise, insan ruhunun benzersizliğidir, değişkenliğidir, ele
geçirilmezliğidir.
Quasimodo örneği
Yeniden Notre Dame'ın Kamburu'na dönecek olursak, Quasimodo'nun ruhu, hiç kuşku
yok ki, yaratıcısının anlattıklarından çok daha korkunç, çok daha güzel, çok
daha alçak ve çok daha yücedir. Victor Hugo, Quasimodo'nun ruhundaki fırtınayı,
içindeki değişimi bir olayın etkisiyle açıklamaya çalışıyordu. Bu, karanlık bir
yolda giderken çakan şimşeğin aydınlattığı kadarıyla manzarayı görmeye benzer.
Şimşeğin ışığı geçtiğinde, belleğimizde kalan o anda gördüklerimizdir sadece.
İyi ki böyledir. Ya tersi olsayd? Victor Hugo, Quasimodo örneğinde insan ruhunun
haritasını bütün ayrıntılarıyla kâğıda dökmeyi başarsaydı, halimiz nice olurdu?
Hayır, Hugo'dan sonra gelecek yazarların işsiz kalmasından söz etmiyorum. Çok
daha korkunç bir şeyden söz ediyorum; insan ruhunun bütün yönleriyle açığa
çıkmış olmasından...
DNA haritamız çıkarıldı, ruhumuzun haritası da çıkarılsa fena mı olur, diye
düşünenler olabilir. DNA haritasının çıkarılması kuşkusuz iyi bir gelişmeydi;
böylece bazı hastalıkları önleyebilecek, insan ömrünü uzatabilecek bilgilere
sahip olduk. Ama insan ruhunun haritasının çıkarılması çok farklı... Çünkü insan
ruhu mükemmel değil. Hiçbirimizin ruhu salt iyilikten, salt güzellikten, salt
yücelikten oluşmuyor; hiç kimse masum değil, hiçbir zaman da değildi. Bakmayın
geçmişteki yaşamların daha anlamlı olduğunu söyleyenlere, biz her zaman
böyleydik. Şeytan ve melek, cellat ve kurban, kurnaz ve saf, yaratıcı ve yıkıcı,
cesur ve korkak... Bu figürler, ta başından beri ruhumuzu oluşturan oyunun baş
aktörleri ve aktrisleri oldular. Bazılarımızda şeytan, cellat, kurnaz, yıkıcı ve
cesur rolü kapıyor, bazılarımızda diğerleri. Çoğu zaman ise karşılıklı bir rol
çalma kargaşası sürüp gidiyor ruhumuzun görünmeyen sahnesinde. En masumumuzun
içinden bile kim bilir ne kötülükler geçiyor. Fahişelik yaparken yakaladıkları
kadını öldürmek için kendisini zorlayan Yahudi tutuculara, "Evet, o bir günahkâr
taşlanmalı ama ilk taşı en masumunuz atsın," diyen İsa boşuna konuşmuyordu.
Böyle bir ruha sahipken hangimiz, kafamızdan geçenlerin bir başkası tarafından
bilinmesini isteriz? Çoğu kötülükle ve bencillikle dolu düşüncelerimizin açığa
çıkmasından hangimiz mutlu oluruz ki? Tabii acımasız yazarların, yarattıkları
kahramanların ruh hallerini olanca çıplaklığıyla sergilemeleri ayrı.
Hem yazar, hem de okur olarak bu röntgencilikten, bu başkalarının ruhunu en
ayrıntısına kadar didik didik etme işinden hepimiz büyük haz alırız. Örneğin
Stendal'ın Kırmızı ve Siyah'ındaki Lucien Sorel'in yazgısı hepimizin yüreğini
burkar. Bu taşralı, küçük burjuva gencin yükselme hırsının, dönemin Fransa'sının
sert sosyo/politik gerçekliğine çarpıp nasıl parçalandığını, yaşamının nasıl
karardığını içimiz acıyarak okuruz. Ama Lucien Sorel'in ruhundaki bütün
gelgitleri, alçalmaları yücelmeleri bildiğimiz için, biraz da hak etti ama
demekten kendimizi alamayız. Şimdi dürüst olalım, hangimiz Lucien Sorel gibi
ruhumuzda olan bitenlerin herkes tarafından bilinmesini isteriz?
Sadece bu acımasız şeffaflık değil, bu ruhunun haritasının çıkarılmasının
yaratacağı çok daha ciddi sonuçlar da var. Bunlardan en önemlisi yaşama
sevincini yitirmektir. Yaşamı anlamlı kılan, eğlenceli kılan, katlanabilir
kılan, zevkli kılan en önemli olgulardan biri şaşmaktır. Şaşma duygusu bizi
yaşama bağlar. Eğer her şeyi bilirsek yaşamın ne heyecanı kalır, ne de anlamı.
Mutlak olarak bilmek, belki cahilliği ortadan kaldırır ama daha korkunç bir
durumun gerçekleşmesine neden olur; öğrenme isteğimizi ortadan kaldırır. Yaşamın
mucizesiyle, insan ruhunun mucizesi aynıdır: Gizemini parça parça sunmak ama
hiçbir zaman gerçekliği tümüyle vermemek.
Bazı bölgelerin aydınlanmasına ses çıkarmamak, peşinden koşsunlar diye bazı
ipuçları ortaya atmak ama mutlak gerçeği asla teslim etmemek. "Bildiğim tek şey,
hiçbir şey bilmediğimdir," diyen insana neden bilge denildi sanıyorsunuz?
Gerçekten de ruhumuzun haritasını çıkarılabilseydi, karşılaşacağımız en yıkıcı
sonuç, yaşamın bitmek bilmez bir sıkıntı girdabına düşmesi olurdu. Sıkıcı bir
yaşamdan daha büyük bir cehennem düşünemiyorum.
Böyle bir cehennemi Dante bile anlatamamıştı. Sıkıcı bir yaşam, ani bir ölüm
gibi kolay kabul edilebilir bir durum da değildir; insan soyunun ağır ağır
çürüyerek, yok olması demektir. O yüzden sadece yazarlar değil, bütün insanlık,
ruhlarımızın haritası çıkarılamıyor diye şükretmeliyiz. İyi ki, insanın iç
yolculuğu, en az uzay yolcuğu kadar bilinmezliğini koruyor. İyi ki, biz
yazarların kullandığı bu görünmeyen, bu kaypak, bu değişken, bu olağanüstü
malzeme gizemini hâlâ sürdürüyor.
Radikal
19/05/2006